Tuesday, December 31, 2013

Eyy ahali, haberiniz var mı, Sevan Nişanyan yarın hapse giriyor!

  • Tarih
Eyy bu devletin büyükleri! Madem Sevan Nişanyan’ın özgürlüğünü elinden alıyorsunuz, hiç olmazsa, bir istisna yapın da, bilgisayarıyla birlikte atın onu demirparmaklıların arkasına...
Sevgili Sevan; her şeye rağmen iyi seneler diliyorum sana. Belki klasik kaçacak ama, önemli olan insanın kendi kafasının içinde özgür olabilmesidir. Canını sıkma kardeşim, bu da geçer.

Eyy ahali, haberiniz var mı?
Sevan Nişanyan yarın hapse giriyor, İzmir’in Torbalı ilçesinde. Dört yıllık mahkûmiyeti kesinleşti. 
Suçuna gelince...
Mühür bozmak!” diyor telefonda gülerek...
Sevgili Sevan, 2008’de Şirince Köyü’nün bitişiğinde, kendisine ait bir zeytinlik içinde 60 metrekarelik bir taş yapı inşa etmeye başlar.
İnşaat izinsizdir.
Önce bir duvarı mühürlenir.
Devam eder inşaat.
Sonra ikinci duvar mühürlenir.
Sevan aldırmaz.
İki kere iki yıl hapis cezasına mal olan Zeytinlik içindeki yığma taştan yapılmış ev ortaya çıkar.
Matematik Köyü bünyesinde inşa edilen Felsefe Mahallesi’nin içinde kalan 60 metrekarelik bu taş yapı Öğrenci Evi olarak yapılır.

Kaçak inşaat cenneti bu memlekette...

Tekrar altını çizmek istiyorum.
Adı, Matematik olan bir köyde...
İsmi, Felsefe olan bir mahallede...
Öğrenciler için taştan bir ev...
Sadece 60 metrekare...
Sevan Nişanyan’ın kendi mülkü olan bir zeytinlik içinde inşa edilmiş...
Ama izinsiz...
Cezasına gelince, 4 yıl hapis...
Şimdi bir an düşünün.
Yaşadığınız bu memleket, izinsiz ve kaçak inşaatlar açısından bir cennet mi, değil mi şöyle bir düşünün.
Sonra elinizi vicdanınıza koyun.
Ege’nin Şirince adını taşıyan bir yerindeki Matematik Köyü’nün Felsefe Mahallesi’nde, zeytinlikler içinde öğrenciler barınsın diye yığma taştan 60 metrekarelik ev yapan Sevan Nişanyan’a dört yıl hapis cezası adalet duygunuzu yaralıyor mu, yaralamıyor mu?
Benim yaralıyor.

Nişanyan: İftiharla söylüyorum, bu inşaat da izinsiz

Dün sabah Sevan Nişanyan’a telefonla ulaştığımda şöyle dedi:
Bugünümü yine inşaatta geçiriyorum. İnşa halindeki felsefe okulunun yeni binasının yetişmesi lazım. İftiharla söylüyorum, evet, bu inşaat da izinsiz inşaattır.”
undefined
Yaptıklarına geline, satır başlarıyla:
Bir Matematik Köyü...
Bir Tiyatro Medresesi...
Bir Felesefe Okulu...
Bir Arkeoloji Enstitüsü...
Zeytinlikler içinde, Ege’nin en güzel yerlerinden birinde, Şirince Köyü’nde...
Sevan Nişanyan tam 20 yıldır yaşıyor Şirince’de.
Bir dağ köyü burası.
Kendi haline terk edilmiş bu dağ köyünün nüfusu bir zamanlar 2 binken 600’e inmiş. Sevgili Sevan’ın çabalarıyla da, geçen yıllar içinde Ege bölgesinin en önemli turistik yörelerinden biri haline gelmiş durumda.
Eski evleri modern Türkiye’nin çirkinliklerinden arındırarak onarmaya çalışırken, yeni bir hayat tarzı oluşturmaya, bir kırsal ütopya yaratmaya çalıştık” diyor Sevan.
Bir otel, Matematik Köyü ve Tiyatro Medresesi’nde toplam 60 kişinin çalıştığını söylüyor. Adını medrese koymuşlar, zira mimari bakımdan eski Türk medresesinden esinlenmişler.
Tiyatro Medresesi’ni bir mücevher diye niteliyor Sevan: 
“Tiyatro Medresesi… Evet, bir mücevher! Genç insanların bu kadar şevkle ve umutla sarıldıkları başka bir proje görmedim. Henüz çok tecrübesizler. Hata da yapıyorlar. Ama uzun vadede göreceksin, Matematik Köyü’nü de geçecek Medrese’nin şanı…”
Şirince, hiç bitmeyen bir yapılaşma süreci içinde. Eski usul el yapımı köy evlerinin inşası devam ediyor.
Şunları söylüyor Sevan:
Şirince’de yaptığımız işin, bütün memlekete örnek olabilecek bir iş olmasına gayret ettik.
Betonlaştırmadık!
Ama şablonlaşmış restorasyon anlayışının dışında da bir şey yapmaya çalıştık. Ölmekte olan güzel bir köyün ruhu nasıl korunur konusunda kafa patlattık. İnsanlara turistik hizmetten öte bir şey, bir yaşam tarzı ve bir vizyon sunmaya çabaladık.
Sonunda 600 nüfuslu yarı ölü bir köy, memleketin sayılı turizm destinasyonlarından biri haline geldi. İsteseler, sırada daha 40 bin köy var Şirince’den örnek alabilecek.”

'Devletten hep zorbalık gördüm'

Dün sabah sohbet ederken, “Bana en çok koyan nedir biliyor musun” diye soruyor Sevan; cevabı şöyle:
“Hayatım boyunca kitaplarımla, bu köydeki çalışmalarımla hep bu toplum için iyi bir şeyler yapmaya çalıştım, faydalı bir şeyler yapmaya çalıştım. Ama karşılığında ne mi gördüm? Karşılığında devletten her zaman kuşku, düşmanlık ve zorbalık gördüm. Etnik ve siyasi önyargı gördüm. Ne yazık ki hep saygısızlık ve alçaklık gördüm. Beş hükümet, sekiz kaymakam, bilmem kaç bakan ve vali değişti. Arada düzgün konuşan bir iki kişiye denk gelip umutlandık. Ama sonuçta değişen hiçbir şey yok.”
Türkiye’de ‘devlet’e kızıyor.
Benim de katıldığım birçok haklı nedenden dolayı kızıyor ‘devlet’e. Ve bu kızgınlığı bir Ermeni olarak katmerleniyor.
Daha 17 dava var Sevan Nişanyan hakkında devam eden. Toplam 24 yıl hapis cezası isteniyor. Çoğu izinsiz inşaattan...
Özetle diyor ki:        
“Türkiye’de sıradışı herhangi bir şey yapan herkes cezalandırılır. Soyadın ‘Öztürk’ olsun, fark etmez. Sıradışı ve kişilikli bir iş yaparsan cezalandırılırsın. Bir de üstüne Ermeni’ysen, katmerlenir bu ceza...”

Hiç olmazsa, bilgisayarını da atın içeri!

Dün sabah son sözün nedir, diye soruyorum telefonda. Yanıtı içimi acıtıyor:
“Şimdi bir tek kaygım var. Hapse girerken, bana bilgisayarımı verecekler mi, vermeyecekler mi?..”
Eyy bu devletin büyükleri!
Madem Sevan Nişanyan’ın özgürlüğünü elinden alıyorsunuz, hiç olmazsa, bir istisna yapın da bilgisayarıyla birlikte atın onu demir parmaklıların arkasına...
Sevgili Sevan,
Her şeye rağmen iyi seneler diliyorum sana. Belki klasik kaçacak ama, önemli olan insanın kendi kafasının içinde özgür olabilmesidir.
Canını sıkma kardeşim, bu da geçer.

Tuesday, October 8, 2013

Sürgün ve Marjinal - Edward Said



En hüzünlü yazgılardan biridir sürgün. Modernlik öncesi dönemlerde sürgün iyice korkunç bir cezaydı; çünkü sadece aileden ve aşina mekanlardan uzakta amaçsızca dolaşmaktan öte bir şeydi; aynı zamanda kendini hiçbir zaman evinde hissetmeyen, etrafına hiç uyum sağlayamayan, geçmişe yatıştırılamaz bir acıyla, bugüne ve geleceğe ise buruklukla bakan biri, sürekli toplumdışı olan biri olmak anlamına da geliyordu.
Sürgün fikri bir cüzamlı, toplumsal ve ahlaki anlamda bir parya olmaktan duyulan korku ile bağlantılı olmuştur her zaman. 20. yüzyılda sürgün bazı bireylere -Roma'dan Karadeniz kıyılarındaki ücra bir kasabaya sürülen, Latincenin büyük şairi Ovidius gibi- yönelik şiddetli, münhasır bir cezadan, çoğunlukla savaş, kıtlık ve hastalık gibi gayrı şahsi güçlerin istenmeyen bir sonucu olarak bütün bir topluluğu ya da halkı etkileyen acımasız bir cezaya dönüşmüştür.

Sürgün olmanın bütünüyle kopuk, yalıtılmış, doğduğunuz yerden umutsuzca ayrılmış olmak demek olduğu yolunda yaygın ama tamamen yanlış bir varsayım vardır. Bu yalınkat ayrım keşke doğru olsaydı; çünkü o zaman arkada bıraktığınız şeyin, bir bakıma, düşünülemez ve hiçbir biçimde geri getirilemez olduğunu bilmek gibi bir teselliniz olurdu. İşin aslı şu ki sürgünlerin çoğu için güçlük sadece yuvadan uzakta olmadığını hatırlatan birçok şeyle birlikte yaşamaktan, çağdaş günlük hayatın normal akışının sizi eski yerinizle sürekli ona ulaşacak gibi olduğunuz ama bir türlü ulaşamadığınız bir temas halinde tutmasından kaynaklanır. Bu yüzden sürgün bir "arada kalma" durumundadır; ne yeni ortamıyla tamamen birleşebilir ne de eskisinden tamamen kopabilir; ne bağlanmışlıkları tamdır ne de kopmuşlukları; bir düzeyde nostaljik ve duygusalsa bir başka düzeyde becerikli bir taklitçi ya da gizlice toplum dışına atılmış biridir. Hayatta kalmayı becermek asıl uğraş haline gelince sürekli tetikte durulması gereken bir tehdit çıkar ortaya: Fazla rahat ve güvenlikli olma tehlikesi.

Hayatları boyunca bir toplumun mensubu olmuş entelektüeller bile, bir bakıma, içerdekiler ve yabancılar diye ikiye ayrılabilirler: Bir yanda toplumun mevcut haline tamamen ait olanlar, onun içinde yoğun bir aykırılık ya da uyumsuzluk duygusu hissetmeksizin barınanlar ki bunlara evet-diyenler diyebiliriz; öte yanda hayır-diyenler, toplumlarıyla yıldızı barışmayan; bu yüzden de imtiyaz, güç ve şan şöhret edinmeme anlamında yabancı ve sürgün olan bireyler. Yabancı olarak entelektüelin izlediği mecrayı belirleyen kalıbı en iyi anlatan söz sürgünlüktür. Yani asla tamamen uyumlu olmama; kendini her zaman, deyim yerindeyse, "yerliler"in işgal ettiği aşina muhabbet dünyasının dışında hissetme; çoğunluğa intibak etmek ve milli çıkarları gözetmek gibi tuzaklardan uzak durma eğiliminde olma; hatta bu tür tuzaklardan hiç hazzetmeme durumu. Bu metafizik anlamıyla sürgün, entelektüel için huzursuzluk, hareketlilik, devamlı tedirgin olup başkalarını da tedirgin etmek demektir. Geçmişte kalmış ve herhalde daha istikrarlı bir nitelik arz eden evde olma durumuna geri dönemezsiniz; maalesef yeni evinize de asla varamazsınız; yeni eviniz ya da durumunuzla asla özdeşleşemezsiniz.

