Thursday, December 13, 2012

35. yılında Oğuz Atay anılıyor

Türk edebiyatının önemli eserlerinden biri olarak gösterilen ''Tutunamayanlar'' romanının yazarı Oğuz Atay, ölümünün 35. yılında İstanbul Teknik Üniversitesi'nde (İTÜ) anılacak.

İstanbul- İTÜ Ayazağa Yerleşkesi'nde yarın yapılacak etkinlikte, yazar Oğuz Atay'ın yaşamı, mühendisliği, edebi eserleri, hayata bakışı konuşulacak.
Etkinlikte, Prof. Dr. Esin İnan, Yrd. Doç Hilmi Tezgör, Arzu Aygün ile İTÜ Türk Dili Bölümü öğretim görevlileri konuşmacı olarak yer alacak
12 Aralık 2012

Tuesday, December 11, 2012

Bir Roman Bir Hikaye - Rüştü Asyalı İstemem Eksik Olsun


Cyrano de Bergeracın Ünlü istemem eksik olsun tiradı.
- Ne yapmak gerek peki?
Sağlam bir arka mı bulmalıyım?
Onu mu bellemeliyim?
Bir ağaç gövdesine dolanan sarmaşık gibi
Önünde eğilerek efendimiz sanmak mı?
Bilek gücü yerine dolanla tırmanmak mı?
İstemem!
Herkesin yaptığı şeyleri mi yapmalıyım Le Bret?
Sonradan görmelere övgüler mi yazmalıyım?
Bir bakanın yüzünü güldürmek için biraz şaklabanlık edip,
Taklalar mı atmalıyım?
İstemem! Eksik olsun!
Her sabah kahvaltıda kurbağa mı yemeli?
Sabah akşam dolaşıp pabuç mu eskitmeli?
Onun bunun önünde hep boyun mu eğmeli?
İstemem! Eksik olsun böyle bir şöhret!
Eksik olsun!
Ciğeri beş para etmezlere mi yetenekli demeli?
Eleştiriden mi çekinmeli?
Adım Mercuré dergisinde geçse diye mi sayıklamalı?
İstemem!
İstemem! Eksik olsun!
Korkmak, tükenmek, bitmek
Şiir yazacak yerde eşe dosta gitmek.
Dilekçeler yazarak içini ortaya dökmek?
İstemem! Eksik olsun!
İstemem! Eksik olsun!
Ama şarkı söylemek, düşlemek, gülmek, yürümek
Tek başına
Özgür olmak
Dünyaya kendi gözlerinle bakmak
Sesini çınlatmak, aklına esince şapkanı yan yatırmak
Bir hiç uğruna kılıcına ya da kalemine sarılmak
Ne ün peşinde olmak, para pul düşünmek,
İsteyince Aya bile gidebilmek.
Başarıyı alnının teriyle elde edebilmek.

Demek istediğim asalak bir sarmaşık olma sakın.
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar.
Yaprakların bulutlara erişmezse bir zararın mı var?

- Dök içindeki öfkeyi dostum. Ama saklama benden seni sevmediğini.
- Sus

Thursday, November 22, 2012

'Pınar Selek cezalandırılsın'


Mahkeme, Yargıtay'ın 'Pınar Selek cezalandırılsın' kararına 'usüle aykırılık' gerekçesiyle 'direnmekten' vazgeçti. Savcı, Selek'in ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasını istedi

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, Mısır çarşısındaki patlama davasında Yargıtay'ın "Pınar Selek cezalandırılsın" kararına "usüle aykırılık" gerekçesiyle “direnmekten” vazgeçti. Mahkeme Başkanı Mehmet Hamzaçelebi’nin sözleri ardından Savcı Nuri Ahmet Saraç, Selek'in ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasına çarptırılmasını istedi. Selek, twitter’da “Tüm bunlar film değil mi gerçekten? Nasıl çıkarız içinden? Artık dayanamıyorum” dedi.


Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlamayla ilgili aldığı beraat kararı Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından bozulan Sosyolog Pınar Selek’in yargılanmasına devam edildi. İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’ndeki duruşmaya 5 sanıkta katılmadı. Mahkeme Başkanı duruşmada, sanıklardan Selek ve Öztürk’ün daha önce verilen kararda beraat ettiğini ancak beraat kararının Yargıtay 9. Ceza Dairesi tarafından bozulduğunu hatırlattı.


Yargıtay’ın ‘ceza verilsin’ gerekçesiyle bozduğu karara, İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nin, Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk haklarında verilen beraat yönündeki kararının doğru olduğu gerekçesiyle direnilme kararı verildiğini belirtti. Ancak mahkeme şok bir karar ile bu direnmeden vazgeçtiğini açıkladı. Mahkeme Başkanı Mehmet Hamzaçebi, verdikleri direnme kararının ‘usule aykırı’ olduğunu belirterek, bu karardan vazgeçtiklerini açıkladı.



Savcı Saraş: Ben de şok oldum


Başkanın bu sözleri salonda bulunan avukatlar ve izleyiciler hatta duruşma savcısını şaşırttı. Mütalaası sorulan savcı Nuri Ahmet Saraç, “Yeni bir durum oluştu. Buna ben de şok oldum" dedi. Eski mütalaasını tekrarlayan savcı Saraç, Selek ve Özktürk’ün ağırlaştırılmış müebbet hapsini istedi.


Mahkemenin bu kararı ile Selek ve Öztürk yeniden yargılanacak. Mahkeme iki isim hakkında beraat kararı vererek bunlar yönünden yargılama yapmıyordu. Ancak mahkemenin aldığı bu karar ile iki sanık yeniden yargılanacak.


Mısır Çarşısı’nda meydana gelen patlama ile ilgili davada İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi’nde yargılanan Pınar Selek, patlamaya bombanın mı yoksa LPG’nin mi neden olduğunun kesin tespiti yapılamadığı gerekçesiyle beraat etmişti. Yargıtay 9. Ceza Dairesi bu kararı bozmuş ve mahkemenin hüküm kurmasını istemişti. Bunun üzerine yapılan yargılamada yine patlamanın nedeninin belirlenemediği görüşünü tekrarlayan mahkeme, Selek’in yine beraatına karar vermişti. Dosyanın ikinci kez gittiği Yargıtay, Selek için “müebbet hapis istemiyle yeniden yargılansın" demişti. Pınar Selek’in avukatlarının talebi üzerine Yargıtay Başsavcılığı bu karara itiraz etmişti. Bu itiraz üzerine dosya Yargıtay Ceza Genel Kurulu tarafından incelenmiş ve Yargıtay 9. Ceza Dairesi’nin kararı onaylanmıştı.Bunun üzerine dosyanın yeniden geldiği İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 9 Şubat 2011’de görülen duruşmada, Pınar Selek ve Abdülmecit Öztürk hakkında daha önce 2 kez verilen beraat yönündeki kararında direnilmesine hükmetmişti.



Selek: Artık dayanamıyorum


Pınar Selek, gelişmeler hakkında resmi twitter hesabından “Tüm bunlar film değil mi gerçekten? Nasıl çıkarız içinden? Artık dayanamıyorum” dedi.

Wednesday, November 21, 2012

TARLABASI, THE HIDDEN ISTANBUL

Fadime Deli
Pictures : Guillaume Poli


Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Kurdistan litterally means “the country of the Kurds” and the effigy of Abdullah Ocalan, the PKK Leader, shows the desire of independence of the Kurds from Tarlabasi.
The Tarlabasi quarter is located in the heart of Beyoglu, the city center of Istanbul. A stone’s throw away, Istiklal Avenue whose expensive buildings, trendy shops and a million of visitors each week earned it the nickname of the “Champs Elysées” of Istanbul.

Muslim graveyards originally stood in the Tarlabasi quarter. The setting up of new embassies as well as the building of houses with gardens nearby required domestic staff and favoured its expansion. Up to the 1850s, the lodgings were destined to the Armenian personnel employed by the Levantines. This « dormitory » area transformed itself in a residential neighbourhood with its shops and stores.
From 1960, Tarlabasi became one of the various settling places for the poor migrants from inner Turkey, searching for cheap lodgings. The degrading neighbourhood became heavily stigmatized by the authorities.
Tarlabasi transformed itself with the massive influx of Kurdish migrants coming from the South East of Turkey at the beginning of the 1990s.
These Kurdish families who have been evicted from their villages for “safety reasons” and to stop conflicts between the Kurdish activists and the Turkish military, have come to settle in Tarlabasi out of necessity and in great emergency. Since then, they have been living in extremely precarious conditions : the adults may only have access to the lowest jobs. The children participate into the family’s revenue by selling stuffed mussles, handkerchieves, water, roses….These latter suffer from a double severing through forced migration and their being outside the school system.
These migrants from the inside who are still hoping to go back to their lands, end up by investing Tarlabasi, which has become today the poor population from the countryside’s area. Nevertheless, a rehabilitation project is threatening them of a planned eviction.

