Monday, June 20, 2016

Babasının Yuvarladığı Çığın Altında Kalan Kadın: Nilgün Marmara



Ozan Aziz Dilber 09 Mayıs 2016
  
“Ben babamın yuvarladığı çığın altında kaldım.”
(Kan Atlası)

‘‘Nilgün Marmara’da kim?’’ sorusunu duyduğumuz bazı zamanlar oluyordu, büyük ihtimal hala oluyordur. İşte o zamanlar da, onu tanıyanlar olarak mırıldandığımız gibi yineliyorum: Marmara, canım Marmara, güzel Marmara…
Kendi deyişiyle “paniğini kukla yapmış hasta bir çocuk” idi Nilgün Marmara. Çoğumuz gibi birilerinin yuvarladığı çığın altında kalmış yerleşik bir yabancı. Sert bir dünyanın sert bir çağında yeşermiş olsa da yumuşacık oluşundan bir an için bile olsun vazgeçmemiş, yaşamının yirmi dokuz uzun yılına bu inat sayesinde tahammül etmiş.
Sylvia Plath’ı bir ayna gibi kabul edip ona bakarak kendini görmeyi denemiş ama bir türlü başaramamış. Sylvia Plath üzerine yaptığı çalışmalar ve ona sevgisi, evinin balkonundan 13 Ekim 1987’de atladığında, onun gibi intiharı tercih etmesi kafalarda soru işaretleri yarattıysa da onun özgün kalmasını engelleyememiştir.  ‘Şiir Atı’ dergisinde 1993’te yayımlanan eski bir yazısında Marmara, Plath için şöyle diyor: “O kendi varoluşunun ayrımının ne olduğunu bulmak ve onu dönüştürmek istiyordu.” Marmara ve Plath arasındaki fark da burada ortaya çıkıyor aslında. Nilgün Marmara hayat üzerine “düşünce boyutunda” derin ve tehlikeli bir felsefe geliştirmişken, Sylvia Plath, daha eyleme dönük yaşamış, açıkça ölümle oyun oynamıştır. Marmara için intihar, kutsal bir son hamledir. Plath için ise, sonu belli olmayan tehlikeli bir oyunun ara hamlelerinden biridir. Sylvia Plath kendi hayatını anlatır eserlerinde, Nilgün Marmara ise kendi hayatı hakkında düşünür sadece.
Cemal Süreya ölümünün ardından Nilgün Marmara için şöyle diyor: “Bu dünyayı başka bir dünyanın bekleme odası gibi görüyordu.” Süreya haksız değil. Nilgün Marmara dünyayla yaralı bir kız çocuğu.

Ölümü, ölü evini şöyle anlatıyor bu hüzün yüzlü kadın: “Geliyorlar, bu evde doğan yeni bir ölümü görmeye, koşarak, düşe kalka yuvarlanarak, sürünerek. Nasıl olursa olsun; görmek için bu eski dostların yeni cesetlerini ve göstermek için kendi dirimlerinin kıvılcımlarını – geliyorlar! Uyuyan arzunun düşün imgelemenin anlağın belleğin leş kokularını duymaya geliyorlar. Ölüm sessizliği, toz ve küf kokan evden ayrıldıklarında seviniyorlar canlıyız diye.”
Nilgün Marmara’yı bu denli büyük bir karanlığa iten şey babasını kendisine yara yapması mıdır yoksa sert dünyanın sert diyarlarında yetişmiş olması mıdır bilinmez ama öyle bir cümlesi var ki, bu, onu duyabileceğimiz en karanlık sözlerden birinin sahibi yapıyor. ‘Hepiniz mezarısınız kendinizin’ diyor Marmara. Tüm insanlığı içine çekmeye zorlayan bir kara delik gibi bu söz. Hatta şairin oldukça kendinden emin ve sitemkar bir biçimde insanlığa zaten o kara deliğin ufkunda oldukları iddiasını haykırma ve bunu onların yüzlerine vururcasına yapma çabası aşikar.
“Bak bu yara annemden, işte bu babamdan, buradaki ilkokul öğretmenimden, haaa şu en derin olan mı onu ben açtım bilmeden… En çok da o acıtıyor canımı, en çok o kanıyor.”
Nilgün Marmara hiçbir zaman çocuk sahibi olmak istemiyor. Çocukken annelerinin kendilerine verdiği sütü balkon deliğinden kedilere birlikte döktüğü ablası Aylin bir gün çocuklarına bağırırken Nilgün şöyle diyor: ”İşte bu yüzden anne olmuyorum, kendi çocuğumu incitirim diye.” Ve yine bir başka konuşmada da anne olmak istememesinin sebebini şöyle söylemiş: ”Mutsuzluk ordusuna yeni bir nefer katmamak için.”
Ve ne yazık ki bir gün geliyor, Nilgün Marmara’nın ölüme dönük olan ucu; hiçliği tercih ediyor. O da varoluşunu bu yolla daha anlamlı kılacağını düşünüyordur belki de. Ece Ayhan, Nilgün Marmara’nın intiharının nedeni olarak ‘dünyanın arka bahçesini görmüş olmasını’ gösterir. Çünkü, der ki, orayı görürseniz, renkler solar. Kendisine ‘siz gördünüz mü?’ diye sorulduğunda ise konuyu değiştirir, sonra siyah-beyaz şiirler yazar.
Yaşayacağı ve göreceği çok fazla bir şey kalmadığını en güzel şekilde yine kendi sözleriyle ifade eder Nilgün: “Ey iki adımlık yer küre, senin bütün arka bahçelerini gördüm ben.”