Ne ödüller kazanıyor ne de parti çizgisine ayak uydurmayan can sıkıcı baş belalarını dışlamayı adet haline getirmiş bütün o kendinden memnun paye dağıtım cemiyetlerinde hoş karşılanıyor olsanız da sürgün ve marjinal olmak size olumlu bir şeyler de kazandırır. Bunlardan biri şaşırmanın, hiçbir şeyi peşin doğru saymamanın, çoğu insanı kafa karışıklığına ya da dehşete sürükleyecek istikrarsız ortamlarda ayakta kalmayı öğrenmenin verdiği hazdır şüphesiz. Entelektüel bir hayat, temelinde bilgi ve özgürlükle ilgili bir hayattır. Ama bu sözcükler -şu bildik "iyi bir hayat yaşayabilmek için iyi bir eğitim almalısın" cümlesinde olduğu gibi- soyutlamalar olarak değil, fiilen yaşanan deneyimler olarak görüldüklerinde anlamlıdırlar. Bir entelektüel, gemisi battıktan sonra karada değil karayla birlikte yaşamayı öğrenen birine benzer; amacı küçük adasını sömürgeleştirmek olan Robinson Crusoe değil, olağanüstü şeyler yaşadığı duygusunu hiç kaybetmeyen ve bir bedavacı, fatih ya da yağmacı değil de her zaman bir gezgin, geçici bir misafir olan Marko Polo'dur.

Sürgünün bakış açısı diyebileceğimiz şeyin entelektüele sağladığı ikinci bir avantaj ise şeyleri sadece şu an oldukları gibi değil, nasıl o hale geldikleri açısından görme eğiliminde olmanızdır. Karşınızdaki durumlara kaçınılmaz değil de olumsal; doğal ya da tanrı vergisi, bu yüzden de değiştirilemez, geri çevrilemez ve daimi şeyler olarak değil de insanlar tarafından yapılan bir dizi tarihsel seçimin sonuçları olarak, yine insanlar tarafından yaratılan toplumsal olgular olarak bakmanızdır.

Sürgün entelektüel zorunlu olarak ironik, kuşkucu ve hatta oyunculdur; ama kinik değildir.

Entelektüel için sürgünle yerinden olmak, asli yapıtaşlarını "idare etme"nin ve çizilmiş yollardan gitmenin oluşturduğu bildik bir hayat yaşamaktan kurtulmak demektir. Sürgün, her zaman bir marjinal olacağınız ve önceden belirlenmiş bir yolu izleyemediğiniz için bir entelektüel olarak yaptığınız her şeyi kendi kendinize yapmanız gerektiği anlamına gelir. Bu yazgıyı bir mahrumiyet, hayıflanılacak bir şey olarak değil de bir tür özgürlük, her şeyi önünüze koyduğunuz belli bir amaç tarafından belirlenen, kendi kendinize oluşturduğunuz bir modele göre yaptığınız, hangi konu ilginizi çekiyorsa onunla uğraştığınız bir keşif süreci olarak yaşayabilirseniz eşi benzeri olmayan bir haz alırsınız.

Yerleşmenin, evet demenin, uyum sağlamanın sunduğu ödüller tarafından ayartılan; hatta dört bir yandan kuşatılan entelektüel için bir modeldir sürgün. Kişinin gerçek bir göçmen ya da sürgün olmasa bile, öyleymiş gibi düşünmesi, her türlü engele rağmen hayal kurup sorgulaması ve merkezi otoritelerden uzaklaşıp daima uçlara çekilmesi mümkündür hala. Bu uçlarda alışılmış ve rahat olanın ötesine hiçbir zaman geçmemiş kafaların göremediği şeyler görür insan.

Sorumsuzca ya da uçarı gibi görünebilen marjinallik durumu, adımlarını her zaman dikkatli atmak zorunda olmaktan, pişmiş aşa su katmaktan korkmaktan, sizinle aynı gruba dahil arkadaşlarınızı kırma endişesinden kurtarır sizi. Kimse bağlılıklardan ve duygulardan kurtulamaz elbette. Teknik ehliyetini kiraya veren ve önüne gelene satan o sözde yüzergezer entelektüel de değil kafamdaki. Dediğim şu: Bir entelektüel için gerçekten sürgün olan biri kadar marjinal ve yabancı olmak, otorite ve güç sahibine değil gezgine, alışkanlığa değil geçiciliğe ve rizikoya, otoritenin belirlediği statükoya değil yeniliğe ve deneye duyarlı olmak demektir. Sürgünsoylu entelektüel cüret ve küstahlığa açıktır; alışılmışın mantığına değil, değişimi ve hareket halinde olmayı temsil eder, yerinde saymayı değil.

Wednesday, August 28, 2013

Mahkeme Pınar Selek'in Kırmızı Bültenle Aranmasını Talep Etti

Avukat Seyda Selek, Sosyolog Pınar Selek hakkında kırmızı bülten talebini “kriminalize etme çabası” olarak yorumladı. Selek, ağırlaştırılmış müebbet kararının bozulması için Yargıtay sürecine hazırlandıklarını belirtti.

İstanbul - BİA Haber Merkezi
27 Ağustos 2013, Salı 18:04

İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi, 15. yılındaki Mısır Çarşısı patlaması davasında üç kez beraat ettikten sonra ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verilen sosyolog Pınar Selek'le ilgili kırmızı bülten çıkarılması talebinde bulundu.
bianet'in konuştuğu Selek’in avukatlarından Seyda Selek, Interpol onaylamadan yaptırımı olmadığını belirttiği bu talebi “Pınar’ı kriminalize etme çabası” olarak yorumladı. 
Seyda Selek, kırmızı bülten talebinin yakalama kararı çıkartılan ancak Türkiye'de bulunamayanlar için bir çeşit prosedür olduğunu söyledi. 

Kırmızı bülten süreci nasıl işliyor?

Avukat Akın Atalay ise sürecin nasıl gerçekleşeceğini bianet'e şöyle açıkladı:
"Bizim de bu talepten basın aracılığıyla bugün haberimiz oldu. Süreç şöyle ilerliyor. Mahkeme kırmızı bülten talebini Adalet Bakanlığı'na Uluslararası Hukuk ve Dış İlişkiler Genel Müdürlüğü'ne iletiyor. Bakanlık bunu Emniyet Genel Müdürlüğü Interpol Daire Başkanlığı'na gönderiyor. Interpol Daire Başkanlığı da Interpol Genel Sekreterliği'ne gönderiyor. Genel Sekreterlik yaptığı inceleme sonucu kırmızı bülten talebi ile ilgili karar veriyor. Daha önce başka davalarda bu talebi reddettiğini gördük."

Selek: "AİHM'e başvurduk"

Avukat Selek ''kırmızı bülten'' talebinin, önceki yakalama kararıyla birlikte tüm haksızlıkların önüne geçtiğini söylüyor. 
“Yargıtay 9. Ceza Dairesi'nden temyiz duruşması talep ettik, buna hazırlanıyoruz. Kriminalize edici şeyleri kafamıza takmadan haklılığımız üzerinden devam edip hükmü bozmak istiyoruz.
“Daha karar kesinleşmedi. Yargıtay'dan bozulma ihtimali var. Biz de haklılığımızı ortaya koyarak davanın bozulması için çalışıyoruz. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) başvurduk." (BK)

Tuesday, August 27, 2013

Sessizliğin Sesi: Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor


Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları tarafından hazırlanıp geçtiğimiz yılbaşında raflarda yerini alan Sessizliğin Sesi, Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor isimli kitabın, benim açımdan en hüzün verici yanı, kitaba konuşan tanıkların bir adlarının olmamasıydı.
Kitabı hazırlayanlar, bize seslerini duyurdukları tanıklara isim vermeyerek sessizliğe dair bir metafor oluşturmayı denemişler -en azından benim aklıma bu geldi- lakin bir “şey”den ismini esirgediğiniz zaman o “şey” ortadan yok olur, “sessizliği” ve “sesi” de dahil her şeyini alıp bizi terk eder.
O “şey”i çağırmak, yeniden aramıza katmak  ve o “şey”e ait “sessizliğin sesi”ni duyabilmek için ona bir isim vermemiz gerekir. Bu da bizleri kitap üzerine bir dostumuzla ya da bir başka okurla konuşurken tanıkları (en azından, kendileri tarafından özel olarak seçilmiş) adları yerine memleketleriyle (en kolayı, dil hep en pratik olanı izler) anmak zorunda bırakıyor ki, tanıklar namına çok hoş bir durum olmadığını buradan belirtmek isterim.
Farklı yaşlardan, farklı coğrafyalardan, farklı cinsiyetlerden, hikayelerden, bakış açılarından toplam 15 Türkiyeli Ermeni tanığın ‘Türkiye’de Ermeni Olmak’a dair duyduklarını, yaşadıklarını ve fark ettiklerini bizlerle paylaştıkları kitaptan ben de bazı bölümlerin altını çizmeye çalıştım. Ancak aşağıda okuyacaklarınızın kitapta karşılaşacaklarınızın çok az ve sınırlı bir kısmı olduğunu hatırlatayım. (Boldlar bana ait.)