Dondu was born in 1941 in Sivas in the North East of Turkey. Because of the armed conflict between the Kurds and the Turks, she was forced to leave her hometown with her family and joined Istanbul in 1984. Out of her seven children, her daughter Dilek and her son Yusuf joined the guerilla in 1994. Dilek was killed a year later and Yusuf lost his life in 2000. Despite all this, Dondu wants to believe in a peaceful Kurdistan.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Meeting of the legal kurdish party (BDP) . Some demonstrators are waving flags with the effigy of the illegal kurdish party (PKK) forbidden since 1993.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Office of the legal kurdish party (BDP). The portrait of Abdullah Ocalan conveys a proximity with the Illegal Kurdish party.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. A majority of the Kurds have only access to the lowest jobs. Many men work in building sites and are notwithstanding themselves the actors of a rehabilitation that will lead to their own eviction from the area.

Tarlabasi, Istanbul – july 2011. Hamdullah’s family comes from Mardin, a small town in South East Turkey. After his job as a truck driver became no longer financially viable, he decided to leave for Istanbul and settled there in 2008. Since then, he has been a taxi driver and dreams of going back to Mardin. But the lack of safety in Kurdistan doesn’t allow it.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. The Kurdish workers face discrimination as they are paid less than the Turks for the same jobs.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. The newspaper « Democratic Society » is issued by the legal Kurdish party (BDP). The back cover relates the story of Evrim Demir’s death, a young Kurdish woman who immolated herself because she could not bear the anti-Kurdish policy carried out in Eastern Turkey.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Meeting of the legal Kurdish party (BDP). The inhabitants of the area are playing Kurdish songs. On the wall, the inscription “long life to the uncle” is dedicated to Abdullah Ocalan, leader of the illegal Kurdish party who has been in jail since 1999 on Imrali island.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Meeting of the legal Kurdish party (BDP). The posters are about Evrim Demir’s suicide. They read « Through this deed, I want to be the voice of peace. »

In 1994, the illegal Kurdish party (PKK) broke off the truce and went back to armed struggle. Since then, 37 000 people have died and more than 2 million have been displaced following the destruction of many Kurdish villages by the Turkish armed forces.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Harun (on the right) and his family are from Mardin in the South East of Turkey. In 2007, the Turkish military gave him the choice : either stay and fight the Kurdish activists or leave. He could not resolve to fight his peers and left Mardin for Istanbul.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. The current inhabitants are undergoing the “gentrification” of the quarter. It will become the new area in vogue for rich families and for the ever growing number of tourists.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Popular phrases and political posters calling for the celebration of the Kurdish new year “Newroz” mingle on the walls of the neighbourhood.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. After recurring insecurity problems in the East of Turkey, Ômer decided to leave Mardin in 2002 for Istanbul, then he bought this little local where the Kurdish gather to play cards and watch the news.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Ilhan (on the left) has been attacked by Turkish nationalists in front of the Tarlabasi legal party’s office. But this incident hasn’t impact his will to push forward the rights of kurdish people.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011.

Tarlabasi, Istanbul – July 2011. Members and supporters of the legal Kurdish party (BDP). In the background signs call for the cessation of the Turkish military operations.
 ***
 Guillaume Poli

Saturday, November 17, 2012

Bandista " Sokak Meydan Gece" İsyan & Olur Olmaz/ 8 Mart 2012....wmv

Bu kısa albüm, birbirine değen, aynı iş yerini ya da sendikayı paylaşan, eylemlerde yan yana yürüyen, hayalleri kesişen, geceleri kadeh tokuşturan, konserlerde birlikte dans eden kadınların kolektif emeğinin bir ürünüdür. bANDiSTA' daki kadın icracıların çağrısıyla 8 Mart için beraber şarkı söylemek üzere yola çıktık; günlerce yan yana, her bir kelime hepimizin içine sinene kadar uğraştık, birlikte yazdık, söyledik, kaydettik, sözleri yazarken çoğu kez birbirimizin cümlelerini tamamladık; uzlaşamadığımız noktalarda yepyeni cümleler kurduk.

Bu şarkıların yazılması Türkiye'deki feminist hareketin 30. yılına denk geldi... Bu 30 yıl, bugün bu sözü söylememizi mümkün kılan, ortak mücadelemizin dilini yaratan bir tarih, tarihimizdir. Umarız ki şarkılarımız bize hayatımızın her alanında güç ve ilham veren bu harekete bir katkı olsun.

Yalnız ve hep birlikte, var olduğumuz her yerde,

Yaşasın kadın dayanışması!

Thursday, November 15, 2012

Altıdan Sonra Tiyatro sokakta


Altıdan Sonra Tiyatro'nun Alman tiyatro topluluğu Lokstoff! ile birlikte TANDEM kapsamında gerçekleştirdiği ortak yapımın İstanbul ayağı "Yokuş Aşağı Emanetler", seyircinin yoldan geçen yaya, sürücü, kedi her varlığın ister istemez katıldığı her sahnelenişinde yeni diyaloglar kazanan canlı bir yolculuk.


Oyun; Kumbaracı Yokuşu’nun karşı sokağında bir lokanta önünde başlayıp, yokuş aşağı yol alıp Kumbaracı50 sahnesinde sona eriyor. Projenin Almanya ayağı, Mayıs ayında Stuttgart metro istasyonunda, Altıdan Sonra Tiyatro’dan oyuncuların da katılımıyla seyirci ile buluşmuş.

Kurulduğu günden bu yana oyunlarını
ofis binaları, belediye otobüs garajı, tren garı benzeri kamusal alanlarda sergileyen Lokstoff'un Altıdan Sonra Tiyatro ile gerçekleştirdiği bu ortak yapımı Altıdan Sonra Tiyatro’dan Yaman Ömer Erzurumlu, Lokstoff’tan Wilhelm Schneck’le birlikte yönetmiş. Metni kısmen de oynanırken oluşturulan oyunda İsmail Sağır, Gülşah Fırıncıoğlu, Sinem Öcalır, Selen Şeşen, Y. Ömer Erzurumlu, konuk oyuncu Kathrin Hildebrand ve seyirci rol alıyor. Sinem Öcalır'ın başarıyla canlandırdığı sokak çocuğu oyunun ana karakteri, hikayeleri bibirine bağlıyor.

Sadece 40 seyircinin kendilerine verilecek olan kulaklıklarla yokuşun karşı sokağından başlayıp Kumbaracı boyunca yol alarak katıla izleye takip ettiği oyun, bambaşka bir heyecan ve merak uyandırıyor. İçeriği Beyoğlu’nun arka sokaklarında yaşananlara dair bu kara komedi sürekli değişen, hareket edilen bir
mekanla birlikte düşünerek, üzülerek, gülümseyerek ilgiyle izleniyor.


Oyunun konusu

Kentsel dönüşüm kapsamında, yaşadıkları mekanların anahtarlarını teslim edip
İstanbul’dan ayrılmak zorunda kalan seyirciler, yaşamlarına devam edecekleri yere nakledilmek üzere toplanırlar. Seyircilerin yolu işte bu hatırlanmak için son akşamlarında hikayelerini emanet olarak geridekilere bırakıp, onlara katılan dört farklı karakterle kesişir. Ancak anahtar vermekte almakta kolay değildir. Kumbaracı Yokuşu bütün benzer hikayelerin örnek mekanıdır. 

3 Kasım’da başlayan “Yokuş Aşağı Emanetler” 20 Kasım tarihinde 20.30’da oynayacak. Oyunun başlangıç
saati 20:30 ancak gişeden bileti 20:00'a kadar almak ve oyunun başlangıç noktasına gidilmesi öneriliyor.


TANDEM – Kültür Yöneticileri Değişim Projesi
Kültür Yöneticileri Değişim Projesi Mercator Vakfı (Essen) ve Avrupa Kültür Vakfı’nın (Amsterdam) desteğiyle, MitOst (Berlin), Anadolu Kültür (İstanbul) ve İstanbul Bilgi Üniversitesi’nin başlattığı yeni bir girişim.

Nisan 2011’de başlayan proje,
Türkiye ile Avrupa Birliği ülkeleri arasında kültür yöneticilerine yönelik uzun vadeli işbirliğini teşvik etme ve destekleme amacı taşıyor.