Tanıkların söylediğine göre yere düşerken hiç çığlık atmayan ama şiirlerinde çığlıklar atarak dünyaya veda eden o güzel kadına selam olsun: “Erken vazgeçişlerim vardı benim  seninse  erken tükenişlerin  ve gece  uygun değildi  beklemeye yine de bekledim…  avcumda unutulmuş binlerce gölge  yeraltında  öldürülmeyi bekledim  günışığı vururken gözüme  ölmeyecektim  katilim yoktu,  katilim çok…”


Tuesday, June 7, 2016

Kanım bozuk çıktı… Kurtarın beni!


06/06/2016 18:07
HAYKO BAĞDAT


Son yazımda Kürt illerine yaptığım geziyle ilgili notlarımı paylaşacağımı söylemiştim. Sözüm baki kalsın. Çünkü hayati bir mesele araya girmiş bulunuyor.
Evet, konu yine pek kıymetli dünya liderimiz, Reisimiz Erdoğan’ın söylemleriyle ilgili.
Yarım kadın-tam kadın meselesi değil ama… “Kızdırmayın beni kovarım ulan Ermenileri yine buralardan” minvalindeki veciz cümlesine de takılmadım. “Delikanlı ol ciğerimi ye” meselesine, “He, asıl sen delikanlı ol da çıkar diplomanı ortaya” da demeyeceğim…
Konu çok daha ciddi ve bilimsel arkadaşlar. Galiba ben hastalıklı bir vatandaşım ve yüce cumhurbaşkanımız erken teşhis konusunda benim ufkumu açtı. Allah bin kere razı olsun kendilerinden.
Malumunuz Avrupa’da bir ülke yine Ermeni soykırımı mevzusunda kanaat bildirdi. Üzerinden 101 yıl geçmiş bir olay hakkında, uluslararası dengelerin ancak izin verdiği bir dönemde “He ya Ermenilere çok yazık olmuş” diyerek Avrupa medeniyetinin vicdanlı ve halden anlar tavrını ispatlamış oldu yeniden.
Böylece 4’üncü kuşak Ermeniler “Bizim de şüphelerimiz vardı ama Almanya artık kafa karışıklığımızı giderdi. Evet, fena şekilde öldürülmüşüz” noktasına gelebildiler. 101 yıl sonra bir neslimizin yok edildiğini ispat edebildik hamdolsun.
Şimdi sıra Kürtlerde… Onlar da yaşadıklarını ispat edebilirlerse tüm sorunlarımız hallolacak inşallah.
Fakat Almanların ölüm ve cinayet karşısındaki hızlı ve güçlü tepkisi Erdoğan’ı çok fena kızdırdı. Ona gore böylesi olaylarda 200 yılı devirmeden konuşmak olsa olsa patavatsızlık olmalıydı.
Üstelik Türkiye ziyaretinde en varaklı sandalyemize oturtarak adam yerine koyduğumuz Merkel bile bu tuzağa düşerek delikanlılık raconunun içine etti.
Tercumanlar, “Ey Merkel, delikanlı ol ciğerimi ye” cümlesini şansölyeye çeviredursun asıl felaket beklenmedik yerden geldi.
Alman parlamentosunun ‘Türk’ milletvekili Cem Özdemir tasarıyı en ateşli şekilde savunanlar arasındaymış.
Düşünebiliyor musunuz? Bir Türk, 101 yıl once yaşanan bir olay karşısında hükümetimizin düşündüğünden farklı davranabilecek kadar alçalmış yani… Milli, yerli, kutsal dava sahibi, kinder neslin evladı, potansiyel üç çocuk babası, Necip Fazıl’ın hayranı olması için kendini yırtan bir liderin tebası olan bir Türk kalkmış ne haltlar karıştırmış.
Buna eyvallah diyemeyiz dostlar… Böylesi bir eylemi normal sayamayız gençler… Cem Özdemir’in hiçbir Türk’ün yapmayacağı bu hareketini acilen irdelememiz gerekiyor.