Siz kitabı edinip okumaya bakın, kaçırmayın…
***
?, Erkek, 1949, Nişantaşı-İstanbul
(…)Dedem Varlık Vergisi’nden sonra, ölümüne kadar, 8 yıl hiç konuşmadı. Hiçbir şey konuşmadı, evden çıkmadı, sanki dilsizmiş gibi sırf hareketlerle konuştu. Çok iyi hatırlarım, Harbiye’den Osmanbey’e taşınmışlardı, camın önünde bir koltuğu vardı, orada otururdu. Beni dizine alırdı, iki-üç saat okşar severdi, tek kelime konuşmazdı. Çünkü çok ağır bir travma bu, hayata kaç defa başlayacaksın? Babam her şeyi üstüne almak suretiyle dedemi kurtarmış, kendi gitmiş. O günkü gazetelerde ‘kafile1’, ‘numara1’ diye babamın adı çok net geçiyor. Varlık sıfır oluyor, sonra yeniden başlıyor babam. Dedem ise hayata küsüyor. Ben mesela dedemi sokakta hiç görmedim. Sağlam bir adamdı, hastalığı olan bir adam değildi. Sokağa hiç çıkmadı ve hiç konuşmadı.(…)
?, Erkek, 1961, Eruh-Siirt
(…)Babam dedi ki “Sana gâvur diyecekler, öbürlerine de diyorlar ama seslerini çıkarmıyorlar. Seni öldürmezler, dayağını ye, sesini çıkarma gel evine. Bir yerin kırılsın da sesini çıkarma.” Bu bilinci babam bana verdi. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Öyle dayak yiye yiye büyüdüm. Yedi sekiz yaşlarında iken büyük adamlar beni kulaklarımdan tutup yere vuruyorlardı, “Gâvurdur, kemiği kırılmaz, sağlamdır” diyorlardı. Bizim orada bir uçurum (Tehtameterxanê) vardı. Oradan insanlarımızı atmışlardı, kemikleri üst üsteydi, beni o uçurumlara götürürlerdi. “Dedelerinin kemiği orada, seni de oraya atacağız” diye tehdit ederlerdi.(…)
?, Kadın, 1981, Mutki-Bitlis
(…)Dönme kararı aldıklarında dört kardeş de evliymiş. Hatta çocukları da varmış hepsinin. Babam eve gelip dönme kararını söylediğinde annem evi terk ediyor. Babamın diğer kardeşlerinin eşleri de karşı çıkıyorlar. Annem evi terk ediyor ama birkaç hafta sonra dönüyor evine. “Mecbur kaldım” demişti bir keresinde bana… Annem de babam da şimdi Müslüman, ikisinin de kimliğinde ‘Müslüman’ yazıyor ama ben vaftiz olduğumda onların vaftiz kayıtlarını da gördüm. Bitlis’te vaftiz olmuşlar.
(…)
Evlenmeden önce Ermenice özel ders almıştım. Biri, sağ olsun, gönüllü olarak bana uzun süre ders verdi. Konuşmaya, okumaya, yazmaya başlamıştım ama biraz ara verince tekrar başlayamadım ve öğrendiklerimde geriledim, çünkü sosyal hayatta kullanamadım ve gittiğim kilisede de Türkçe ibadet ediyoruz. Vaftiz olurken çok değerli ve anlamlı bir isim aldım ama Türkçe ismimi kullanıyorum.(…)
?, Kadın, 1961, Samandağ-Hatay
(…)Anneannem anneme anlatmış kadınların utanarak sıkılarak gelişlerini… Çünkü yolda tecavüze uğramışlardır ve orada gebedirler, o gebeliklerinden dolayı çok utanıyorlar ama yapabilecekleri bir şey yok, çünkü onlar canlarına kıyamamışlardır. O kadar da kolay bir şey değildir.(…)
?, Erkek, 1941, Gümüşhacıköy-Amasya
(…)O zamanlar Kıbrıs olayları da vardı. Makarios’un kuklaları yakılır, sokaklarda gezilir, “Kahrolsun Kıbrıs! Kahrolsun Hıristiyanlar! Kahrolsun Ermeniler!” diye bağırırlardı. Anneannem hemen “Aman ortada durmayın, gelin içeri” diyerek bizi sokaktan toplardı. Bayramlarımızda kapılarımıza kedi köpek leşleri asılırdı.
(…)
Ama mesela Erzincan’a gittiğimde içim parçalandı. Erzincan Hastanesi’nde bütün Ermenileri toplamışlar, o zaman tifo, tifüs salgını var, aşı geliştirmek istiyorlar, Ermeni denekler üzerinde denemişler. Bunu yapan adamı profesör yapmış, mikrobiyoloji enstitüsünden kürsü vermişlerdir, hoca olmuştur.(…)
?, Kadın, 1950, Malatya
(…)Kızım da burada evlendi. Alenen düğün de ettik. Öyle kendimizi saklamadık burada. Kızımın iki çocuğu oldu, Sarkis ile Avedis. Büyük torun doğunca dedim ki  “Öyle bir isim koyun ki hem onlara uysun, hem bize” Babamız dedi ki “Niye? Dedemizin ismi konacak, Sarkis’tir, Sarkis olacak, bu kadar.” Çocukların vaftizi de burada oldu. Vaftiz yemeğimizi de burada yaptık.(…)
?, Erkek, 1953, Kayseri
(…)Tehcir anılarını anlatırken anneannem çok hüzünlenirdi. Hiç ayrıntıya girmezdi ama Tehcir’den söz ederken bize hep “Gidin buralardan, durmayın buralarda” derdi. Anneannem kız kardeşinin bir Türk’le evlenmesini hiç hazmedemedi. Bu yüzden kendi öz yeğenini hiç görmek istemedi. Çok dindar bir kadındı, sürekli dua ederdi. Bize hep “Aman dikkat edin. Çok mal mülk edinmeyin. Göze batmayın” derdi.
(…)
Bugün 24 Nisan anmaları, “özür diliyoruz” kampanyaları yapılıyor. Bunlar bu ülkedeki vicdan sahibi ve aydın insanlar. Ama bunların bile çoğu Türkiye’de geçmişte ne olduğunu Amerika’da Avrupa’da doktora yaparken öğrendi, bunu kendileri söylüyor. Çünkü Türkiye’de 80 yıldır bunlar anlatılmadı, insanların beyinleri yıkandı. Şimdi bunca zaman sonra insanlara gerçekleri, doğruları anlatmak kolay değil. Elbette çok tepki çekiyor.(…)
?, Kadın 1977, Küçükçekmece-İstanbul
(…)Ermenice bilmeyi çok isterdim. Fransa’daki akrabalarımla Ermenice konuşabilmek isterdim. Bu benim için çok can sıkıcı bir şey. Daha da önemlisi, Ermenice kitap okumak isterdim. Mesela Zahrad’ı okuyamıyorum. Bir şairi anadilinden okumaktan daha güzel bir şey yok. Mesela Yıkıntılar Arasında’yı okumak istiyorum, bulamıyorum Türkçesini. Bu bende bir eksiklik duygusu yaratıyor.(…)
?, Erkek, 1935, Kadıköy-İstanbul
(…)Bütün Kafileyi öldü sanıyorlar. Ölüleri soymak için aralarında dolaşmaya başlıyorlar. Büyükannem o zaman bir fundalığın arasına gizleniyor, onu görmüyorlar. Onlar çekip gittikten sonra çocuklarını orada gömüyor. Tek başına kalınca Erzincan civarında bir köye sığınıyor. Bir yaşlı Türk kadın büyükannemi saklıyor. Ermeni olduğunu bile bile saklıyor aslında. Bu çok tehlikeli, çünkü köylere emir gitmiş, “Evinde Ermeni saklayan, evinin kapısında asılacak”  diye. Bu yaşlı kadın ona rağmen büyükannemi geceleri yanında, gündüzleri ise kümeste saklıyor.”
(…)
Tam işler yoluna giriyor derken babama Yirmi Kura Askerlik çıkmış. Denizli Çivril’e gidiyor, ne idüğü belirsiz bir askerlik… Asker elbisesi giydirmiyorlar. Çöpçü elbisesi vardı o zamanlar, eski kahverengi, onlardan giydiriyorlar, çünkü asker değil bunlar. Yani kampa götürülüyor, gayrimüslim ya… Benim babamın gittiği birlikte bir tane Ahmet, Mehmet yok. Hepsi Niko, Pandeli, Artin, İzak mizak…(…)
?, Kadın, 1988, İstanbul
(…)Otobüsten indim, okula doğru yürürken beyaz bereli, sivri burunlu ayakkabı giymiş biri “Hey, Ermeni!” diye seslendi. Hiç cevap vermeden yürümeye devam ettim. O da arkamdan “Hey, sana diyorum!” diye bağırmaya devam ediyor. Baktım, sabah erken saat olduğu için etrafta tanıdık kimseyi göremeyince gerisin geri otobüs durağına dönüp ilk gelen otobüse bindim. Bir baktım ki gelip karşıma oturdu. Pis pis sırıtan bir tip…
(…)
Birkaç gün korkumdan evden çıkamadım. Okula gitsem mi gitmesem mi derken finaller kaçtı. Savcıya gittik, şikâyette bulunacağız, adam “Gazze’de çocuklar ölüyor, sizin uğraştığınıza bak!” dedi. Annem şoka girdi tabii. Savcıya göre “Ermeni’ysen okulunu ona göre seçeceksin.” Annemler dekana gittiler. Dekan da “Bunlar kara cahiller, çeker vururlar. Ne kendi başını belaya soksun, ne benim başımı belaya soksun. Okula gelmesin” demiş. Valiliğe dilekçe yazdık. Oradan da ses çıkmadı. Bir süre sonra okula gittim. Başlarına bir şey gelecek diye kimse konuşmuyordu benimle. Hâlâ da öyle.(…)
?, Erkek, 1950, Kumkapı-İstanbul
(…)Dedem Tevfik askerde Müslüman olup kendi kendini sünnet etmiş.
(…)
Askerden sonra eve dönmüş. Artık Müslüman olduğu için her sene bir kadın getirmiş eve. Getirdiği kadınlar da Ermeni kadınları, kesim artıkları. Başka kadın da getirmiyor. Hepsinden de beşer beşer çocuk yapmış, olmuş 15 çocuğu. Dedem artık Tevfik Çavuş. Gaziydi ama gazi kartını almadık ki Ermeni olduğu anlaşılmasın. Kızlarından üçünü dördünü Ermeni’ye vermiş. Annemi de Ermeni’ye vermiş. Dedemin inancı falan yoktu. Ne camiye, ne de kiliseye giderdi. Hiçbir inancı yoktu. Dedeme “Allah var mı?” filan diye sorsalardı ona bile ne derdi bilmiyorum. Dedemde dinle ilgili hiçbir şey görmedim.(…)
?, Kadın, -, İstanbul
(…)Bir Müslüman’ın, bir Musevi’nin ya da bir ateistin varlığından rahatsız olmam. Beni rahatsız eden, geçmişe ya da kimliğe duyulan saygısızlık. Kendi mesleğimden bir örnek vereyim. Mimarlıkla ilgili sempozyumlarda, Rumların yaptığı evleri ‘Türk evi’ diye anlatıyorlar. Ya da Kayseri mimarisi diye Ermenilerin orada yaptığı taş evlerden söz ediyorlar. Van’ı anlatırken Ahtamar’dan bir cümleyle bile bahsetmiyorlar. Bu kültürün temellerinde var olan ana elementlerin bahsi geçmiyor. İşte bunlar ağırıma gidiyor. İnkâr sadece soykırımı reddetmek değil, bu da bir inkâr…(…)
?, Kadın, 1992, Yeşilköy-İstanbul
(…)19 Ocak’ta Hrant Dink’in öldürüldüğünü de okulun servisinde duydum. Servis şoförümüz Karslıydı. Ermenice de bilirdi. Haberi duyunca radyonun sesini açtı ve aynadan bana baktı. Ben de birden ağlamaya başladım. Dink ailesinden pek çok kişiyi de Kınalıada’dan tanıyordum. Eve geldim anneannem ve dedemle konuştum. Anneannemin bana ilk tepkisi “Böyle konuşmaya devam edersen kafanın arkasından üç tane kurşun yer ölürsün” oldu. Dedem ise ona “Saçmalama kadın” dedi.(…)
?, Kadın, 1957, Bir Kuzey Ege kasabası.
(…)Annemin Ermeni olduğunu belli bir yaştan sonra öğrendim. Çocuk yaştayken annemizin lehçesindeki farklılıkları görebiliyorduk ama evde hiçbir zaman onun Ermeni olduğu söylenmiyordu. Bize anlatılan hikâye şuydu: Annemizin babası anneannem öldükten sonra bir Ermeni kadınla evleniyor. Aslında annemiz Müslüman, anneannemiz Müslüman, dedemiz Müslüman, herkes Müslüman, fakat evlendiği kadın Ermeni Hıristiyan, annemi de o Ermeni kadın büyüttüğü için annemin lehçesi farklı… Gerçeğin böyle olmadığını çok sonra öğrendik.(…)
?, Erkek, 1980, Bağlarbaşı-İstanbul
(…)İnsanın dayanma gücünü anlayamıyorum. Üç çocuğun karının gözünün önünde öldürülüyor, senin komşuların da bunu biliyorlar, sonra sen yaşamaya devam ediyorsun aynı kasabada, tekrar çocuk doğuruyorsun… Aklım bunu hiçbir zaman alamamıştır. Çok hikâye var ama en çok bu hikâye ağır geliyor bana. O yaşandıktan sonra o hayat aynı yerden nasıl devam ediyor? 1915’te kimin ne yaptığı beni ilgilendirmiyor. Kimin ne yaptığını biliyoruz, çünkü ortada bir sonuç var: Bir nüfusun üçte biri yok olmuş gitmiş. Beni kimin ne yapmadığı ilgilendiriyor. Komşun öldürülürken sen ne yapmadın? Ya da nasıl yapmadın? Nasıl izin verdin? Ben hep bunu düşünüyorum.(…)
Sessizliğin Sesi, Türkiyeli Ermeniler Anlatıyor, Derleyen Ferda Balancar, Uluslararası Hrant Dink Vakfı Yayınları, Aralık 2011, İstanbul

Wednesday, August 21, 2013

fotoğraflarla ilk idam

Amerika İç Savaşı sırasında öldürülen Abraham Lincoln'un suikastına karışanların 1865 yılında gerçekleşen infazı belki de görüntülenen ilk idam olmuştu.

Fotoğraflar Alexander Gardner tarafından çekilmişti.
fotoğraflarla ilk idam Resim 0

Komploya karışanlar idam ediliyor

fotoğraflarla ilk idam Resim 1

fotoğraflarla ilk idam Resim 2

Başkan yardımcısı William H. Seward'a suikast girişiminde bulunan Lewis Powell idamını bekliyor.