Proje kapsamında toplam 33 kültür yöneticisi ve kurumun, iki yıllık bir dönem için 16 kültürel işbirliği projesi geliştirmesi ve katılımcıların ortak çalışmalar yapmaları, birbirlerini ziyaret etmeleri, kültürel ve
sanatsal deneyimlerini zenginleştirip ortak işler üretmeleri hedefleniyor. Proje hakkında www.anadolukultur.org adresi ziyaret edilebilir.
www.altidansonra.com

Monday, November 12, 2012

Özür Dilemek


Biz, ya da biz demeyeyim de benim gibi kendini solcu sayan Türkiyeli Ermeniler, böyle durumlarda kendimizi  tuhaf bir yerde buluruz. Bir grup Türkiyeli aydının başlattığı “Ermeni kardeşlerimden özür diliyorum” kampanyasından bahsediyorum. Mutlaka duymuş olmalısınız. www.ozurdiliyoruz.com adıyla kurulan internet sitesinde başlatılan kampanyaya birçok aydın ilgi göstermiş durumda. Kampanyanın öncüleri arasında Ahmet İnsel, Baskın Oran, Cengiz Aktar da var. 16 Aralık Salı günkü Taraf gazetesine göre kampanyaya imza atanlara Hasan Cemal, Coşkun Aral, Derya Alabora, Lale Mansur, Yavuz Bingöl, Mahir Günşiray gibi isimler de katılmış. Şöyle deniyor metinde: “1915’te Osmanlı Ermenilerinin maruz kaldığı Büyük Felaket’e duyarsız kalınmasını, bunun inkar edilmesini vicdanım kabul etmiyor. Bu adaletsizliği reddediyor, kendi payıma Ermeni kardeşlerimin duygu ve acılarını paylaşıyor, onlardan özür diliyorum.”
Ne diyordum, biz, ya da hadi kimse adına konuşmayayım, ben, böyle durumlarda kendimi bir tuhaf hissederim. Birkaç saniyeliğine yaşadığım o garip ruh halinden başlayayım mı? Kampanyayı ilk duyduğumda hemen “ben de imza atmalıyım” diye düşündüm. Birkaç saniye bile değil, bir saniye sonra “ulan benden özür dileniyor, imza atmam tuhaf olmaz mı?”dedim tabii kendi kendime. Ha, şu da var, nihayetinde Türkiyeliliğim, bu ülkenin yurttaşı oluşum tabii ki önde gelir, “ne var canım, imza atıversem de olur” diye de düşünebilirim. Ama takdir edersiniz ki, pek böyle bir durum değil.
Neyse kendimi bu tuhaf durumda yakalamışken “bari bunu yazayım” dedim kendi kendime bu hafta Agos’a. Şunu yazmaktı niyetim: Kampanya mutlaka tartışmalar yaratacaktır. Yaratmamasına imkan yok. Birkaç nokta var. Metinde “Büyük felaket” denmiş. Yani  bu konuda bir kabahat işlendiğine inanmışsanız ama şu soykırım kelimesi sizi rahatsız ediyorsa, tamam kardeşim, soykırım demedik, deniyor Bu açıdan dikkat çekici ve önemli bir metin ve belli ki genel anlamda bu kampanyayı başlatan aydınlarla mutabık olup da şu bahsettiğim noktada ayrılanların da katılımı amaçlanmış. Kendi adıma olumlu buluyorum şüphesiz. Metinle ilgili olarak şu yazı için söyleyecek fazla bir şey yok. Fakat dedim ya, kendimizi tuhaf bir durumda buluruz diye. Oradan devam edeyim. Şunu düşündüm: Çok güzel de, e? Ben ne yapacağım şimdi? Şu memleketteki demokratik hayatın her türlü derdini sıkıntısı bir şekilde hisseden ben, bu durumda “evet çok güzel” deyip oturacak mıyım? Bu da ayrı bir tuhaflık.

O vakit geliyoruz işin benim ya da bizim cephemizdeki yansımalarına. Şu metni şu ortamda oluşturmak ve imzaya açmak ciddi bir iştir ve çok sayıda tepkiyi de göğüslemek anlamına gelir. Herhalde bu tepkileri ve göğüslenmek zorunda kalınan güçlükleri tarif etmeme gerek yok. Bu çapta bizi ilgilendiren bir konuda kampanyayı başlatanlar çok sert eleştirilere maruz kalırken/kalacakken bizim böyle rahat rahat oturmamız pek olmaz. Şu halde şunu herhalde tartışsak iyi olur kendi aramızda. Ne demiştik, şu işi başlatmak demek kendi memleketinde çok sert eleştirilere göğüs germek demekse madem, çoğunluğun görüşlerine, hele ki böylesine tabu bir konuda ters düşmeyi göze almak demekse madem, kendi memleketinde yabancı sayılmayı getirmek demekse madem, eh o halde biz de o çok parçalı çok bulutlu Ermeni milliyetçiliği ile ters düşmeyi herhalde artık göz almalıyız. Tamam çoğumuz zaten göze aldık, alıyoruz, bunu kendim keşfetmiş filan değilim. Ve tabii biliyorum, hemen bu iki milliyetçiliği ya da bu iki resmi görüşü bir elmanın iki yarısı gibi tam ortadan ikiye ayırıyor ve ikisini de birbirinin tıpatıp ikizi olarak kabul ediyor değilim. Zira bu bakış açısı zaten bizi klasik “e siz de yaptınız” mahsuplaşmasına götürür. Özetle her iki milliyetçiliğin ve her iki resmi görüşün yol açtığı acılar birbiriyle kıyaslanamaz. Ama tam da bu yüzden kıyaslanabilir de. Çünkü bir kişinin milliyetçilikten, şovenizmden, ırkçılıktan çektiği acı, bin kişinin çektiği acıyla aynı zamanda bir değil midir? Ateş düştüğü yeri yakmaz mı? Dolayısıyla bizim cephede de almamız gereken çok yol var herhalde değil mi?

Evet bunları düşünürken yine 16 Araık Salı günü Radikal gazetesinde Nuray Mert’in yazısına rastladım. O da kimileri gibi “özür dileme” kısmına takılmıştı ama farklı bir açıdan. Mesela Murat Belge de Türkler adına Ermenilerden özür dilemenin çok aklına yatmadığından dem vurmuştu ama genel tablo içinde bunu biraz ayrıntı gibi gördüğünden metni imzaladığını/imzalayacağını açıklamıştı. Mert ise bu ayrıntıya ciddi biçimde itiraz ediyor. Olabilir. Aklına yatmamıştır. Ancak yazısında şöyle bir bölüm var ki ne diyeceğimi bilemedim: “Son olarak, işin sonunda bir de, ailesi yok olup, bir şekilde Müslüman (dolayısıyla Türk) olmuş Ermenilerin torunların, bugün ‘Türk’ olarak, soyu sopu Ermeni felaketinden hiç zarar görmemiş tuzu kuru Ermenilerden özür dilemesi gibi bir garabet var..”

Yer darlığı nedeniyle şimdilik kısa bir cevap vermeye çalışayım. Mert inanıyorum ki/umarım ki Hrant Dink’in cenaze törenine katılanlara vaktiyle milliyetçi cepheden gelen “alayı Ermeni dönmesi bunların” denmesi gibi bir şey demek istemiyordur. Bu sonradan Türk olanlar derken imza atanlardan kimleri kastettiğini de anlamadım, merak da etmedim, ve bu yaklaşımını  çok da çirkin buldum. Herhalde ne kastettiğini açıklayacaktır. Son olarak tabii ki tüm dünyadaki Ermeniler adına konuşamam ama Türkiyeli Ermeniler adına şunu söyleyebilirim sanırım: Emin olun Nuray hanım, neredeyse hepimizin “soyunda sopunda” zarar görmüş birileri vardır.

Agos, 19.12.2008

Saturday, November 10, 2012

Albert Camus'yü KGB mi öldürdü?