Sorunun kaynağını bulmak için çalışmalara nereden başlayalım diye kafa patlatmanıza hiç gerek yok.
Şanlı başkanımız adresi gösterdi bile.
Şöyle ki: “Şimdi oradan çıkıyor bir ukala, bir şey hazırlıyor, Alman parlamentosuna sunuyor. Neymiş? Birileri de diyor ki, güya Türk… Ne Türk’ü be? Bunların kanlarının laboratuvar testinden geçmesi lazım. Onun kanının öyle olması, böyle olması bizi ilgilendirmiyor.”
Gördünüz?
Meğer herifin kanı bozukmuş. Türk hekimleri acilen bunun kanını laboratuvarda incelemeye almalıymış.
Oradan çıkacak sonuçlara göre kanı bozuk olan bu tiplere uygulanacak muameleyi bulmalıyız sanırım.
Hemen korkmayın ama size kötü bir haberim var: Ya Cem Özdemir’in kanındaki mikrop bizlere de bulaştıysa? Ya kanı bozukluk salgın olarak Misak-ı Milli sınırlarına da girdiyse?
Demeci okur okumaz bir hastahaneye koştum ben.
Hemen siz de koşun. Sabah aç karnına olmak kan testi için elzem. Sakın kahvaltı yapıp gitmeyin.
İki tüp kan aldılar sağ kol damarımdan. Ölüm gibi gelen 45 dakika sonra sonuçlar geldi.
B Rh (+) imişim…
“Bu ne demek doktor? Kanım bozuk mu benim de? Türk değil miyim yoksa?” diyerek yakasına yapıştım hemen.
Endişeyle, “Bilmiyorum ben de. Sadece B Rh (+) yazıyor kağıtta” dedi adamcağız.
Altında kolesterol değerleri vardı.
Aman tanrım… Sınırı aşmışım orada!
“Doktor, ölümü gör söyle. Neyin sınırını aştım?” diye biraz daha hırpaladım hekimi.
“Asıl sorun trigliserit…” dedi. “Normalin üç katı çıktı…”
Yandaki hademe “Abi o rakıdandır” demese oracıkta yığılıp kalacaktım.
“Başka ölçümler yapın doktor. Kafamın çevresini ölçün, bel kalınlığıma bakın, sünnet kontrolü yapın gerekirse. Kurtarın beni bu hastalıktan” diye bağırırken hastane güvenliği yaka paça attı beni binadan.
Koşarak annemin evine vardım. Belki çocukken geçirdiğim bir hastalık vardır da bugünlerde  yaşanan salgın için tetikleyici olmuştur.
Alt komşuda kahve içen anneme haykırarak sordum: “Artık benden saklama anne! Çabuk söyle, çocukken hangi mikroplar girdi bedenime? Ben aslında neyim?”
Kadıncağız boynunu öne büktü ve mırıldanır bir sesle korkunç gerçeği söyleyiverdi: “Evet oğlum, sen yarı Ermeni, yarı Rum kanı taşıyorsun…”
Beynimden vurulmuşa döndüm… Benim kanım da bozukmuş…
Ondan Cem Özdemir’le aynı fikirdeymişim… Türklük bilincim ondan eksik kalmış…
Yapacak ne var bilmiyorum.
Buradan yüce cumhurbaşkanımıza sesleniyorum: Bu durumda olanları kurtarın lütfen. SSK bu hastılığın tedavi masraflarını karşılasın.
Çok zor durumdayız ey devlet… Kanımızı temizlemek için davranın artık.
Böyle giderse kanımızla duş alacak kahramanlara da virüs bulaşabilir. En azından onların hatrına bir şeyler yapın.
Daha Gürcüler, Çerkesler, Lazlar var sırada kurtarılacak.
Benim kanımı da Erdoğan’ın kanı gibi temiz ve pürü pak yapın.
Beni kurtarın…