Tuesday, August 20, 2013

Şüpheli Asker Ölümleri Sürüyor

“Şakalaşma, kaza, intihar” denilerek ört bas edilmeye çalışılan şüpheli asker ölümleri devam ediyor. Nerdeyse her gün kışlalardan bir ölüm haberi gelirken devlet, yaşanan ölümleri yok sayımayı sürdürüyor.
Muğla’nın Marmaris İlçe Jandarma Komutanlığı’nda askerlik yapan 21 yaşındaki Okan Akdoğan, 17 Haziran’da, gece nöbeti esnasında kalbine dayadığı tüfekle intihar etti. Kışlalarda yaşanan dayak, hakaret, kötü muamele ve işkence halen devam ederken; Akdoğan’ın askerliğinin bitmesine 5 ay kala intihar ederek yaşamına son vermesinin, “hangi sebeple intihar ettiği”nin bilinmediği açıklandı.
Diyarbakır Lice Jandarma Komutanlığı’nda askerliğini yapan Muhammet Sıddık Çintimar’ın, 22 Haziran’da ölüm haberi geldi. Nöbet esnasında arkadaşıyla tartışmaya başlayan Çintimar’ın, tartışma sonucu arkadaşının G-3 tüfeğiyle vurulduğu iddia edildi. Hastaneye kaldırılan Çintimar’ın, yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadığı bildirildi.
Mardin Dargeçit’te asker olan Faysal Genç, 23 Haziran günü, askerliğini yaptığı birlikte intihar etti. Nöbet esnasında kendini vuran Genç, kaldırıldığı hastanede yaşamını yitirdi. Faysal Genç’in ölümünün ardından, olayla ilgili soruşturma başlatıldığı iddia edildi.
Bingöl’ün Yayladere İlçesi 2’nci Komando Tabur Komutanlığı’nda askerlik yapan Adem Kalkan, 24 Haziran tarihinde, önce çevreye rastgele ateş açtığı, sonra silahını çenesine ateş ederek intihar ettiği iddia edildi. Askeri yetkililer, olay hakkında Kalkan’ın ailesine bilgi vermekten kaçınırken, Adem Kalkan’ın ailesi kendilerine bilgi vermek isteyen askerlere baskı yaptığını açıkladı.
Askeri yetkililerin oğullarının yarasını görmelerine ve oğullarını yıkamalarına engel olduğunu söyleyen aile, Adem’in ölümünden devleti sorumlu tutarken; “Kars’ın elektriği, yolu, suyu olmayan bir köyünde yoksul bir aile çocuğu olan Adem neyin borcunu ödemiştir? Vatan borcunu ödemek klişesi ile zorla askere aldığınız, yoksullara ve Kürtlere reva gördüğünüz bu mudur? Bunun hesabını kim verecektir?” diyerek olayın takipçisi olacaklarını açıkladı.
Rize İl Jandarma Komutanlığı’nda görevli, açık kimliği açıklanmayan B.G.’nin, 27 Haziran’da, gece nöbeti sırasında kalbine dayadığı tüfeği ateşleyerek intihar ettiği iddia edildi. B.G.’nin, nöbet kulübesinde tüfeği kalbine dayayarak ateşlediği ve yapılan tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadığı iddia edildi.

Friday, August 16, 2013

Yeşilçam'ın efsane fotoğrafçısıydı

Yeşilçam'ın efsane fotoğrafçısıydı
Okuyucu Modu Kapat Yazıyı Büyüt:
Zeki Müren, Cüneyt Arkın, Yılmaz Güney gibi Yeşilçam'ın efsane isimlerinin fotoğraflarını çeken Osep Minasoğlu dün sabah son zamanlarını geçirdiği Bomonti Petites Soeurs Bakımevi'nde yaşama veda etti.
Osep Minasoğlu 26 Şubat 1929’da Samatya’da doğdu. Semtin en eski ve köklü ailelerinden Hacı Osep ailesine mensup olan fotoğrafçı Türkiye’ye otomatik baskı makineleri, dia pozitifler ve renkli negatif filmleri ilk getiren, ilk renkli fotoğraf çekimi ve baskısı yapan kişi olarak fotoğraf tarihimizde önemli bir isimdi. 6-7 Eylül 1955 olayları sonucu ülkedeki baskılara dayanamayan sanatçı Paris’e yerleşmiş ve fotoğraf sanatının inceliklerini öğrenmişti. 1960’lı yıllarda Türkiye’ye döndükten sonra zamanının en büyük fotoğraf stüdyolarından birini Osep Fotoğrafçılık ismiyle açan Minasoğlu dünyada 35 mm sinema filmini dia haline getiren ilk kişi olarak tarihe geçmişti. Minasoğlu’nun hayatı 2007’de Stüdyo Osep adlı bir kısa filme konu olmuştu.

2009’da arşivi sanatçı Tayfun Serttaş’ın çalışması sonucu bir sergiyle halka açılmış, sergide bulunan 400’ün üzerinde fotoğraf Stüdyo Osep ismiyle kitaplaştırılmıştı.
Maddi sıkıntılar sonucu Paris’ten dönüşünde fotoğraf stüdyosunu kapatan fotoğrafçı geçimini Satranç Kulübü’nde oyuncuların fotoğraflarını çekerek sağlıyordu. Son zamanlarında Bomonti - Petites Soeurs Bakımevi’ne yerleşmişti.
Minasoğlu iki ay önce düşme sonucu kalça kırığı teşhisiyle hastaneye kaldırılmış ve geçtiğimiz günlerde taburcu olmuştu.

 

Sunday, August 11, 2013

Çocuk istismarında biz çocuğun söylediği her şeyi doğru kabul ederiz



 Ayşe ARMAN
aarman@hurriyet.com.tr
11 Ağustos 2013

Geçen hafta, hepimizin kanını donduran C.İ’nin başına gelenleri okudunuz.

Annesi Gülay K, böğüre böğüre ağlayarak anlattı.
Gülay K, kızı C.İ’nin 2.5 yaşından beri, öz babası ve üvey abisi tarafından cinsel istismara uğradığını söylüyor. Cinsel sataşmalarla başlayan istismarın bir kısmına bizzat kendi tanık oluyor, gerisini kızından dinliyor, travmalarını da onunla birlikte yaşıyor.
Ve sonra hukuki süreç başlıyor.
Çapa ve Cerrahpaşa’nın Adli Tıp Ana Bilim dalları tarafından verilmiş 11, ‘Cinsel istismar’ raporuna ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin de ‘Cinsel istismar riskine karşı koruma kararı’ vermiş olmasına rağmen; mahkeme, küçük kızın babasını beraat ettirdi ve “görüşmelerinde sakınca yoktur kararı” verdi.
Tabii insanın aklı almıyor!
Ne var ki burası Türkiye, aklımızın alamadığı bir sürü şey oluyor!
Bugün C.İ’ye “cinsel istismar yaşamıştır” raporunu veren adli tıp profesörlerinden biri, Profesör Şevki Sözen karşınızda.
Şevki Sözen, bu ülkenin çocuk istismarı konusundaki en önemli uzmanlarından biri.
Çalıştığı spesifik konular; aile içi şiddet, cinsel saldırılar ve çocuk istismarı.
Neredeyse, hayatını bu konulara vakfetmiş.
Cerrahpaşa Tıp Fakültesi mezunu. Mezun olduktan sonra, birinci tercih olarak adli tıp uzmanlığını seçiyor. Adli tıp uzmanlığının içinde de ‘klinik adli tıp uzmanlığı’ diye bir bölüm var. ‘Çocuk istismarı’ da ana konularından biri.
Sözen, sadece C.İ’ye ‘istismara uğramıştır’ raporu vermekle kalmadı, aynı zamanda mahkemede de bilirkişi olarak dinlendi ama hasta özelinde konuşmama gibi bir ilkesi var. O yüzden sorularıma C.İ’nin özelinden değil, bütün cinsel istismara uğrayan çocuklar üzerinden cevap verdi. Ama şunu da söylemeyi ihmal etmedi: “Altına imza attığımız rapordan yüzde 100 eminiz!” Bugün başlayacak Şevki Sözen röportajı, birkaç gün devam edecek…



Karşınıza gelen çocuğun, yalan söyleyip söylemediğini nasıl anlayabiliyorsunuz?
- Çocuk istismarında, biz çocuğun söylediği her şeyi doğru kabul ederiz. “Doğrudur” diye yola çıkarız. Türkiye’de yanlış bir kanı var: “Çocuklar, yalan söyleyebilir” denir. Hayır! Çocuklar sadece bilgi dağarcıklarında olan konular hakkında yalan söyleyebilirler. Karşımızdaki çocuk, cinsellikle ilgili, bilmesi gerekenden fazla bir bilgiyle bize geliyorsa, inanırız…

Nasıl yani?
- Diyelim ki, çocuk, bir baba resmi çiziyor ve baba figürünü erekte olmuş bir penis şeklinde çiziyor. 3-4 yaşlarında bir çocuğun, penisi bu kadar büyük ve kusursuz çizebilmesi beklediğimiz bir şey değil. Biri ona öğretmiş ya da bir olaya tanık olmuş olabilir. Bunun altını, bizim deşmemiz gerekiyor. Çocuklar kendilerini, kendi cümleleriyle ifade ederler. Biz işte, o minik cümlelerin peşindeyiz. Örneğin bir vakam vardı. Küçücük bir kızcağızın söylediği tek bir cümle: “Babamın sütü çok acı!” Baba, ona süt vermiş de süt bozuk mu çıkmış? Hayır! Baba tarafından oral penetrasyon yapılıyor ve çocuk, spermin tadını anlatıyor. Baba, “İç bu sütü, boyun uzayacak” diye onu kandırıyor. Zaten bu tür durumlarda, karşı taraf, ya “Bunlar oyun” diyor ya “Aramızda sır” ya da kimseye anlatmaması için hediyeler alıp, bir şekilde onu kandırıyor.

İğrenç ötesi! Çok vahim! Peki kullandığınız yöntemler ne kadar güvenilir?
- Bütün gelişmiş ülkelerde kullanılan yöntemler. Yüzde 100 güvenilir. Tabii ki tecrübe de önemli. Ben 87’den beri bu alanda çalışıyorum. Bize, cinsel istismar şüphesiyle gelen vakaların üzerinde günlerce, haftalarca, bazen aylarca çalışıyoruz. Bir çocuk, “Kulağım ağrıyor bakar mısınız?” diye bir kulak burun boğazcıya gittiğinde, hekim, daha somut bulgularla  teşhis koyabilir. Bizde öyle değil. İnceleme uzun zaman alıyor. Klinik psikologlar ve çocuk psikiyatristleriyle ekip olarak çalışıyoruz. En sonunda herkesin bulgularını masaya yatırıp, ortak bir kanıya varmaya çalışıyoruz.

Yani bir çocuk, cinsel istismardan söz ediyorsa, şüphelenmek değil, ciddiye alıp araştırmak mı lazım?
- Elbette. Mutlaka anlattıklarının altında yatan etkeni bulmak lazım. Ama bunu da siz evde bulamazsınız. Bir adli tip uzmanının tecrübesinden destek almalısınız. Anne babaların en büyük hatalarından biri bu…

Ne anlamda?
- Diyelim ki çocuk, okulda bir olaydan bahsetti. Dedi ki, “O amca bana hep bir yerini yalatıyor.” Anne babalar genelde panik yaparlar ve çocuğu sorguya çekmeye başlarlar. Kim o amca? Neresini yalatıyor? Pantolonunu çıkarıyor mu? Çıkardıktan sonra cinsel organını gösteriyor mu? Cinsel organını mı yalatıyor? Oysa, biz asla böyle şeylerden söz etmeyiz. Bu bilgileri çocuğa vermeyiz. Çünkü böyle sorular sorduğunuz anda, kirlenmiş bir bilgi birikimi yaratmış olursunuz. O nedenle şayet çocuğunuz şüpheli cümleler kuruyor ve bunun altında cinsel istismar olabileceği kuşkusu taşıyorsanız, ne olur onu bu işin uzmanı olan birine götürün. O görüşsün. Bilgi kirliliği oluşturmayın. Bırakın biz araştıralım, siz araştırmaya çalışmayın.

Peki çocuğun yaşadıklarını anlatırken abartması, iftira atması da mı mümkün değil?
- 13-14 yaşındaki çocuklarda bununla karşılaşabiliyoruz. Ama 4 yaş grubunda, beklediğimiz bir şey değil. 4 yaşındaki bir çocuğun, bilgi birikimi, detaylı bir şekilde birine cinsel anlamda iftira atabilecek düzeyde değil. Düzeydeyse de zaten o durumun altında bir başka cinsel istismar, bir başka öğreti vardır.

Sizin C.İ’ye verdiğiniz rapor kanaat mi, kendi fikriniz mi yoksa bunu tartan bilimsel bir yöntem var mı?
- Hastalarımız özelinde konuşmamak gibi bir ilkemiz var. Hem etik hem de yasal anlamda. Ama şunu net söyleyebilirim: Bir çocuğa bir rapor düzenlediysek bu raporu, mutlaka bir heyet olarak düzenliyoruz. Heyetin içerisinde klinik psikolog, adli tıpçı, çocuk psikiyatristi arkadaşlarımız bulunuyor. Sözünü ettiğiniz çocuğumuz için düzenlediğimiz raporda da aynı ekibin bulunduğunu düşünürsek, evet, altına imza attığımız rapordan yüzde 100 eminiz.