İngiliz gazetesi Observer yakın dönem dünya edebiyatının en ünlü isimlerinden Albert Camus'nün ölümünde eski Sovyet istihbarat servisinin parmağı olup olmadığını sorguluyor.
Yabancı adlı romanıyla dünya edebiyatının ölümsüzleri arasına giren Fransız yazarı Camus, 1957 yılında Nobel Edebiyat ödülünü kazanmış, 1960 yılında geçirdiği trafik kazasında ölmüştü. Observer ünlü yazarın 46 yaşında ölümünün sevenleri arasında şok etkisi yarattığını, cenazesine zamanın ünlü anarşistlerinden yerel futbol takımının oyuncularına dek, geniş bir kesimden katılım olduğunu hatırlatıyor.
Gazete, şimdiye dek kaza olduğu konusunda kimsenin şüphe dile getirmediği ölümününe ilişkin yeni bir iddiayı gündeme getiriyor. Gazetenin haberi İtalyan Corriere della Sera gazetesinin bir iddiasına dayanıyor. İddiaya göre, Camus'nün ölümünde zamanın Sovyet istihbarat servisi KGB'nin parmağı olabilir.
KGB'nin Camus'yü hedef alma nedeni ise Fransız yazarın o dönemki bazı Sovyet politikalarını eleştirmesi...
Camus 1956 yılındaki Macaristan ayaklanmasını bastırmak için Sovyet askerlerinin bu ülkeye gönderilmesini eleştiren yazılar yazmıştı. Yine Camus'nün, Stalin döneminde yasaklanmış bir kitap olan Doktor Jivago'nun yazarı Boris Pasternak'a Nobel Edebiyat ödülü verilmesini desteklemesi de Moskova'yı kızdırmıştı.
Observer, KGB'nin Camus'nün ölümünde parmağı olabileceği iddiasının, Jan Zabrana isimli Çek şairin bir kitabına dayandırıldığını bildiriyor. İtalyan akademisyen ve şair Giovanni Catelli, Zabrana'nın Cely Zivot isimli kitabının İtalyanca çevirisinden bazı bölümlerin çıkarıldığını farkediyor.
Bu bölümde Zabrana, karanlık işler konusunda kulağı delik bir kişinin, KGB'nin Camus'nün bineceği otomobilin tekerlerine zarar vererek, ölimle sonuçlanan kazaya neden olduğunu anlattığını aktarıyor.
İddiaya göre KGB'ye bu operasyon için emri zamanın Sovyet Dışişleri Bakanı Şepilov vermiş. Observer Şepilov'un, Camüs'nün yazılarında özel olarak eleştirilen bir Sovyet yetkilisi olduğunu aktarıyor. Ancak iddiaya karşı güçlü kanıtlardan biri, Camus öldüğünde cebinden çıkan tren bileti. Yani Camus öldüğü gün otomobille değil, trenle seyahati planlıyordu.
Öldüğü otomobil yayıncısına aitti ve son anda kazada kendisiyle birlikte ölen yayıncısının ısrarı üzerine seyahat planlarını son anda değiştirmişti. Camus biyografisi yazarlarından eski BBC Paris muhabiri Olivier Todd da iddianın asılsız olduğu kanısında. Todd, 'KGB'den her şeyi beklerim ama bunu yaptıklarına inanmıyorum; böyle bir iddiada kimin işine yarar diye düşünmek lazım' diyor.

08.08.2011 farklı Haber8

Thursday, November 8, 2012

X KUŞAĞININ YIKIM PEYGAMBERİ: CHUCK PALAHNİUK



GÖK

Her tarihsel dönemin kendi değerlerini ifade eden, somut dertlerine kafa yoran, kişisel ve toplumsal sorunlarını dillendiren bir edebiyat akımı vardır. Edebi türler, konu aldıkları gelişmeler, kurguladığı karakterlerle dahil oldukları tarihsel dilime ışık tutarlar, sözkonusu akımları üreten yazarlar da okurlar nezdinde kendi kuşaklarının duygusal olarak örtüştükleri ‘sözcülük’ misyonunu yüklenirler. Her kuşak kendi yazarlarını vareder veya tersinden okursak her yazar kendi kuşağıyla bir aidiyet ilişkisi kurar.

Büyük ideallerin, Aydınlanma düşlerinin, kitlesel ütopyaların tedavülden kalktığı bir dönemin sinik X Kuşağı da, bu bağlamda kendi duyarlılıklarını görünür kılan temsilcilerini yazarlar dünyasında bulacaktı tabii ki. Bıkkın, amaçsız, popüler kültür ürünlerine yönelik saplantılı bir ilgiyle kendi ironisini oluşturan ‘inançsız’ X Kuşağını roman dünyasında en iyi kim temsil edebilir diye bir soru sorduğumuzda sayabileceğimiz isimler arasında en fazla öne çıkanı kesinlikle Chuck Palahniuk’tur. X Kuşağının kendisini şekillendiren toplumsal güçlere karşı tepkisini ifade etmekte, modern yaşamın uyumsuzluklarını radikal biçimde dillendirmekte en yetkin sesin sahibi de bizzat Chuck Palahniuk’un kendisidir. Palahniuk’un tüm romanlarında iyicil ütopyalarını yitirmiş, etik değerlerin muğlaklığının kural olduğu bir dünyada yaşayan yalnız karakterlerin özyıkımcı isyanı yetkin biçimde tasvir edilir. Postmodern anlatım teknikleri, X Kuşağı için kendi düşüncelerini anlamlandırmanın kaçınılmaz şeklidir, ve Palahniuk’un yıkıcı neşesi de kanonik roman tekniklerinin bilinçli olarak uzağında durarak sözünü parçalı ama yalın biçimde iletir.

Ukrayna kökenli bir Amerikalı olan Chuck Palahniuk, edebiyat dünyasına hayli geç adım atar aslında. Otuzlu yaşlarına kadar edebi metinler yazmaya soyunmayan Palahniuk, gazetecilik eğitiminden sonra 13 yıl boyunca Freightliner adlı şirkette montaj hattında çalışır. Öyle ki, bu yıllarda yazdığı en önemli metnin kamyonların onarımı üzerine olduğunu da önemli bir anektod olarak belirtmek yeterli mesajı verecektir. Palahniuk, Portland’ın -kenar semtlerinden bohem sanat çevrelerine kadar- her köşesine vakıf bir sevdalısıdır. ABD’nin ‘kültür-sanat merkezlerinin’ dışında, fazlasıyla içe kapalı bir kent konumunda olan Portland, bir yandan da alternatif kültürel akımlara da ev sahipliği yapar. Birbirinden ilginç projelere, müzelere, sosyal aktivizm biçimlerine mekan sağlayan Portland’ın imgesi Palahniuk’un yazma serüveninde önemli rol oynamıştır. Romanlarında yeralan, birçoğu Portland yerelinden etkileşimli karakterlerin haricinde tamamen Portland’dan esinlenerek yazdığı bir çeşit alternatif şehir rehberi işlevine sahip “Kaçaklar ve Mülteciler”(2003) adlı kitabı da bu hayranlık durumunun somut göstergelerinden biridir.

İlk edebi deneyimini oluşturan “Görünmez Canavarlar”(1996) başvurduğu bütün yayıncılar tarafından içerdiği netameli konu ve karakterler nedeniyle geri çevrilir. Bu reddediliş Palahniuk’u daha da motive eder ve edebi ‘uygunsuzluğu’nu katmerlendirerek bir yeraltı klasiği mertebesine yükselecek olan “Dövüş Kulübü”nü (1996) roman dünyasında tabiri caizse bomba gibi patlatır. “Dövüş Kulübü”, X Kuşağının öznelerinin; izolasyona varan yalnızlıklarına, her kanaldan üzerlerine pompalanan tüketim toplumu normlarına, dayatılan zorunlu çalışma kültürünün rutinlerine karşı öfkeyle kutsanmış yanıtlarını sembolize eden bir yıkım çığlığı olarak da görülebilir. Sinema uyarlaması da karanlık bir başyapıt olarak hafızalardaki yerini alan “Dövüş Kulübü”, modern endüstriyel toplumun bağrında yaratılan anarşizan bir isyanın bireysel ve kolektif gelişimine odaklanmıştır. Bu isyan, alışılageldik ‘siyaseten doğrucu’ kalıpların dışında ve onları pek de umursamadan kendi akışını oluşturuyor, roman, muazzam mottolarıyla 2000′li yılların isyancısının dilini, düşüncesini, eylemini görünür kılıyordu. “Dövüş Kulübü” erkekti, şiddet taraftarıydı, hatta bireyin kendi varlığının bilincine varmasını tahribat ve özyıkımla sağlamayı öneriyordu.

“Biz tarihin ortanca çocuklarıyız. Bizi bir gün milyoner olacağımıza, film yıldızı, rock yıldızı olacağımıza inandıran TV programlarıyla büyüdük, ama bunların hiçbirini olamayacağız. Ve bu gerçek kafamıza dank ediyor. O yüzden bize karşı dikkatli ol!” “Dövüş Kulübü”nün gizemli, cool alteregosu Tyler Durden bu cümleleri hepimizin adına haykırıyordu dünyaya. Kusursuzluk ve tamamlanmışlık vaadeden sistemin yaşam stiline Kargaşa Projesi adında bir yıkım stratejisiyle cepheden yanıt veriyordu Tyler ve ekibi. Bu isyancı kuşağı, ‘Büyük Bunalım’larını kendi yaşamlarında görmek zorunda bıraktırılmışlardan mürekkepti ve kurulu düzen tarafından dışarıda bırakılmışlıklarına yanıtı bütünsel bir tahribat yoluyla veriyorlardı; bireysel güzellik imgesi olarak kendi vücutlarına deformasyon, ofis yaşamının ritüellerine iş sabotajı, apartman konforuna anti-konformist perişanlık, cinsel doygunluk yanılsamalarına duygusuz seks, finans kapitalin mabetlerine ise patlayıcılarla yanıt üretiyorlardı. Bu tip bir isyanın politik güzergahına ancak Zen Budizmden nihilizme, anarşizmden ilkel avcı-toplayıcı yaşamın yüceltimine zengin siyasal referansların harmanlanmasıyla inşa edilen eklektik, heterojen bir ideolojik arka plan uygun düşer. Nitekim, romanın siyasal analizine yönelik arkeolojik araştırma yaptığımızda da bu akımların izlerine rastlayabiliriz.