Monday, June 6, 2016

Franz ve Dora: Küller küllere



Felice Bauer’in ailesi kızlarının ismini Fransızca telaffuz etmeyi tercih etmiştir. Franz Kafka’dan dört yaş küçük bu “güzel olmayan, saçı sıradan ama güzel vücutlu” kadının babasından yadigar insanlara güvenmeme refleksi, Berlin merkezli Odeon plak şirketinde yazman diyeçalıştığı zamanlardaki yaşamını şekillendirmiştir. Böyle olacaktır. Firmanın ürettiği Parlograph isimli dikte makinesinde kullanılan teknolojiye Kafka hayran olmuştur. (Bu noktada, ortalama Fütüristika okurunun Poe’nun hayranlık duyduğu satranç makinesini hatırlamasını talep ediyoruz.) Kafka telefonda rahat edemezken, gramofon korkusundan bahsederken, telefon ve parlograf arasında icat edilmesi gereken bir aygıt daha olması gerektiğini savunmuştur. Belki böyle hatırlıyoruz mektuplardan. Felice’in Kafka’nın kulağına, arkadaşlarla yenen bir yemek sonrasında otelin kapısında “her şeyi bırak ve Berlin’e gel benimle,” diye fısıldadığını iddia ediyoruz. Ofiste, evde ve her mevsimde aynı kıyafetleri giyen, bir kasabın oğlu olan babasının aksine vejetaryen, içki, sigara, çay ve kahve içmeyen Kafka’nın cevabını söylemeyi gerekli görmüyoruz. Kendisine sayısız mektup yazan Kafka’nın birden “Mektupları azaltalım, mesela haftada bire indirelim,” demesinin şokunu yaşayan Felice’e Brod gizlice fısıldar, “Franz’ı idare et, tamamen o andaki ruh haline göre cevap veren biridir.”