Bu yaşta bir çocuk, bu travmanın izini ömür boyu taşır mı?
- Evet, böyle bir risk var. Çocuk, aile içinde böyle bir istismara uğradıysa, aile kavramı toptan yıkılıyor. Sokaktaki biri bunu yaptıysa ve aile çok akılcı ve doğru davranırsa, çocuğa zamanında ulaşıp, doğru yerde muayene ve tedavi ettirebilirse, o zaman daha kolay iyileşebilir. Ama öteki türlü zor. Çünkü çocuk, güven duygusunu ailede hisseder. Aile içinde cinsel istismar yaşadıysa, onun için aile kavramı bitiyor. Güven duygusu, onarılmaz bir şekilde yok oluyor. İkincisi, bu çocuğun ileride kendisinin de bir aile kurabilme ihtimali ortadan kalkıyor. Kursa bile, aile kuracağı kişiye karşı sürekli bir güven duygusu eksikliği yaşıyor. Bazen de ömür boyu sürecek terapiye ihtiyaç duyuyor…

Cinsel istismara karşı her çocuğun verdiği tepki aynı mı?
- Hayır. Bazen bir bakarsınız, “Çocuk bu kadar olay yaşamış, ne kadar tepkisiz, ne kadar sakin duruyor” diye şaşarsınız. Ama siz o sakin çocuğu, beş sene sonra görün. Öyle bir tepki verir ki, ne yapacağınızı şaşırırsınız. Bu yüzden biz, cinsel istismara uğramış çocuklar için, anlık dilimler içinde kanaat bildiremeyiz. Bu çocuklar ileride cinsellikten tamamen soğuyabilir ya da tam tersi, aklınıza gelemeyecek, olamayacak, “Bunu da yapmaz!” diyebileceğiniz cinsel ilişkiler içine girebilir ve hiperseksüel bir kimliğe bürünebilirler...

Ne yazık ki bazı babalar yapıyor!

Çocuğun yaşadıklarını size rahatlıkla anlatması için n’apıyorsunuz?
- En önemlisi bize güven duyması. Çocuk gelecek, bize ısınacak, küçük oyunlar oynayacak. Sonra yine gelecek. Bize, güven duyması için uğraşırken, asla yalan söylemeyiz. Orada ne için bulunduğunu söyleriz.

Ne diyorsunuz?
- Birilerinin ona kötülük yaptığını, bizim de ona yardımcı olmaya çalıştığımızı söylüyoruz. Bazı çocuk geliyor 3 yaşında ama IQ’su çok yüksek. O çocuklara anlatmak daha kolay ama onların travmaları daha ağır. Çünkü olayı algılama yeteneği daha fazla. Bize güvendikten sonra onlarla oyun oynamaya başlarız. Bunu klinik psikolog ve adli tıp uzmanı arkadaşlarımızla birlikte yapıyoruz. “Hadi evcilik oynayalım, bir anne, bir baba ve çocuk var. Birlikte çarşıya gitsinler. Okullar açılıyor, okul alışverişine gitsinler. Telefon geldi, anneyi çağırdılar. Babayla çocuk eve gitsin, hava karardı…” İşte o zaman çocuk başlıyor ağlamaya! “Babamla eve gitmem!” diye tutturuyor! O zaman, babayla kötü bir deneyim yaşadığını anlıyoruz ama zorlamıyoruz. “Peki, n’apalım, babayla sokakta mı gezsinler? Sen söyle” diyoruz. Oyunun ondan sonraki kurgusunu çocuğa bırakıyoruz. Oyun yoluyla yaşanan her şeyi, zaman içinde anlatıyor çocuk. Resimler de bize çok ipuçları veriyor. Demin de dediğim gibi, 3 yaşındaki bir çocuk babasını çizerken erekte penisle çizmez…

Peki C.İ vakasında sizin verdiğiniz raporu, mahkemenin ciddiye almamasını nasıl karşılıyorsunuz?
- Bu, benim de içimi çok acıtan bir konu. Ama hukuksal platformda bir sıkıntı yaşandığında, bizim buna ne müdahale etme şansımız var ne de yetkimiz. Ne yazıktır ki bizim toplumumuzda, “Babalar bunu yapmaz!” diye yanlış bir yargı var. Yargıda çalışan kişiler de toplumun bireyleri olarak, bu öğretilerden nasiplerini almışlar. Ama yanılıyorlar, ne yazık ki bunu yapan babalar var. Bu da bir gerçek.

O davada bilirkişi olarak dinlendiniz…
- Evet. O çocuğu muayene eden hekimlerden biri olarak, hâkime çocuktaki tıbbi bulguları ve hangi yöntemleri kullanarak o bulgulara ulaştığımızı anlattım. Siz iki buçuk saat anlattıktan sonra hâkim size şunu sorabiliyor: “Elle tutulur bulgu var mı?” “Yok, ruhsal bulgu var.” “Peki, cinsel istismarı kanıtlayabilir misin?” “Eğer benim muayeneme güvenirsen, oradaki diğer bilim adamlarının muayenelerine güvenirsen, o zaman bunlar kanıttır.” Ama işte yetmiyor, bazen ikna olmayabiliyorlar…

Oyun odalarında anlatılanları kayda alabilir misiniz?
- Yapabiliriz ama hâkim için bu bir şey ifade etmez ki. O çocuğun anlattıklarını yine adli tıp uzmanı bir hekim olarak ben değerlendirebilirim. Ya da çocuğun çizdiği resimleri gösterebilirim. Ama karşı tarafın avukatı, “Annesi öğretmiştir, çocuk da onu çizdi” diyecektir. Gerçi bu konuda çok duyarlı hâkimlerimiz de var. Onların da hakkını yemeyelim. Ama bir grup da “Bu elle tutulur bulgu değildir!” deyip kanıt olarak kabul etmiyor.

Onlar için kızlık zarı yırtıldı mı yırtılmadı mı, sadece bu mu önemli?
- Evet, bunu soruyor. “Kanaması var mıydı?” ya da “Anal bir penetrasyon var mı?”, “Anüsünde yırtık var mı?”, “İçinde sperm buldunuz mu?”

Çok korkunç geliyor bu anlattıklarınız bana. İnanmak istemiyorum… Peki C.İ durumundaki cinsel istismar yaşamış çocukların, istismarcıların -bu vakada abisi ve babasıyla- görüşmesinde bir tehlike yok mu?
- Olmaz mı? O çocuğun, istismarı uygulayanlardan kesinlikle uzak tutulması gerekiyor. Şayet bir ailede bir çocuk, hem babadan hem abiden dolayı cinsel istismara uğruyorsa, o abi de bir cinsel istismar mağduru olabilir. Onun da araştırılması gerekiyor. Cinsel istismarcı erkeklerin geçmişini araştırdığınızda, yüzde 90’ının çocukluklarında cinsel istismar mağduru olduklarını görürsünüz.

Raporunuz reddedildiğinde ne hissediyorsunuz?
- Bir çocuğu uzun süre takip etmişsek, cinsel istismar mağduru olduğu tanısını koymuşsak ve baba tarafından gerçekleştiğine kanaat getirmişsek ve bu kanaatimiz mahkeme tarafından inandırıcı bulunmuyor ve o çocuk koruma altına alınamıyorsa -ki o çocuğun o babaya gitmesi demek, defalarca daha cinsel istismar mağduru olması demek- o zaman içim acıyor. O çocuğun ruhsal durumu adına, geleceği adına kaygılanıyorum. Yazdığım raporlara inanmayıp, karşı tarafı haklı bulup o cinsel istismara göz yumarlarsa, mesleki, insani ve bildiğim bütün değerler anlamında kırılıyor ve umutsuzluğa kapılıyorum. Ama bu, meslekten vazgeçeceğim anlamına gelmiyor, aksine daha çok mücadele edeceğim anlamına geliyor…

Fotoğraf: Emre Yunusoğlu

Thursday, August 8, 2013

Video / Palestinian boy upset by father's arrest garners international media attention

Border Police arrested Fadel Jaber, claiming he and his family had attacked police who were disconnecting their illegal water connection.

By |



Palestinian boy upset by his father's arrest
A 5-year-old Palestinian boy upset by his father's arrest on August 2, 2010 Photo by AFP

Video footage of a 5-year-old Palestinian boy weeping as his father is arrested by Border Police officers near Hebron this week has been making waves internationally and garnering attention from media outlets worldwide.
In the clip, the boy, Khaled Jaber, chases after his father during the latter's arrest, calling out "baba, baba." A Border Police officer approaches the boy, takes him by the arm to separate him from his father, who is driven away from the family home in a police car. 

Tuesday, July 30, 2013

Erdoğan, Oscar'a mı göz kırpıyor?

 
Geçtiğimiz günlerde Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş’ın da olağanüstü gayretleriyle Uludereli ailelerle buluştu.
Evlatlarını ve yakınlarını kaybeden Uludereli aileler için tahmin ettiğimizden daha anlamlı bir görüşme olduğu daha sonra yine aileler tarafından yapılan açıklamalardan anlaşılıyor.
Bu geç kalınmış fakat önemli bir jestti.
Önemliydi önemli olmasına ama bir başbakanın görevi, ülkesinde öldürülen 34 kişinin ailelerine sadece jest yapmak değil, o ailelere söz verdiği gibi böyle bir katliamın sorumlularını da bulmaktır bana kalırsa.
Tabii bir de Başbakan’ın hem buluşmanın ardından, hem de takip eden günlerde konuyla ilgili açıklamaları var.
“En az aileler kadar üzgün olduğunu”, “Ölenlerin canından bir parça olduğunu”, “Bağımsız yargının hayatını kaybedenlerin hesabını soracağını” söylüyor başbakan.
Peki gerçekten böyle mi? Gerçekten de başbakan en az Uludereli aileler kadar üzgün mü, hayatını kaybedenler Başbakanın canından bir parça mı gerçekten ya da bağımsız yargı gerçekten de hesabını soracak mı bu katliamın?
19 aydır yaşananlara ve konuşulanlara bakacak olursak Başbakan’ın bu sözleri pek bir anlam ifade etmiyor.
Gene de bu sorulara kesin bir cevap vermek ya da sadece tahmin yürüterek başbakanın sözlerinde samimi olmadığını iddia etmek fazlasıyla niyet okumak olur ama konuyla ilgili daha önce yine başbakan tarafından yapılan açıklamalar ve konuyla ilgili insanı isyan ettiren gelişmeler bu soruların cevaplarıyla ilgili aşağı yukarı bir fikir edinmemizi sağlayabilir.
Ben de bu yazıda tam olarak bunu yapmaya çalışacağım.
Buyrun… Bizzat Başbakan Erdoğan’ın Uludere katliamıyla ilgili, o unutmuş olsa da yatıp kalkıp hatırlatılacak sözleri… Artık hangi başbakana inanacağınıza kendiniz karar verin.
“30-40 kişilik grup, katırlar, insanlar var. O yükseklikten bu Ahmet midir, Mehmet midir, bilmek mümkün değil. TSK görevini samimi şekilde yapmıştır. Hata da olabilir. Hatayı da açıkladık, özrü de açıkladık. Tazminatı da açıkladılar. Ama birileri istismar ediyor. Bir hatanın olduğunu, hatamızın olduğunu söyledik. Allah aşkına tazminatsa tazminat. Bizim resmî tazminatımız ötesinde yaptık. İlla terör örgütünün istediğini mi söyleyeceğiz? Kusura bakmasınlar"
“Biz yetkiyi vermişiz TSK bunu kullanmış. Biz TSK’mıza, polisimize güvenmiyorsak terörle mücadeleyi kiminle yapacağız? Hantepe, Gediktepe olayında doçkalar katırlar sırtında taşınırken medyamız niye onlar vurulmadı, uçaklarımız, helikopterlerimiz neredeydi diye sordu. Orada katırı da vardı, yürüyen insanlar da vardı. Ben izlediğim CD’de bir hareket gördüm. Bizzat izledim. Silahlı Kuvvetlerimiz de gerekli adımı atmıştır. Bu bölge terör bölgesidir. Halkın, sivilin oturduğu bir bölge değildir.”
 