“Dövüş Kulübü” öyle bir romandı ki, zamanla kendi yaratıcısının bile tahayyül edemeyeceği bir ‘karşı-kutsal kitap’ payesi kazanarak kültleşti. Hatta sinemaya uyarlanmış hali, Hollywood’un dolaşımına aracılık ettiği en radikal çağrıya sahipti; filmin finalinde Tyler ve Marla’nın bir binanın geniş pencerelerinden el ele izlediği sigorta şirketlerine ait gökdelenlerin havaya uçtuğu sahne, ‘tüm zamanların en yıkıcı romantizmini’ barındırma unvanına da layık bir sahne olarak hala hafızalarımızdaki yerini koruyor. Ayrıca böylesi sayısız gönderme çerçevesinde derin okumalara alan açan bir felsefeyi didaktik kavramlar yerine edebi formda ifadelendirmek de Palahniuk’un ekstra başarısı olarak okunmalıdır. Palahniuk bir yandan hiç kimsenin özel bir ‘kar tanesi’ olmadığı, hepimizin ‘uzayda turlayan bok torbaları’ olduğumuzu kabul etmemizle başlayacak bir kurtuluş projesinin sınırlarını çizerken, bir yandan da bu derdini muhteşem akıcılıkta, derin imgelerle ve hayranlık uyandıran gözlem gücüyle edebiyat alanına içkin kılmayı ustaca becermişti.

Palahniuk’un kendi kişisel deneyimleri de yapıtları içinde kullandığı bazı örnekleri içerir. Palahniuk da “Kargaşa Projesi” kadar radikal olmasa da çeşitli şakalar, eylemler örgütleyen “Portland Kakafoni Topluluğu”nun bir üyesidir; kanser, verem hastalarının dayanışma gruplarında bilfiil çalışmıştır; ailesinin üyeleri sansasyonel cinayet davalarının özneleri olmuşlardır vs vs. Yani Palahniuk yaratıcı bir enerjiyle tüm bu deneyimlerden özgün, etkili bir anlatım dili oluşturmak için zekice faydalanmayı bilmiştir.

“Dövüş Kulübü” ile bir anda ulaştığı ünle daha rahat yazma olanaklarına kavuşur, artık onun kitaplarını basmayı reddedecek yayınevi bulmak olanaksızdır kısacası. 1999′da “Gösteri Peygamberi” ile bu sefer hedef tahtasına pop kültürünü, şöhret kavramını ve medyayı yerleştirir. “Gösteri Peygamberi”nde Palahniuk, münzevi bir mezhebin toplu intiharından ‘kurtulan’ karakterimizin modern yaşamın kenarında, hizmetli olarak süren hikayesinin medya sayesinde yarı-tanrısal üne doğru pompalanmasını çarpıcı bir kara ironiyle anlatır. Egemen sosyal yükselme, sınıf atlama kalıplarını mesafeli ve sinik karakterlerin gözünden hegemonik gücünden soyundurur, pırıltılı dünyaların arkasındaki iğrenç, vasat gerçekleri sakınımsız biçimde gün yüzüne çıkarır. Bu görünür kılma sürecinde hiçbir ayrıntı atlanmaz, aksine Palahniuk’un alameti farikası durumunda olan en ince ayrıntılara özel bir değer biçme tarzı, okuyucuyu muazzam bir tatmine ulaştırır.

Bu noktada ayrıntılara önem verme meselesine özel bir parantez açmak gerekiyor. Palahniuk, her romanında akıp giden kurgu ve karakterlerin dönüşümüne paralel olarak karakterlerin meşgul oldukları işleri bir ‘el kitabı’ ciddiyetinde ayrıntılarla bezemeyi özel bir üslup haline getirmiş bir yazardır aynı zamanda. ‘Ne var ki bunda’ diye merak eden henüz Palahniuk romanları okumamış okurlar için kuyumcu titizliğinde ayrıntısı aktarılan bazı konuları sıralıyorum: Sıradan bir evde mevcut olan her çeşit malzemeden patlayıcı imal etme teknikleri, sabun yapmak için kullanılan kimyasal maddeler (Dövüş Kulübü), her çeşit zemin tipi için uygun temizleme teknikleri, çeşitli nesnelerden farklı farklı lekeleri çıkarmak için pratik yöntemler, hızlı vücut geliştirme için alınması gerekli doping maddeleri ve bu maddelerin kolay tedarik etme yolları (Gösteri Peygamberi), ünlü plastik sanatçıların yaratma sancılarına dair anekdotlar (Günce), top modellerin formlarını koruma tarzları ve kozmetik, cerrahi güzellik araçları (Görünmez Canavarlar), mastürbasyon ve cinsel fantezi dünyası (Tıkanma). Daha birçok örnekle çoğaltabileceğimiz engin bir ayrıntı deryasıdır Palahniuk romanları, tabii ‘sorumlu yazarlık ilkesi’ uyarınca bu örneklerin altını çizerken “Lütfen evinizde denemeyin” diye de ekliyoruz.

2001′de yayımladığı “Tıkanma”nın giriş cümleleri bile Palahniuk’un artık yerleşik hale gelen üslubunun, toplumsal yergisinin ipuçlarını göstermektedir: “Eğer bu kitabı okumaya niyetliyseniz vazgeçin. Kendinizi kurtarın. Televizyonda mutlaka daha iyi şeyler vardır. Burada anlattığım şeyler sizi kızdıracak. Sonra her şey daha da kötü olacak.” Lokantalarda boğulma numarası yaparak geçimini sağlayan baş karakterimiz Victor Mancini’nin kahraman, hatta Mesih olma yanılsamasını öykülerken gözden kaçırılmaması gereken en önemli şiara işaret eden müthiş bir giriştir bu. Victor’un seks bağımlılığından, radikal eylemci annesiyle ilişkisine, oradan ‘herkesin istediği heyecanlara’ uzanan “Tıkanma”, anlatım, atmosfer ve kurgu açısından bir doruk noktasıdır. Gereksiz süslemelerden, abartılardan azade ekonomik bir dil kullanımıyla nasıl derin, gelişkin hikayeler üretilebilir dersi almak isteyen herkes “Tıkanma”yı en az iki kez okumalıdır.”Tıkanma”yı elinize aldığınızda öyle etkili cümlelerle karşılaşacaksınız ki bir duygunun veya düşüncenin nasıl hem böylesine sade ve doğrudan, hem de varolanı ifadelendirmek için en yetkin biçimde kurulabileceğini hayranlıkla şahit olacaksınız. Ve has yazarlığın şahane dinamizmi karşısında şapka çıkartarak bitireceksiniz “Tıkanma”yı. (Not: “Tıkanma”nın da sinemaya uyarlandığını ve önümüzdeki aylarda gösterime gireceğini buradan müjdeleyelim.)

2002′de Palahniuk “Ninni” ile seslenir okuyucularına. Ölüm şarkısından New Age inanışlara, hayaletli evlerden materyalizmin doğasına uzanan fantastik içeriği yetkin bir yalınlıkla betimlese de “Ninni”, Palahniuk kıstasları açısından biraz zayıf kalan bir halkadır maalesef. Belli temaların ve anlatım biçimlerinin önceki romanlarından itibaren sık sık tekrarlanması sonucu artık ‘profesyonel Palahniuk okuyucusu’ “Ninni” nin gidişatını okurken tahmin edebilir duruma gelmiştir. Heyecan dozajı düşmüş, karakterlerin duygusal ritmleri diğer romanlarının fazlasıyla gölgesinde kalmış ve sonuç olarak Palahniuk açıkça tekrara düşmüştür.

Hemen “Ninni”nin akabinde 2003 yılında “Günce”yi yazar Palahniuk. Eski formuna kavuşmuş, tekrar derin sulara açılmıştır. İnsanın ezeli ölümsüzlük takıntısının ifadesi olarak sanata ürkütücü bir açıdan yaklaşan “Günce”, gerçeklikle ilgili algılarımızı altüst eder, sanatçının üretim sürecinin acıyla olan doğrudan ilişkisini çıplak biçimde anlaşılır kılar. Sanata ve sanatçılara dair hedonist fantezilerin ne kadar sığ olduğunu, bir yapıtı yaratmanın yolunun yalnızlık ve acıdan geçtiğini metaforların arkasına saklanmadan ortaya seren yetkin bir romandır “Günce”.