Dora Diamant (soyadı daha sonra Dymant olacaktır) Kafka’nın yaşamımın son on bir ayında aşkı olmuştu, Berlin’de bir dairede, Kafka kötüleştiğinde yazdıklarının bir kısmını onun adına yakmıştı. Dora berlin’e 1920 yılında yerleşmişti. Anaokulu öğretmeniydi ve Baltık Denizi’nde, Muritz’de bir yaz kampında çalışırken, ciğerlerini ısıtmaya çalışan Kafka’ya denk geldi. İkili orada geçen birkaç haftada her gün birlikte vakit geçirdi. Felice’in kulağına fısıldadığını, Dora ile yaptı. Berlin’de aynı dairede yaşadılar ve Siyonizm, Yidiş edebiyatı, sosyalizm ile ortak noktaları hakkında konuştular. Filistin’e, ana yurda gidip bir restoran açmayı hayal ettiler. Kafka garson olacaktı. Kafka’nın veremi aniden kötüleşmese, Viyana’da bir sanatoryumda kırk birinci yaş gününe bir ay kala ölmese, bu gerçekleşebilirdi. Kafka’nın ölümü sonrasında Dora, tiyatro grupları aracılığıyla Kafka’nın yapıtlarını duyurmaya çalıştı, denebilir. Gestapo ensesine binmese, bu da gerçekleşebilirdi. Yer altına çekilen Dora Lutz Lask isimli bir komünist ile evlendi. Gestapo kocasını tutuklayınca kızını da alıp Londra’ya kaçtı. Bugün bir Bangladeş mahallesi olan Doğu Londra’nın Brick Lane semti, savaş sonrasında bir Yahudi mahallesiydi. Kafka ile hayalini kurdukları restoran böylece Londra’da açılmış oldu. Bugün Tottenham Hotspur taraftarlarının lakabının Yidiş olmasında, Kafka’nın gölgesi vardır, olmalıdır.
Dora, Kafka’nın son anlarında hastaneye bir tutam çiçek ile gelmiş denir, Kafka’yı görmesine izin verilmez. Bir yerli film sahnesini aratmayacak gerçeklikle, hemşirenin tanıklığında, Kafka son aşkını görememiş, gönderdiği çiçeği koklamıştır. Dora, daha sonra Latz’dan olan kızına Franziska Marianne adını verir, kim bilir.
Dora Diamant, Baltık kıyısında Yahudi çocuklar için açılan bir yaz kampında çalışırken, o sırada kırk yaşındaki Franz Kafka gözüne nevrotik, hasarlı biri olarak değil omuzları geniş, ince ve hoş bir erkek şeklinde belirmiştir. Berlin’in banliyösünde geçirdikleri son aylar, Kafka’nın vereminin ilerleyişine rağmen, yazar için üretken bir dönemdi ve bu dönemde yazarı ziyaret edenler, kendisini mutlu ve huzurlu gördüklerini aktarmışlardı. 1924 yılında bir kış gecesi Kafka uzanmışken, Dora kendisine uzatılan sayfaları yavaş yavaş, teker teker yaktı. Kafka’nın birçok mektubu, öyküsü, notları parmaklarının arasından küle döndü, bir kovada üst üste, genzi yakan bir koku bırakıp yığıldı. Dora, yaptığını Max Brod’a anlattı. Brod kendisine aynı amaçla verilen kağıtlara aynısını yapmadı. Yıllar geçtikten ve Gestapo evleri bastıktan sonra, 1933 Mayıs’ında kitap yakmalar başladığında Kafka ilk önce fark edilmedi. Nice sonra, Naziler Jack London, Paul Klee, Ernst Ludwig Kirschner, Marc Chagall gibi isimlerin olduğu “dejenere sanatçılar listesi”ne Kafka’yı da ekledi.
Dora diyorduk, Kafka ile uykusuz kalma yarışı yaptıkları oyunlar oynadı, birlikte devamlı gittikleri vejeteryan lokantasının yanındaki dükkanın tabelasına bakıp hınzırca gülümsediler, tabelada “H. Unger” yazıyordu, “hunger-açlık” birlikte doyduklarından artık önemini kaybeden hikayelerden biriydi.



Friday, May 20, 2016

Arusyak Mıgırdiçyan Arşivi - İstanbul

Bu sayfada yayınlanan materyaller İstanbul, Balat doğumlu Arusyak Mıgırdiçyan’a aittir. Bu nesne ve fotoğraflar kendisine anne ve babasından kalmış. Annesi Şınorhig Mıgırdiçyan (evlenmeden önceki soyadı Kıltyan), 1910’da Sivas, Kangal’da doğmuş ve 1985’te İstanbul’da vefat etmiş. Babası Kevork Mıgırdiçyan 1910’da Erzincan’da doğup, 1983’te İstanbul’da vefat etmiş. 1938 yılında evlenmişler. Arusyak’ın sahip olduğu eşyaların bazıları annesi Şınorhig’in çeyizinin parçalarıdır.

Arusyak’ın anne tarafından büyükbabası Hagop Kıltyan’ın, 1935 yılında İstanbul, Kumkapı’daki patrikhane kilisesinde düzenlenen cenazesi merasimi.
Sivas, Kıltyan ailesi. Sağda oturan: Hagop Kıltyan. Ortada ayaktaki Takuhi Kıltyan (Hagop’un karısı). Diğerleri Hagop’un kızları Baydzar ve Lusig. Hagop, ilk eşinin vefatından sonra, dul bir kadın olan ve Misak isimli bir oğlu bulunan Takuhi’yle evlenir. Hagop ve Takuhi’nin evliliklerinden Şınorhig (Arusyak’ın annesi) adını verdikleri bir kızları olur.
Sivas, Kıltyan ailesi. Oturan Hagop Kıltyan, onun sağındaki karısı, Takuhi Kıltyan. Diğerleri kızları Baydzar, Şınorhig ve Diruhi.
Sivas, Kıltyan ailesi. Ayaktakiler, soldan sağa: Baydzar, Diruhi ve Şınorhig. Oturanlar: Takuhi ve Hagop Kıltyan. Onların önündeki iki küçük çocuk, torunları Azniv ve Krikor.