Bu konuda ne kadar konuşursak, gündemde kalmaya devam edecek ve yaralı olanları üzecektir. Şu general, bu subay gibi yaklaşımları da doğru bulmuyorum. Olayı ortaya çıkaracak yargıdır. Süreç devam etmektedir. Konuşmak terörden yana olanları, terör odaklarını güçlendirir. Biz PKK’nın ekmeğine yağ sürecek değiliz.
“Yatıyorsunuz, kalkıyorsunuz Uludere diyorsunuz. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Anne karnında bir yavruyu öldürmenin doğumdan sonra öldürmekten ne farkı var? Soruyorum size.”
Ölen yavruların Türk bayrağına sarılmasına layık olduğunu düşünseniz, terör örgütünün bayrağını sardırmazdınız
Uludere olayı üzerinden, Türkiye’de bir istismar siyaseti, bir istismar kampanyası yürütülüyor. Şunu da buradan açık açık söylüyorum. Uludere üzerinden yürütülen kampanya, sadece ulusal değil, uluslararası bir karalama kampanyasıdır. Bu uluslararası karalama, uluslararası istismar kampanyasının içinde, PKK terör örgütü var, BDP var, CHP var, bir de belli medya kuruluşları var.(Sanki Gezi olayları hakkında konuşmuş) Uludere’de hepimizi üzen bir hata yapılmıştır. Bakın, olay sınırımızın dışında olduğu halde, bu kişiler terör bölgesinde bulundukları ve yasal olmayan bir iş yaptıkları halde, hatayla vurulan bu insanlar konusunda devlet yapması gereken neyse hepsini yapmaktadır. Bugüne kadar sıkıntılarına çare olmak üzere girişimler yapıldı, aileler en üst düzeyde ziyaret edildi.(Kendisi ancak 19 ay sonra ziyaret edebildi) Yasal tazminatın dışında hesaplarına tazminat ödendi. Mesele orada bırakılmadı. Birileri anlamak istemiyor, görmek istemiyor ama Uludere konusunda adlî, idari soruşturma başlatıldı, onlar da şu anda devam ediyor. Mesele kapanmış değil, meselenin üzeri örtülmüş değil; vicdansızca, insafsızca, cahilce yazdıkları gibi, söyledikleri gibi tazminat ödenip kapatılmış değil.” (19 ay geçti ve dosya şu an askeri yargıda)
Uludere konusunda, kendini bilmez, terbiye yoksunu, edep yoksunu, güya isminin başında da milletvekili sıfatı olan biri çıkıyor, hem de Meclis çatısı altında, çok çok afedersiniz, ‘O emri hangi hayvan verdi?’ diyor. ‘O emri hangi hayvan verdi?’ diyenler, Uludere olayında, olayın hemen arkasından zil takıp oynayanlar, ‘dağdakiler inmesin’ diyenler, ‘savaşta olur böyle şeyler’ diyenler, bu sıfata dahi layık olmayanlar nekrofillerdir. Yani ölü sevicilerdir.” (Pervin Buldan’a ve diğer BDP’lilere)
 Uludere olayı, çok farklı zeminlere çekiliyor. Ben DVD’lerini izledim. Siz sadece orada bir hareket görüyorsunuz. Zaten giyim kuşam, hemen hemen aynı. Bu o mudur, yoksa başka bir şey midir? Bir defa anlık istihbarat yok. Orada bir hafta, 10 gün, 15 gün önce gelen istihbaratlar var... Olay salt bir kaçakçılık olayı da değildir. Bunu da bilmenizi isterim. Salt kaçakçılık değil, çünkü bu olayın içerisinde bakıyorsunuz, ‘bu kaçakçılığın başlangıcında neler var’ noktasına gelince, buradan terör örgütünün beslenmesi var. Buralardan, o mal satışlarından elde ettikleri gelirler var, kaynak var. Ama nedir, o köyün gençleri, o köyün evlatları bu işin içinde maalesef kullanılmıştır.
Uludere'ye ilişkin görüntülerde sadece hareketler görünüyor. Burada iki gerçek var; bir kaçakçılığı meşrulaştıralım, iki terör adına yapılıyorsa buna göz yumalım. Uludere'yi bu kadar basite indirgemeyelim. Sonuçta terörist de sivildir. Biraz sabredelim ölen 34 kişiyle ilgili yargı kararını bekleyelim. Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum. Daha netice ortaya çıkmadan terör örgütü ve uzantıları kalkıyorlar bize 'illa özür dileyeceksin' diyorlar. Gerekirse özür dilerim.Uludere olayının olduğu günün sabahında ROJ TV'nin bu olayı ağlayarak vermesi kuşku verici şeyler. İstismarın boyutlarını açıkça gösteriyor. Bu istismarlara karşı elele vermemiz gerekiyor. Bir Güngören olayını düşündüğünüz de bu sıradan bir olay değildi. Konutların iş yerlerinin olduğu yerde terör vatandaşlarımızı vurdu. Onlarca kişi şehit oldu. Bunlar hiç konuşulmuyor. Varsa yoksa Uludere. Bizim buradaki yöntemimiz yargıdır. Genelkurmayımız görevinin gereğini yaparak askeri yargıyı devreye soktu. Aynı şekilde savcılık da olayla ilgili devreye girdi."
Bu arada tüm yaşananlara rağmen Hava Kuvvetleri Komutanı Mehmet Erten’e şeref madalyası verilmesi, evlatlarını kaybeden ailelere yapılan baskılar, tehditler, verilen cezalar da cabası.
Ve tabii bağımsız yargının bu konuyu çözeceğine yürekten inanan başbakana dosyanın görevsizlik kararıyla askeri yargıya devredildiğini ve defalarca talep edilmesine rağmen dosyanın sivil mahkemeye gönderilmediğini de hatırlatalım.
Kısacası, bu insafsız sözleri söyleyen de aynı Erdoğan, birden insanca bir vurguyla konuşmaya başlayan da aynı Erdoğan.
Artık Sean Penn’e, “Bak da gör rol nasıl yapılır, rol yapmayı da herkesten iyi biliriz” havası mı atıyor yoksa gerçekten aniden vicdanı mı sızladı bilinmez ama ortada Uludere konusunda iki ayrı Erdoğan olduğu açıkça görülüyor.
Bir de tabii Erdoğan nasıl konuşursa konuşsun sorumluların asla ortaya çıkarılmadığı gerçeği var.
Ki en can yakıcı olanı da bu gerçek.
 

Monday, July 29, 2013

Direnen Sevgi Fragman

50 gündür bir tek gün aksamadan sokağa çıkan Antakya halkının onurlu direnişi belgesel oluyor! 
Çekimlerde bize yardım eden ,cesur Antakya Halkına sonsuz teşekkürler...

Friday, July 26, 2013

kadın işçilere göğüs koruyucu 1943

2. Dünya Savaşı sırasında ABD'de kadınlar da geri hizmetlerde işçi olarak birçok görev almışlardı. İşçi kadınlar için de iş güvenliği araçları konusunda bazı değişiklikler olmuştu.

Göğüs koruyucu da bunlardan biriydi.
kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 0

Bir grup kadın uçak motorunun özelliklerini öğreniyor 1944


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 1

Tersanede çalışan işçi kadınlar


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 2


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 3

Kadın pilotlar


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 4

İşçi kadınlar için güvenlik önlemleri: Göğüs koruyucu


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 5

Bir grup kadın işçi


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 6


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 7

Bir grup kadın uçak motorunun özelliklerini öğreniyor 1944


kadın işçilere göğüs koruyucu 1943 Resim 8

Tersanede çalışan işçi kadınlar

Thursday, July 25, 2013

“Devletin Roboski’ye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu”