Chuck Palahniuk, çağımızın yaşayan, üreten yazarları içinde köktenci felsefi akımlara uygun bir edebi anlatıya sahip sayılı isimlerdendir. Varolanın karşısına güzellik ve sevgiden güç alan ütopik bir iyimserlikle dikilmeyen, değerini içinde yaşadığımız sürece dünyanın pisliklerine bulaşmış olduğumuz gerçeğinin bilincine varmaktan kaynaklanan bir ‘uyanış’tan alan metinlerdir Palahniuk’un üretimleri; karanlık, yeraltından yükselen isyanın dışavurumlarıdır Bu anlamda Deleuze’ün rizomatik direniş taktiğiyle de felsefi paralellikler kurabiliriz. Her ne kadar kendisi şu anda ABD’de bir çeşit rock starı mertebesine ulaşmış olsa da, Palahniuk ‘çokluk’un görünmez kılınanlarının eline faydalı ve zevkli bir alet çantası sunmuştur/sunmaktadır. Modernizmin klasik ikili karşıtlıklarına yaslanan arkaik anlatı geleneğine anarşinin adını koymadan en popüler anarşist darbeleri indirmektedir Palahniuk. Bu ustalıklı darbelerle interaktif bir ilişkiye geçmenin her okuyucu için gayet faydalı olacağına inanıyoruz. Özellikle “Dövüş Kulübü”, “Gösteri Peygamberi” ve “Tıkanma” kesinlikle atlanmamalı.

Kaynak: UYUMSUZLAR FRAKSİYONU

Wednesday, November 7, 2012

Cesur Yürekli Kadın: Süreyya Aytaş

ANADOLU’NUN CESUR YÜREKLİ KADINLARI – 1
CESUR YÜREK: SÜREYYA AYTAŞ
Onun doğduğu yerde insanlar ve periler birlikte yaşıyor…
Yaşadığı köyün tarihini yazan, doğup büyüdüğü kasabada atalarına ait belgelerin olmadığını görünce arşiv oluşturmaya başlayan ve mübadele ve mübadiller konusunda  pek çok kitap yazan, belgeseller hazırlayan bir kadın Süreyya Aytaş… Sevdalısı olduğu Mustafapaşa’ya (Sinasos) olan sevgisini şiirsel bir dille anlatıyor:

Cesur Yürek Süreyya Aktaş
“Biliyor musunuz? Benim doğduğum yerde insanlar ve periler bir arada yaşarlar peri bacalarında… Benim yaşadığım yerde gökyüzü, kelebekler gibi uçuşan rengârenk balonlarla bezenir. Benim yaşadığım yerde hala mağara evlerde oturuyor insanlar. Benim yaşadığım yerde tarihi, doğayı ve kültürel değerleri bir arada yaşar insanlar… Ne  muhteşem bir güzelliktir! Bu güzellikleri görebildiğim için, böyle güzel bir yerde yaşadığım için şükrederken, kaç kişinin yaşadığı yerin güzelliklerini görerek, hissederek, gelecek nesil bunları görebilecek mi kaygısını duyarak, havasını içine çekerek hayatını sürdürdüğünü merak ediyorum.”
Atalarının öyküsü seksen altı yıl öncesine dayanıyor… Şiirsel olmak bir yana hüzünlü bir öykü.
Lozan Antlaşması sonrası 1924 yılında yapılan mübadeleyle, Mustafapaşa‘daki Ortodoks Rumların yerlerine, Yunanistan’ın Kastorya bölgesindeki Jerveni köyünde yaşayan Müslüman Türkler yerleştirilmeye başlanıyor… O yıllarda Süreyya Aytaş‘ın dedeleri de sevdiklerinden ayrılıp evini, geçmişini geride bırakıp yollara düşüyor. Uzun ve zahmetli bir yolculuk sonrası Kapadokya bölgesine Mustafapaşa (Sinasos) köyüne ulaşıyorlar.
Türkiye’ye anavatanlarına geliyorlar gelmesine ama aralarında sadece iki kişi yarım yamalak Türkçe biliyor. Zorluklar, açlık, yörede yaşayan köylüler tarafından dışlanmak zor geliyor. Yeni yerlerine alışana kadar oldukça sıkıntılı bir dönem geçiyor.
Süreyya Aytaş, o dönemde Türkiye’ye göçen bir ailenin üçüncü kuşak torunu..
Babasız büyüyor. Almanya’ya giden babası orada Yugoslav bir hanım ile evlenince Mustafapaşa’da annesi ve kardeşleri ile bir başlarına kalıp anneannesi ve dedesinin yanına taşınıyorlar. Çocukluğu, anneannesinin memleket özlemi ve Jerveni ile ilgili hikâyelerini dinleyerek geçiyor… Evde Makedonca konuşulduğu için Süreyya Aytaş ilkokula başladığında hayli zorlanıyor. Sokakta çocuklardan öğrendiği çat pat Türkçesi derslerde yeterli gelmeyince arkadaşlarının alay konusu oluyor. Süreyya Aytaş’ın mübadillerle ilgili ilk deneyimleri böyle başlıyor.
Babasız büyümesi nedeni ile duyduğu aile özlemi onun küçük yaşta evlenmesine neden oluyor. Ortaokulu bitirir bitirmez bir akrabasının oğlu ile evleniyor. Ancak o gün kendisine, “okuyacağım” diye bir söz de veriyor.  24 yaşında iki çocuk annesi Süreyya Aytaş önce dışarıdan liseyi bitiriyor, ardından da üniversiteyi… Daha sonra Niğde’ye gidip öğretmenlik formasyonu alıyor ve doğup büyüdüğü toprakların çocuklarına yararlı olabilmek için öğretmenliğe başlıyor. Rehberlik yapan eşinden de İngilizce ve İtalyanca öğreniyor.
Çocuklarının ortaokula başladığı yıl eşinin vefatı sonrası iki çocukla ortada kalınca kışın öğretmenlik, yazın gündüz kuyumcu yanında, geceleri de bir otelin resepsiyonunda çalışarak çocuklarını büyütüyor…
Öğretmenlik yaptığı dönemde, çocuklara verdiği bir ödev Süreyya Aytaş’ın hayata bakışını değiştiriyor. Çocuklardan çevrelerinde yaşayan insanların yaşam öykülerini yazmalarını istiyor, hiç birinin ödevlerini yapamadığını görünce araştırmaya başlıyor. Yaşadığı köyde geçmişe yönelik, bu köyde yaşayan mübadillerle ilgili hiçbir belgenin olmadığını anlayınca hayal kırıklığına uğruyor.
Öğretmenlik sonrası belediyede çalışmaya başlayan Süreyya Aytaş, arşivde geçirdiği bir ayın sonunda Mustafapaşa ile ilgili kaynakları bulmaya karar veriyor.  Avrupa Birliği projeleri kapsamında gerçekleştirilen “Dünya Yerel Yönetimler Akademisi” nin İstanbul’da düzenlediği kursa gidiyor… “Yerel Yönetimlerde Muhtarlar” projesi kabul edilip başarı ile uygulanınca yeni projeler için destek sözü alıyor…
Ardından “Mustafapaşa Mevcut Durum Raporu ve Eylem Planı”, “Yerel Halkta Koruma Bilincinin Geliştirilmesi”, “Ortak Kültür Mirasımızı Birlikte Koruyalım” (Girit Belediyesi ile ortak proje), “Güvercin Üretimini Geliştirme Projesi” , “Mustafapaşa Yemekleri”,
“Mustafapaşa Konak Evleri”, “Yastığım Taş, Yorganım Taş Belgeseli”ni hazırlıyor…


KAYNAK: KADINMEDYA.COM 

Monday, October 29, 2012

Aşk Romanları Okuyan İhtiyar

Bir gün sokakta yürürken, hiç beklemediğim bir anda bir aşk cinayetine tanık oldum. Böyle şeyleri sadece filmlerde görmeye alışkın olduğum için şaşkınlığımı bastırmam oldukça uzun bir zaman aldı. Olay ziyadesiyle ilginçti. Bir aslan, onu başka bir aslan ile aldattığına inandığı eşini tabancasından çıkan sayısız kurşunla delik deşik etmişti. Sanırım böyle bir şeydi ya da özneleri karıştırdım.
Başka bir hikaye anlatayım o zaman, bir akşam haberleri izlerken; bir kartalın, kurdukları şirketten daha fazla pay alabilmek ve böylelikle daha ciddi bir gelir elde etmek için, sadece ortağı değil en yakın arkadaşı da olan bir başka kartalı zehirleyerek öldürdüğü haberini izlerken zihnimde dalgalanmalar olduğunu fark ettim ve sanırım yine öznelerle ilgili bir sorun yaşamaktayım.
Nispeten daha emin olduğum bir hikayeye geçeyim o zaman, bir grup timsahın gece el ayak çekilince kendi suyun içinde kendi halinde dolaşan bir dişi timsaha aniden saldırarak ona önce tecavüz edip sonra da bu zavallı dişi timsahı döverek acımasızca öldürdüklerini okuduğum zaman elimden gazeteyi fırlatıp bir kenara attım. Evet, ben de farkındayım bu hikayede de bir gariplik olduğunun.
Geçen gün okuduğum bir polis zaptını paylaşayım o zaman sizlerle; 20-21 yaşlarında bir grup pirana suç işlemek için teşekkül oluşturmak suçundan tutuklanmıştır. İsimleri F.D., A.Ş., Z.M., ve H.G. olan piranalar Su Ürünleri Fakültesi önünde kurdukları tezgahlarda havyar görünümü verdikleri eroinleri gençlere pazarlarken suç üstü yakalanmışlardır. Çete üyelerinin silah kaçakçılığı ve kadın ticareti de yaptıkları yapılan soruşturma sonucu ortaya çıkmıştır...
Biliyorum, ne yapsam olmayacak çünkü hiçbir hayvan bu kadar vahşi olmayı başaramaz. Ne dersek diyelim, onlardan daha vahşi bir tür olduğumuz gerçeğini değiştiremeyiz. Dünya üzerinde yaşayan ve yaşamış olan en vahşi tür insan oğludur ve bu asla ve asla değişmeyecektir. Biz "ilkel" kabileleri "medeni" hale getirmek için onların doğa dengesini sağlamak için yaptıkları her şeyi hor görmeye devam edeceğiz. Onlar hayvanlara saygı duyarken, biz birbirimize saygı duymayı bile beceremeyeceğiz. Hatta bizi doğru yola davet eden insanları, çevrenin yok olmasının bizim yok olmamız anlamına geldiğini bize anlatmaya çalışan adamları hiç düşünmeden öldüreceğiz; tıpkı 1988 yılında Chico Mendes'i ve Miguel Tzenke'yi öldürdüğümüz gibi ve daha nicelerini.
Luis Sepulveda, bu kısa ama muhteşem romanını bu iki isme adamış. Romanda adından da anlaşıldığı gibi aşk romanları okuyan bir ihtyarın hikayesi anlatılmakta ama bu adamın tek meziyeti aşk romanları okumak değil. O bir çevre dostu, "medeni" olarak geldiği yağmur ormanlarında giderek "ilkelleşerek" doğaya saygı duymayı, hayvanlarla uyumlu yaşamayı öğrenir ve öğretmeye çabalar. Roman bir saat içinde okuyup bitirebileceğiniz ancak etkisini üzerinizde uzun süre hissedeceğiniz bir hacimde. Yaşlı adam bir ozelotle savaşarak, bir onur mücedelesi yaparak kapatır romanı ve biz, yani olaya dışarıdan bakanlar aralarındaki savaşın ne kadar dürüst ve onurlu olduğunu izler ve medeniyetin tek dişine de saldırmaya meylederiz.
Roman 2001 yılında Rolf De Heer tarafından sinemaya aktarılmış ama kitap kadar büyük bir başarı sağlayamamıştır.
Ben de bu yazımı Luis Sepulveda'nın affına sığınarak Kardeniz Sahil Yolu projesi kapsamında yapılan kıyıma karşı durduğu için 2005 yılının temmuz ayında katledilen Av. Cihan Eren'e atfediyorum. ALINTI
 ***
Aşk Romanları Okuyan İhtiyar adlı romanıyla tanıdığımız Luis Sepulveda, 1949 yılında Şili'de doğdu. Öğrenci ve sendika eylemlerine katıldıktan sonra siyasi sığınmacı olarak Ekvador'da yaşadı. Peru, Ekvador ve Kolombiya'da tiyatro toplulukları kurdu, gazetecilik yaptı.1980 yılından bu yana Almanya'da yaşıyor. "Gabriela Mistral Şiir Ödülü" ve "Romulo Gallgegos Roman Ödülü" de aralarında olmak üzere şiirleri, öyküleri, denemeleri, radyo ve tiyatro oyunlarıyla bir çok ödül kazandı. Dünya çevre hareketinin önemli adlarından Chico Mendes'e adanan ve 1988 "Premio Tigre Juan Kısa Roman Ödülü"nü alan "Aşk Romanları Okuyan İhtiyar" kısa sürede ondan fazla ülkede yayınlandı. Türkçeye çevrilen ikinci romanı olan "Dünyanın Sonundaki Dünya" adlı bu romanında Luis Sepulveda, günümüzdeki balina katliamını işliyor. İnsanoğlunun her türlü teknolojik ve parasal desteğini arkasına almış acımasız ve açgözlü bir balina avcısı Japon kaptana karşı hayatını denize ve oradaki yaşama adamış yaşlı bir kaptanın ve tayfası Küçük Pedro'nun savaşımını konu edinen roman, hiç beklenmedik bir olayla sona eriyor. Bu kitap, çevre sorunları konusunda umutsuzluğa düşenler için Antartika yakınlarından, "Dünyanın Sonundaki Dünya"dan gelen bir umut mesajı...

Friday, October 26, 2012

Türkiye’de bir ilk olan Bademler Köy Tiyatrosu, 76. yıldır perdelerini açıyor


iki kalas bi heves
27 Mart Dünya Tiyatrolar gününde Erhan Gökgücü’nün İki Kalas Bir Hefes” oyunuyla açan Bademler Köyü tiyatrocuları ayakta alkışlandı.
Dünya Tiyatrolar günü nedeniyle kortej yürüyüşüyle başlayan kutlama, kortejin köy meydanına gelmesiyle başladı. Davul Zurna eşliğinde gelen köy tiyatrocuları ve Urla Klozemenayi oyuncuları meydanda kutlama töreni yapıldı. Bademler Köyü Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Seyfettin Şen ve Köy Muhtarı Mehmet Uysal Atatürk Büstüne çelenk sunumu ardından saygı duruşu gerçekleştirildi. Derneğin Yönetim Kurulu üyesi Bayram Ali Şentürk’ün Dünya Tiyatrolar Bildirgesini okunması ardından, Urla Klozemani Oyuncuları tiyatral gösterisini köy meydanında sundular.
Kutlama Köy Tiyatro salonunda, konuşan Bademler Köyü Kültür ve Sanat Derneği Başkanı Seyfettin Şen, “Kültür ve Turizm Bakanlığı, Güzel Sanatlar Fakültesi, İzmir Devlet Tiyatrosu Müdürlüğü, İzmir Opera Bale Müdürlüğü, Narlıdere Belediyesi, Ati Ajans, Hürpet, Umutlu Kafe ve Urla Halk Eğitim Müdürlüğü gibi bir çok kurumdan katkı ve destek aldık. Kendilerine teşekkü ediyorum. Bademler Köyü olarak, 76. yılımızda ve Dünya Tiyatrolar gününde perdelerimizi açmaktan büyük mutluluk duyuyoruz. Köy halkı olarak, Türkiye’nin ilk ve tek köy tiyatrosu olma misyonumuzun farkındayız. Tiyatro ve sanat yapmaya devam edeceğiz” diye konuştu.  
Etkinlik daha sonra Bademler İlköğretim Okulu öğrencilerinin kısa sunum ve gösterisi ardından “İki Kalas Bir Heves” adlı oyunun galasına geçildi. Oyunun Yazarı Erhan Gökgücü’nün de izlediği gala’da Narlıdere Belediye Başkanı Abdül Batur, Güzelbahçe Belediye Başkanı Ertan Avkıran, Dokuz Eylül Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi Dekanı Semih Çelenk, Eski Kültür Bakanı Suat Çağlayan, Eski Milletvekili Türkan Miçooğulları, İzmir Gazeteciler Cemiyeti 2. Başkanı Atilla Sertel, İzmir Büyükşehir Belediyesi Sanat Danışmanı Haluk Işık, çok sayıda gazeteci ve konuk izledi.
Ayakta alkışlanan oyun sonrası izleyenler ve oyuncular, Bademler Köyü Kültür ve Sanat Derneği’nin hazırladığı kokteyl’e katıldılar.