Fotoğraf: Doğu Eroğlu
Fotoğraf: Doğu Eroğlu
28 Aralık 2011’de yaşanan Roboski Katliamı, son yıllarda devletin sivillere yönelik giriştiği en şiddetli operasyon olarak kayıtlara geçti.  Hükümet ve bağlı kurumlar, “Yanlış istihbarat geldi,” “Ölenler arasında teröristler de vardı” gibi bahanelerle katliamı meşrulaştırmaya çalıştı, aradan geçen 400’ü aşkın günde ise ne yargı, ne de Meclis’te kurulan araştırma komisyonu, sorumluların tespiti ve cezalandırılması konusunda somut bir adım atmadı. Katliamda kardeşlerini, akrabalarını ve yakınlarını kaybeden Veli Encü ile Narin Ant, ölen 34 kişiyi, asker ve hükümet baskılarını, basın savaşını ve kayıtsızlığı Türkiye’den Şiddet Hikayeleri’ne anlattılar.
Röportaj: Doğu Eroğlu
Veli Encü: İsmim Veli Encü, 28 Aralık 2011’de Roboski’de devletin katlettiği Serhat Encü’nün ağabeyiyim. Katliamda öz kardeşimi, 11 yakın akrabamı, toplam 34 yakınımı kaybettim. Katliamın üzerinden geçen 426 gün boyunca devlet bizi iğrenç yalanlarla, bahanelerle yanılttı. Kurdukları komisyon sadece tepkileri azaltmak içinmiş meğer. Ölen yakınlarımızı, kardeşlerimizi suçlayıcı çabalarını gördük. Kendileri ise yağ gibi hep üste çıktılar. Devlet bugüne dek hep olayı kapatmaya, meşrulaştırmaya çalıştı. Sanki 34 insan değil de, 34 tavuk ya da civciv ölmüş gibi davrandılar.
Katliam olduğu günden bu yana sadece devletin tehditleri, baskılar, gözaltılar, para cezaları bitmek bilmedi. Katliamda parmağı olan kişilerin yargılamasını beklerken, devlet bizi yargılıyor. Biz bunları hak edecek hiçbir suç işlemedik. 5 bin nüfuslu Gülyazı ve bin nüfuslu Roboski köylerinde dedelerimizin zamanından beri, belki de 80 yıldır, halk geçimini “o faaliyet”ten kazanmakta. Basın diliyle “kaçakçılık” olarak adlandırılan iş, tamamen askeriyenin bilgisi dahilindedir.
Köyün geçimini sağlayan bu sınır ticareti nasıl gerçekleşiyor? Sizin de kaçağa gittiğiniz oldu mu?
V.E: 2006 yılında okul harçlığımı çıkartmak için gittim. Oradan getirdiğimiz benzin ve mazotu günübirlik ihtiyaçlar için köyümüzde satıyorduk. Hiçbir iş imkanının olmadığı, tarım ve hayvancılığın yapılamadığı köylerde hayatın devamı için yapılan bir faaliyet bu. 2006’da gittiğimde 40 katır yükü mazotla köye dönerken asker bizi dar bir patikada sıkıştırdı. Yolumuzun askerler tarafından tutulduğunu görmemize rağmen farklı bir yöne sapmadık. Askerlerin yanına vardığımız zaman önce bize “Niye gidiyorsunuz, bu işi yapmanızı istemiyorsunuz” türünden telkinlerde bulundular. Sonra 4 katır yükü mazotu verip yolumuza devam ettik.  Askerle yapılan pazarlıklar o işi kaçakçılıktan çıkarmıştı. Biz vergimizi veriyorduk; vergi dairesine değil, karakola ödeme yapıyorduk. Aradaki anlaşma gereği operasyon bilgisi geldiği zaman komutanlar muhtarı, korucubaşlarını da haberdar ederlerdi.
Roboski'den ayrılan kervan sınıra doğru gidiyor. Fotoğraf: Nudem Ateş - ANF
Roboski’den ayrılan kervan sınıra doğru gidiyor. Fotoğraf: Nudem Ateş – ANF
28 Aralık 2011’e kadarki operasyonlar askerden alınan bilgi sayesinde mi atlatılıyordu?
V.E: Elbette. Yolun yarısı gidildikten sonra, “Devam etmeyin, operasyon var” diye bilgi geliyor ve geri dönülüyordu. Asker muhtarı arıyor, kervan geri dönüyordu. Ancak 28 Aralık 2011’de böyle olmadı. Madem bir istihbarat vardı, o insanların orada olduğu bilindiği halde en korkunç bombalarla paramparça edilmesi nasıl açıklanabilir? Kaçakçılığın cezası bu olmamalıydı. Başbakan ve diğer hükümet yetkilileri olayı zaman zaman “istihbarat hatası” olarak değerlendirse de, biz katliamın planlı yapıldığına inanıyoruz. Bir istihbarat alınıyor, o bilginin ayrıntısı öğrenilmeden masum insanlar öldürülüyor. Türkiye’de insan hayatı o kadar ucuz ki… 30 senedir süren savaşta olan hep sivillere oluyor.
Bölgenin geçimini bu yolla kazandığı askerlerce biliniyor. Hatta asker komisyon bile alıyor. Askerle köylünün bu ilişkisine rağmen alınan istihbarat nasıl operasyona dönüştü?
Narin Ant: Katliamda kardeşimi kaybettim. Sağ kurtulanların anlattığına göre, yola çıkan grupların bir kısmı bir şeyler duyup yarı yoldan dönmüşler. Zaten ölen 34 kişi en önde giden grup. MİT’ten yapılan açıklamaya göre, 21 Aralık’ta köyde bir toplantı yapılmış. O toplantıya kimler katıldı bilmiyoruz ancak köyden bazı kişilerin operasyondan haberdar olduğunu düşünüyoruz. İlk bombalar düştüğünde katliamda oğlunu kaybeden Ubeydullah Encü karakol komutanını arayıp, “Oradakiler köyün insanları. Bizim çocuklarımız orada, niye bombalıyorsunuz?”diye soruyor. Komutan da, “Orada kimlerin olduğundan haberimiz var. Operasyon korkutma amaçlı” deyip telefonu kapatıyor. Olaydan iki ay önce OBÜS mermisi attıklarında kardeşim kolundan yaralanmıştı. Bu olay üzerine kendisini gitmemesi için uyardığımda, “Bize bir şey yapmıyorlar, korkutma amaçlı yapıyorlar” cevabını vermişti. Olaydan hemen sonra karakol komutanının Ubeydullah Encü’ye verdiği cevapla, kardeşimin söylediklerinin uyuşması beni düşündürüyor. Demek ki askerlerle, samimi bir ilişkileri vardı, asker oradakinin sivil halk olduğunu biliyordu.
V.E: Askerlerin bölgede olanlara ne derece hakim olduğunu anlatabilmek için bir örnek vereyim. Korucu olan bir babanın çocuğu 2006 yılında babasından habersiz kaçağa gidiyor. O sırada babası da askerle birlikte başka bir yerde operasyonda. Operasyondaki komutanlardan biri babaya gelip, “Senin çocuğun niye kaçağa gidiyor” diye kızıyor. Baba şaşırıyor tabii, babası bilmiyor ama komutan oğlanın kaçağa gittiğini biliyor. Bölge 24 saat termal kameralarla izleniyor. Operasyonu yönetenler vur emrini vermeden önce Gülyazı Tugay Komutanı’nı arasalardı, hatta bir onbaşıya bile sorsalardı, o akşamki saldırıya hedef olan 38 kişinin kimlik bilgilerini bile alabilirlerdi. Katliamda ölen Salih Ürek’in babası o gece askerle birlikte görevdeydi. Baba devletin askeriyle birlikte operasyondayken, oğlu devlet tarafından katlediliyor. Bu nasıl bir şeydir? O iki köydeki insanların geçim kaynağı koruculuk ve kaçaktı. Askerle iç içe insanlardı.
Olayda yaşamını yitiren 34 kişinin köye getirildiği ilk andan bir görüntü.
Olayda yaşamını yitiren 34 kişinin köye getirildiği ilk andan bir görüntü.
Askerin veya devletin daha önce kaçağın sonlandırılmasına yönelik talepleri olmuş muydu?
V.E: 2009’da korucubaşı Mehmet Şerif Encü, Van Kolordu Komutanı tarafından çağrıldı. Askerler, “O iki köydeki kaçakçılığı asker ne yapsa önleyemiyoruz, siz önleyin” diyorlar. Mehmet Şerif Encü de bölgede herhangi bir geçim kaynağı olmadığını, kaçağın sona ermesinin tek yolunun yasal bir sınır kapısı yapılması olduğunu söylüyor. Askerler de bu talebe olumlu baktıklarını söylediler ama hep oyalandık. Türkiye Cumhuriyeti’nin o iki köye yaptığı tek yatırım 34 mezar oldu. Emine Erdoğan’ın Roboski’ye gelişinde muhtarın evine giderken üzerinden geçtiği köprü bile yıkılmak üzere. Bugüne kadar devlet o insanlar için hiçbir şey yapmadı.
Sınır kapısı taleplerinin görmezden gelinip bölgedeki operasyonların artırılmasının amacı ne? Bölge insansızlaştırılmak mı isteniyor?
N.A: Roboski, Kürt sorunundan bağımsız değil. Bundan üç yıl önce bir minibüs, sigara kaçakçılığı bahane edilerek askerlerce tarandı. Arabada sigara bulunmadığı halde, askerler tugay komutanlığından getirdikleri sigaraları cinayeti meşrulaştırmak için araca yerleştirdiler. O zaman gereken tepki verilmiş olsaydı belki bugün 34 kişi öldürülmemiş olacaktı. Bu coğrafyada devlet ve hükümet, acı ve işkence anlamına gelir. 1980’den sonra kaçağa yönelik baskılar ve işkenceler hep arttı.
Fotoğraf: Doğu Eroğlu
Fotoğraf: Doğu Eroğlu
Operasyonun yapıldığı ilk andan itibaren, katliamda yaşamını yitirenler PKK ile ilişkilendirilmeye çalışılıyor. Başbakan’ın da ölenler için, “Sürekli sivil denmesini bir beyin yıkama hamlesi olarak görüyorum” diye açıklamaları oldu. Operasyonun yapıldığı yer PKK tarafından kullanılan bir rota mıdır? O bölgedeki sivilleri teröristlerle karıştırmak mümkün müdür?
N.A: PKK o güzergahı kullanmıyor. Kaçakçılığın yapılacağı güzergah karakola çok yakın ve gözle de görülebilen bir uzaklıkta. Katliamdan hemen sonra çekilen görüntülerde de, olay yerinden karakol mevzilerinin görüş mesafesinde olduğu anlaşılıyor zaten. Dolayısıyla PKK’lilerin oradan geçmesi mümkün değil. Bunu ilk anda yalnızca devlet ve biz biliyorduk. Basın ve kamuoyu bundan haberdar değildi. Dolayısıyla, “Ölenler teröristti” açıklamaları ilk anda mantıksız gözükmedi. Halkı yanıltmaya çalıştılar. Başbakan oradakilerin terörist olduğunu iddia ediyor ama ölenlerin üzerinde ne bir mühimmat ne de bir silah bulundu. Bu durum otopsi raporlarıyla da ortaya kondu. Yani yaşamını yitirenlerin sivil oldukları kesinlik kazandı.
V.E: Aslında bu tartışma, katliamdan bu yana devletin pozisyonundaki değişimi de gözler önüne seriyor. Bugün yeniden ölen insanların arasında PKK militanları olduğu söyleniyor. Madem ki ölenler arasında PKK militanları vardı, niye Başbakan eşini, bakanını, bürokratlarını oraya gönderdi? Bu değişim, içinde bulundukları telaşı, suçluluk psikolojisini gösteriyor. Katliamı yapanlar kendilerini aklama çabasındalar.
Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarından bir kare. Fotoğraf: DİHA
Katliamda yaşamını yitirenlerin mezarlarından bir kare. Fotoğraf: DİHA
Katliamı ilk haber alışınız nasıl oldu?
V.E: O sırada Adıyaman Üniversitesi’nde öğrenciydim. Kardeşimle son konuşmamın üzerinden 5 gün geçmişti. Herhangi bir ihtiyacım olup olmadığını sormuştu. Ben de ev kiramdan 100 liranın eksik olduğunu, babamdan istediğimi ama yollayamadığını söyledim. Kardeşim de, “Ben sana gönderirim” dedi. Bu cevabı alınca, “Köyde iş yok güç yok, nasıl gönderecek ki” diye düşündüm, kafama takıldı yani. Son konuşmamız buydu. O sıralarda kaçağa gidildiğini biliyordum ama kardeşimin de gideceğini tahmin etmiyordum.  Birkaç gün sonra sabaha karşı 4’te babam telefon açtı. Telefonu açtığımda kardeşlerimin, annemin, akrabalarımın haykırışlarını, ağlama seslerini duydum. Babam, “Öğretmenlerinden izin al. Burada kimseyi bırakmadılar. Herkesi katlettiler” deyince telefonu elimden düşürdüm, inanmak istemedim. Hangi akrabamı aradıysam herkesin bir kaybı, acısı vardı. Şaşırdım, korktum… Zaman kaybetmeden yola çıktım. Köye vardığımda 34 kişinin cenazelerinin halı sahada dizildiğini gördüm. Hiçbir devlet görevlisi yoktu, tüm köy acısıyla baş başa bırakılmıştı. Cesetler katır sırtında taşınırken, devletin helikopterleri tepelerinde tur atıyormuş. Ölenlerin sivil olduğu bilinmesine karşın kimse yardım etmedi. Olayından ancak 10 gün sonra vali, bakanlar gelmeye başladılar.
N.A: Olaydan haberdar olduğumda Mardin’de, okuldaydım. Olayın olduğu gece babam arayıp, “Ertesi sabah eve gel” dedi. Ne olduğunu bile söylemedi. Sabah erkenden gittiğimde cenazelerin otopsi işlemleri gerçekleştiriliyordu. O sırada ulusal basında hala hiçbir şey yoktu. Olaydan ilk söz eden uluslararası basın kuruluşları oldu. Sonrasında da Başbakan ve yetkililerin, “Bir grup terörist etkisiz hale getirildi” açıklamaları başladı.
Köy ilk şoku nasıl yaşadı?
N.A: Katliamdan sonra Roboski yalnızlaştırıldı, acılar ötekileştirildi. Roboski’ye devletin tek bir temsilcisi gelmezken, Antep’teki patlamadan sonra Başbakan ve Cumhurbaşkanı’na dek tüm devlet erkanının bölgeye gitmesi bizi psikolojik olarak çökertti. Devlet Roboski’de neredeydi? Olay olduğu günden bu yana hala yas devam ediyor. En çok da çocuklar olumsuz etkilendi; 3-4 yaşındaki çocuklar hala ağabeylerinin, akrabalarının nerede olduklarını soruyorlar. Bir yandan da köylü tehditlerle, baskılarla mücadele ediyor.
V.E: Türkiye’de polisin veya askerin parmağı olan bir suç işlenirse, olay kamuoyundan saklanır. Yaklaşık 12 saat boyunca medyanın olaya hiç yer vermemesi bundan. Ölen kişi Kürtse ve olay Doğu’da olmuşsa, acılar hükümet ve basınca ötekileştiriliyor.
Yaşamını kaybedenler için hükümetin açıkladığı tazminatlar, basında en çok tartışılan konuların başında geliyor. Kimileri tazminat miktarını çok bulurken, hükümet ise tazminat aracılığıyla sorumluluktan kurtulmaya çalışıyor. Roboskililer’in tazminat konusundaki değerlendirmesi nedir?
V.E: O insanların acılarını parayla değil, adalet yoluyla dindirebilirsiniz. Devlet acılı aileleri parayla susturmaya çalışıyor. Bu tip durumlarda önce ölen insanlar için bir şey yapılır, sonra aileler düşünülür. Ama devlet böyle yapmadı; önce 23 bin TL, sonra da 100 bin TL önererek o insanları susturmaya çalıştılar. İki ay önce AKP’li Mahir Ünal’la görüşmemizde, sorumluların cezalandırılmasını istediğimizi söyledik. Ünal’ın, “Bu listedeki 40 kişiye burs veriyorum, siz daha ne konuşuyorsunuz?” cevabı, acımızla alay etmektir.
N.A: Yeni Şafak yazarı Ali Aker, Başbakan’ın “Tazminatsa tazminat, daha ne istiyorsunuz” açıklaması üzerine kaleme aldığı yazı yüzünden işinden oldu. Başbakan’ın o sözlerinden sonra, kardeşlerimizin hayatlarına fiyat biçerek olayın maddileştirilmesini kabul etmedik. Biz tazminatları kabul etmeyince, devlet de farklı yollar denemeye başladı. Öğrencilere, Veli’ye ve bana da, bilgileri dışında burslar bağlandı. Ankara’ya gittiğimizde, “Siz daha ne konuşuyorsunuz, biz öğrencilerinize burs veriyoruz” diyorlar.
Katliamdan sonra giriştiğiniz adalet arayışında ne tip baskılarla karşılaştınız?
V.E: Ölen kardeşlerimizin hesabını sorarken, karakol komutanının tehditlerini işittik. Ağabeyimi, “Senin de günün gelecek” diye tehdit ederek bizi davamızdan vazgeçirmeye çalıştılar. Eseri için yaptığı araştırma dolayısıyla köye gelen bir edebiyatçı, ailelerle görüştükten sonra katliamın olduğu yeri görmek istedi. Dört akrabamla birlikte kendisini olay yerine götürdük. Dönüş yolundayken üzerimize köpeklerini saldı, bizleri yere yatırarak aradılar. Bir de üzerine “sınır ihlali” yaptığımız gerekçesiyle para cezası aldık. Milliyet Gazetesi muhabiri Namık Durukan da bölgeye geldi, kervanlarda gördükleriyle röportaj yapıp fotoğraflar çekti. Milliyet muhabiri dilediğince geziyor ve ceza almıyor da niçin Roboskililer’e para cezaları kesiliyor?
İki köyde yaşayanlar da, katliamdan önce araya hatırlı kişileri koymalarına rağmen korucu olamıyorlardı. Katliamdan sonra ise akli dengesi yerinde olmayan kişileri bile korucu yapma girişiminde bulundular. Devlet, rüşvetle o insanları adalet aramaktan vazgeçirmeye çalışıyor. Sağ kurtulanlardan Hasan Ürek, lise mezunu bile olmamasına karşı vali tarafından memur kadrosuna alındı. Ürek CNNTürk’e yaptığı açıklamalardan sonra Vali, “Bundan sonra hiçbir kanala çıkma, bütün ihtiyaçlarını karşılayacağım, iş vereceğim” diyor. Katliamdan sağ kurtulan, günlerce hastanede yatan ama bir rapor bile alamayan Ürek, bu teklifi kabul ediyor.
N.A: İnsanların, olayların yıl dönümünde Roboski’de gerçekleştirilecek anmaya katılmasını engellediler. Otobüslerle bölgeye gelenler 6 noktada araçlardan indirildi, aramalar yapıldı, “Roboski’ye gitmeyin” dendi. Anma gününü insansızlaştırmak istediler.
Ailelerin askerlerden işittiği tehditler bitmiyor. Komutanlar, “Farz edin ki biz öldürdük. Devlet biziz, ne yapabilirsiniz?” diyorlar. Roboskili çocuklar için bir fotoğraf sergisi açılacaktı. Ailelerden biri, etkinlik için kendi evini kullanıma sundu. Evin sahibi, mayına bastığı için bir bacağını kaybetmiş, devlet yardımıyla geçinen bir kişi. Komutan evin sahibine, “Evi onlardan almazsan sakat maaşını da keseceğiz” diyor. Ev sahibi korkup geri adım atıyor.
V.E: Bizzat karşılaştığım bir başka olay da, ücretli öğretmen olarak göreve başlamamın ikinci gününde işten çıkartılmam. Roboski ve yakın köylerde kadrolu öğretmen açığı olduğundan, 2 yıllık ve 4 yıllık üniversite mezunları ücretli öğretmen olarak görev yapıyorlar. Eylül 2012’de, amcamın oğluyla birlikte ücretli öğretmen olmak üzere kaymakamlığa başvuruda bulunduk. Roboski’ye 40 kilometre uzaklıktaki Ortaköy’de yeni açılan bir okulda ücretli öğretmen olarak göreve başlamamın ikinci günü okul müdürü tarafından çağrıldım ve işime son verildi. Sebebini sorduğumda müdür, “Böyle olması gerekiyordu” gibisinden üstü kapalı cevaplar verdi. Roboskili olmam, Ferhat Encü’nün kardeşi olmam en büyük sebepti.
Gülyazı Köyü'ndeki protesto yürüyüşünden bir kare. Fotoğraf: Ferit Aslan - DHA
Gülyazı Köyü’ndeki protesto yürüyüşünden bir kare. 
Fotoğraf: Ferit Aslan – DHA
Önce ücretli öğretmen olarak başlatıp sonra işten çıkartmalarının sebebi ne?
V.E: Katliam olduğundan beri sürekli telefonlarım dinleniyor. İşe başladığım gün, Aksiyon Dergisi’nden iki kişinin Roboski’ye geldiğini öğrendim. Gazeteciler, araştırmacılar ve sanatçılarla köyde belli kişiler ilgilenir. Hepimizin o sırada işi olduğundan, Aksiyon’dan gelen kişilerle görüşebilecek ailelerle telefon görüşmeleri yaptım. Aksiyon Dergisi’nin AKP ve cemaatin çizgisinde yayın yaptığını biliyoruz, dolayısıyla konuştuğum kişilere olanca açıklığıyla olayları anlatmalarını söyledim. İki gün boyunca Roboskili ailelerle uzun uzun telefonda konuştuk. Hepsine, “Devlet bize ne yaşattıysa, baskıları, gözaltıları, katliamın bilinçli yapıldığını anlatın. Hiçbir şeyden korkmayın, açık açık, ayrıntılarıyla anlatın” dedim. Bu konuşmaların işten atılmama sebep olduğunu düşünüyorum.
28 Aralık 2011’deki bombardımanın ardından hükümetin ciddi bir kamuoyu oluşturma kampanyası başladı. Baştaki karartmanın ardından, kamuoyu ölenlerin terörist olduğuna ilişkin demeçler ve “yanlış istihbarat” tartışmalarıyla oyalandı. Oyalama ve yanıltma stratejisi ne kadar sürdü?
V.E: Katliamın olduğu ilk günlerde devlet tarafından yalnız bırakıldık. Otopsiler ölenlerin sivil olduğunu işaret etmesine karşın, “Onlar teröristti” iddiaları hemencecik bitmedi. Uludere Kaymakamı’nın uğradığı saldırı da aslında kamuoyu yaratmak için oluşturulmuş bir oyundu. Devletin savaş uçakları 34 insanı katletmişken, ailelere danışılmadan, tepedekilerin talimatıyla, kaymakam halkın tepkisini ölçmek amacıyla öne sürüldü. Kaymakamın ziyareti sırasında ortaya çıkan görüntüler bizim aleyhimize oldu. Kaymakamı hem piyon olarak kullandılar, hem de sürgüne gönderdiler.
N.A: Bakan Beşir Atalay olaydan üç gün sonra taziye çadırından 5-6 kilometre uzaklıktaki bir eve gelip alakasız kişilere başsağlığı diledi. Toplumu yanıltmak için bir çadır tiyatrosu kurdular. “Biz o insanları yalnız bırakmadık” gibi bir görüntü sundular ve basın da bu kampanyalara alet oldu. Daha hala Roboski konuşulduğuna göre kamuoyunu yanıltma çabalarının başarısız olduğunu görüyoruz. Başbakan hala, “Biz oradakilerin sivil mi terörist mi olduğunu anlayamıyoruz” diye açıklamalar yapıyor. Madem anlayamıyorsun, daha ilk günden niçin tazminat veriyorsun? Terör örgütü mensuplarına da tazminat ödüyor musun? Devamlı kendileriyle çelişiyorlar.
Katliamdan bugüne geçen süreçte basının genel tutumunu nasıl değerlendiriyorsunuz?
V.E: Medya bizleri suçlamak ve bu davayı kirletmek için her türlü şeyi yapmakta. Milliyet Gazetesi muhabiri buraya geliyor, kaçaktaki insanların kimler olduğunu, PKK ile ilgisiz kişiler olduklarını görüyor. Bu izlenimlerini yazdığı haber gazetede yayınlanıyor. Bu haberin üzerinden bir ay geçmeden aynı gazetede, “Ölenler arasında 2 PKK’lı vardı” diye haber çıkıyor. Kendi muhabirinin gördükleri, yazdıkları ortadayken bu haberin yapılması nasıl açıklanabilir? Medyanın bu tür savrulmalarına ne diyeceğimizi bilemiyoruz artık. Akşam Gazetesi, olayın yıl dönümü yaklaşırken insanları yıldırmak, mücadeleden vazgeçirmek için, “Roboskililer devletle barıştı” diye tamamen hayal ürünü bir haber yapıyor. Üstelik gazeteden kimse benimle görüşmemişken haberde benim yaptığım iddia edilen açıklamalara yer veriliyor.
Roboski'yle ilgili gazete manşetleri. Akit (14 Ocak 2012), Güneş (26 Ocak 2012), Sabah (28 Ocak 2012).
Roboski’yle ilgili gazete manşetleri. Akit (14 Ocak 2012), Güneş 
(26 Ocak 2012), Sabah (28 Ocak 2012).
N.A: Devlet şu kadar öğrenciye burs verdi, yurda yerleştirdi, şu kadar kişiyi işe aldı, şu kadar kişiyi korucu yaptı diye bir liste çıkartmışlar. Roboski kaç liralık? Tazminatı kabul ettiremedikleri için basın yardımıyla farklı yolları zorluyorlar. Kamuoyuna, “İşin aslı sizin gördüğünüz gibi değil, tazminatı reddediyorlar ama bunları da kabul ediyorlar” mesajı veriyorlar.

Olayın üzerinden 430 güne yakın süre geçmesine rağmen 34 kişinin hesabı hala verilemedi. Faillerin tespitine ve cezalandırılmasına ilişkin hangi adımlar atıldı?
V.E: Olay olduktan kısa süre sonra Meclis’te bir alt komisyon kuruldu. Köyleri ziyaret edip ailelerle görüştüler. Acılı aileler en gerçek, en yalın halde yaşananları komisyon üyelerine anlattılar. Bize, “Orada sizin çocuklarınız parçalandı ama bizim de yüreklerimiz parçalandı” dediler, sorumluları tespit edeceklerinin sözünü verdiler. Duygu sömürüsü yapıp, timsah gözyaşları döküp bizi aldattılar. Raporun 15 Mart 2012’de açıklanacağı söyleniyordu ama hala ortada rapor yok. Saçma sapan gerekçelerle, yalanlarla raporun açıklanması ertelendi. O komisyon Türkiye toplumunun ve uluslararası kamuoyunun tepkilerini azaltmak için kuruldu. Bu olayın aydınlatılması, çözüme kavuşturulması için adli bir inceleme yapma girişiminde bulunduklarına inanmıyorum. Komisyona hükümet ve genelkurmay tarafından verilen bilgiler, 34 yakınımızı suçlayıcı nitelikte. Hala işin içine PKK’yi katıp olayı meşrulaştırmaya çalışıyorlar. Roboski katliamının ardından mahkemelerin, hakim ve savcıların hiçbir şey yapmaması, bu ülkedeki adaletin farklı insanlar için farklı işlediğini gösteriyor. Eğer Kürtsen ve devlet tarafından öldürülürsen, devlet kendini haklı çıkartabilmek için her türlü yalanı uydurur.
N.A: Atılan tek somut adım, komutanın görev yerinin değiştirilmesidir. Başka hiçbir yaptırım olmadı. Komisyon da, halkı yanıltma ve zamana yayarak katliamı unutturma çabasının ürünü. Son açıklamaları, istihbaratı ve emri verenleri açıklamayacakları yönündeydi. İyi de, zaten bizim sorguladığımız nokta o ikisi. Onu da açıklamayacaksan ne söyleyeceksin? Raporda ölen çocukların hayatını mı yazacaksın? Diyarbakır Barosu’na başvurduğumuzda bize dosyada gizlilik kararı olduğunu, soruşturmaya ilişkin bilgi alamadıklarını söylediler. Uludere Alt Komisyonu Başkanı AKP’li İhsan Şener’e sorduğumuzda da “Gereken bilgiler Diyarbakır’dan gelmedi, dosyada eksiklikler olduğu için raporu açıklayamıyoruz” yanıtını aldık. Topu herkes başkalarına atıyor.
Fotoğraf: Doğu Eroğlu
Fotoğraf: Doğu Eroğlu