Gündüz tarlada gece tiyatroda - Elif Korap

İzmir'in Bademler köyü sakinleri üç kuşaktır gündüz tarlada patlıcan fidanı söküp gece tiyatro sahnesine çıkıyor! Köylüler mezar taşlarına isimlerinin yanı sıra canlandırdıkları karakterlerin adını da yazdırıyor. Ahali şimdi 27 Mart Dünya Tiyatrolar Günü hazırlıkları içinde

Gülsüm her sabahki gibi erkenden kalkıyor. Köy hayalimizde olduğu gibi onu da horozlar mı uyandırıyor, hikayenin burasında bilemiyoruz ama uyandıktan sonra Gülsüm'ün kocasıyla birlikte tütün tarlasına gittiğinden eminiz. Bütün gün tarlada çalışıp hava kararmadan evlerine dönüyorlar. Gülsüm belki yemek yapıyor, belki biraz da ev işi. Saat 20.00 olmadan evdekilerle vedalaşıp köyün tiyatro salonunun yolunu tutuyor. Bademler Köyü Tiyatro Salonu burası. Şalvarını çıkarıp kostümünü giyiyor. Prova yapıyorlar. Gece yarısı en geç saat 01.00'de evine dönmek için yola düşmüş oluyor Gülsüm.
İzmir'in Bademler köyünden olağan bir köylü kadın portresi bu. Aslında bildik bir haber yani! Türkiye'de Bademler'de 1500 tiyatrocu olduğunu, köyde yaşayan herkesin oyunculuk yaptığını bilmeyen kalmış mıydı? Biz de biraz meraktan, yolumuz İzmir'e düşünce meşhur köye uğruyoruz.


Ölüler mezar taşlarının üzerindeki yazılarla ziyaretçilere sesleniyor

Ama burada haberler bitmiyor ki! Hani köyde herkesin oyuncu olduğunu biliyorduk da, biraz tuhaf olacak ama ölen köylülerin mezar taşlarına gerçek adları ile birlikte tiyatrodaki lakaplarının yazıldığına ilk kez tanık oluyoruz.
Shakespeare Ahmet, Moliere Hasan, Juliet Zeynep gibi... Yaşları gereği bu dünyadan göç eden köyün ilk kuşak tiyatrocularının mezarlarına bakıyoruz, "Palet" (Burhan Uran), "Pamili" (Gülsüm Yeşil), "Mişon Emmi" (Hüseyin Karagöz), "Koca Hala" (Zeynep Kınık), "İmam" (Mehmet Uran) gibi ilginç lakaplarla karşılaşıyoruz. Bir de şiirler ve manilerle... Genelde mezar taşlarında ölen kişinin ölüm nedeni, daha önce ne iş yaptığı gibi bilgiler uzun uzun anlatılıyor! Bazılarında ise hayatını kaybetmiş kişinin ziyaretçilere seslenişi, evet evet, seslenişi yer alıyor: "Dostlara merhaba. Çocuklara selam olsun", "Hoşgeldiniz dostlarım. Bekçi Halil adım. İki oğlum iki kızım bütün varlığım..." gibi. Bu yaratıcı mezar taşı ustasını aramaya koyulmuşken öğreniyoruz ki bu, Bademler köyünde bir gelenek...
Mezar ziyaretinden sonra köylü tiyatrocuların bir gününü izlemek için köye dönüyoruz. Meydana varıyoruz ama doğru düzgün kimseyi bulamıyoruz! Çünkü bütün tiyatrocular, pardon köylüler tarlada rollerine çalışıyorlar! En azından son oyunda rol alanlar. Mecburen bize de tarlanın yolu görünüyor.

"Gece yarısı evine dönen kadınları köyde kimse yadırgamıyor"

Şu aralar 27 Mart Dünya Tiyatro Günü için Emmanuel Robles'in "Özgürlüğün Bedeli" oyununu hazırlayan oyunculardan biri Naime Oğuzer. Tarlada şalvarıyla, geçen yıl diktikleri patlıcan fidanlarını söken 50 yaşındaki Oğuzer'e, tiyatrodan rol arkadaşı Orçun Uz, teksti okuyarak eşlik ediyor. Akşamsa 20.00'te köyün tiyatro salonunda şalvarlar çıkarılmış, yerlerine kostümler giyilmiş, prova yapmak için buluşuyorlar. Her akşam olduğu gibi...
Provalar her gece 24.00 ile 01.00 arasında bitiyor. Oğuzer'in gece 01.00'de tiyatrodan çıkıp evinin yolunu tutmasını kimse yadırgamıyor. Çünkü herkesin karısı, kızı en az bir kez rol almış bu tiyatroda. Kadınların gece yarısından sonra provadan eve dönüşü gayet doğal burada.. Oğuzer anlatıyor: "Şehirde bile bir kadın belki o saatte tek başına çıkıp evine rahatça gidemez. Ya gece sokakta yalnız olmaktan korkar ya ne diyecekler diye düşünür. Bizim burada gece sokakta bir kadın gördünüz mü bilirsiniz ki provadan çıkmış evine gidiyordur. Köyde herkes tiyatrocu. Herkes bu işi yapmaktan gurur duyuyor."
"Provalar dışında da rollerinize çalışıyor musunuz?" sorusuna ise şu karşılığı veriyor Oğuzer: "Genelde gece 20.00'de buluşup prova yapıyoruz. Çünkü gündüz herkesin tarlasında işi oluyor. Tarladan dönünce de evdeki işler yapılıyor. Tiyatroya ancak gece sıra geliyor. Ama görüyorsunuz işte. Bazen tarlada da metinlerimizi ezberlediğimiz oluyor. Orçun Uz benim rol arkadaşım. Onunla da çalışıyoruz bazen."
Orçun Uz konservatuvar sınavlarına hazırlanıyor. Çalışmadığı için boş zamanlarında tarlada çalışan rol arkadaşlarına eşlik edip onları rollerine hazırlama görevini de üstelenebiliyor. "8 yıldır oyunculuk yapıyorum" diyor henüz 20 yaşındaki Uz ve anlatıyor: "Köyde pek çok genç konservatuvara gidiyor. Ben de tiyatro bölümüne girmek istiyorum. Davet olursa çevre ilçelere turneye de gidiyoruz. Benim dedem Mahmut Uz da köyün tiyatrocularından. Artık torun tiyatrocular kuşağı işbaşına geldi."
Tarladan çıkıp tekrar köy meydanına gidiyoruz. Köyün muhtarı ve oyunculardan Hasan Acep köy kahvesinde. Acep, köyde 1933'ten bu yana her yıl en az bir oyun sahnelendiğini, bazı seneler ise iki oyun birden oynadıklarını gururla anlatıyor: "1933'te Mustafa Anarat öğretmenlik yapmak üzere bizim köye gelmiş. O köylülere müsamereler oynatmış. O günden sonra bizim köyde herkes tiyatrocu olmuş."
"Peki, bu kadar yıl nasıl oldu da değişmedi bu alışkanlık?" sorumuza ise şu karşılığı veriyor: "Bu tiyatro sevgisi yok olacağına gittikçe yayıldı. Onların çocukları, yani bizler de tiyatrocu olduk. Şimdi onların torunları, bizlerin çocukları da tiyatrocu."

Masraf az çünkü oyuncular hiçbir ücret almıyor
Hasan Acet aynı zamanda köy tiyatrosunun yapımına katılmış köylülerden. "O zamana kadar köy meydanında sahneliyorduk oyunları. Artık bir tiyatro salonuna ihtiyacımız vardı" diye anlatıyor o günleri.
Acet şöyle devam ediyor: "1963'te kendi kendimize köye tiyatro inşa etmeye başladık. 150 kişilik tiyatromuz 1969'da bitti. Daha pek çok yerin tiyatro salonu yoktu biz tiyatromuzu açtığımızda."
27 Mart'a az kaldığını hatırlatıyoruz, Acet'ten hemen yanıt geliyor: "Her yıl Dünya Tiyatro Günü olan 27 Mart'ta mutlaka gösteri yaparız. Bazen çevre köylere de gidip oyun oynuyoruz. İzmir Devlet Tiyatrosu sanatçılarından destek alıyoruz. Oyunlarımızın yönetmenliğini yapıyorlar. Tabii başarılı oyunculuğuyla aramızda daha fazla ön plana çıkanlar oluyor. Bazen onlar da yönetmenlik görevini üstleniyorlar. Onlar köyün yıldızları!"
"Gala yapıyor musunuz?" sorumuza ise, "İlk gece protokole oynarız. Vali, emniyet müdürü, belediye başkanı filan gelir İzmir'den" yanıtı geliyor Acet'ten.
Köyde tiyatro biletinin bedeli sadece 3 YTL! Masraf az çünkü oyuncular hiçbir ücret almıyorlar. Dekor ve kostüm için ise İzmir Devlet Tiyatrosu yardımcı oluyor. Toplanan bilet parasıyla da tiyatro salonunun masrafları karşılanıyor. Ne de olsa büyük şehirler gibi değil burası. Tiyatro salonu oyun olan her gece doluyor!