Fotoğraftakiler Arusyak’ın teyzesi Baydzar Der Minasyan (evlenmeden önceki soyadı Kıltyan) ve kocası Bedros Der Minasyan. Fotoğraf muhtemelen Sivas’ta çekilmiş.

Wednesday, May 18, 2016

GİRESUNLU RUM EFTALYA NASIL GALATA GENELEVLERİNİN “ÇİKA”SI OLDU


Leyla Poyraz
Thomas Korovinis Giresunlu Rum Eftalya’yı (namı diğer Çika) 1989 yılının Haziran ayında İstanbul’da Yunan konsolosluğunun önünde tanır. Orada cüzi miktarda parasal yardım bulmayan çalışan trajik bir figür olarak tanımlar onu. Bu çok çekmiş kadının hayat hikayesini ise kendi ağzından kaydeder ve aynen aktarır.
1910 yılında başında Giresun’da doğan Eftalya’nın hayatı, babasının Topal Osman ve çetelerince tutuklanmasının ardından dağılan ailesi ve kendisini bir anda önce İstanbul’da bulmanın ardından yaşadıklarıdır Fahişe Çika kitabında anlatılan. Thomas Korovinis’in İstos Yayın tarafından yayınlanan Fahişe Çika adlı kitabı, Eftalya’nın bire bir anlatımlarından oluşur.
“Fahişe Çika” yani Eftalya, Giresun’un fındık bahçelerinden Galata gelenevlerinin sakini olmaya kadar varan öyküsünü tane tane anlatır. 1917 yılında yaşanan “müterake”* günlerinde birçok kişinin Topal Osman tarafından nasıl astırıldığını, babasının nasıl tutuklandığını, kızkardeşinin nasıl götürüldüğünü tekrar yaşarcasına şöyle ifade eder:
“Birden baktım; tam karşımda bir bahçe, bir ev ve bir asker, o bekçilerden -candarma- öyle tüfeğiyle bekliyordu. Ona iyice baktım, o da beni gördü ve bir hareket yaptı, in oradan diye. Ben ama alay ediyorum onunla, dilimi çıkarıyorum, şöyle yapıyorum, böyle yapıyorum. Sonra bir bakıyorum içeriye, bahçeye, bu da ne, iç çamaşırlar, olur mu diyorum, iç çamaşırları mı bekliyor bu? Ama çamaşır değil, asılmış biri vardı içeride, onu bekliyordu. O gün Mütakere* olmuş. Benim haberim yok. 1917’ydi. Dışarıda ana baba günü olmuş. Yağmaladılar, vurdular, döktüler; bizimkiler kızkardeşimi alıp gittiler; Ruslar gitti, karman çorman olmuş, ah neler olmuş Giresun” ama bütün Karadeniz”e de; köylerimiz, bütün ahali Yunan, Hıristiyan, iyi Hıristiyan, hepsi hamarat, bütün Karadeniz. Baktım bu adam gene işaret ediyor, git diyor, hoşt hadi git. Ben de biraz sonra paravramı sardım, çantamı aldım, ekmekçiğimi ve sıvıştım. Düz yola çıktım, inmeye başladım, yürüdüm babam yürüdüm. Evimiz uzaktı, dörtyolda bir tane daha asılmış. Yanına vardım, baksana dedim, neden dilin dışarda, neden boynuna bu tabela asılı, Türkçe yazıyor, ne yazıyor? Ve uzaklaştım, biraz yol aldım. Bir de ne göreyim, biri daha asılmış, yanında da bir tane pala bıyıklı jandarma, üniformalı, sert, çok sert, git diyor.
Oradan tabana kuvvet yola düştüm dosdoğru yukarıya, gene dörtyolda, öyle dört tane kavşak vardı eve kadar, ben gene orta yerde ve bir tane asılmış daha.
Ama o zaman korktum gayri, biraz kendime geldim. Dedim ki, şimdi Eftalya kafanı çalıştır azıcık, durumu iyi idare et, yoksa buradan sana hayır yok. Dedim ki içimden burada sinema, orada evimiz, burada Topal Osman Ağanın konağı. Hıristiyanları bu öldürüyordu. Rabbim İsa, lanetli Topal Osman, çeteci, büyük çeteci, çok kötü adam, ruhu şad olmayasıca. O zaman bir korku çöktü üstüme, bir titreme ve adamı gördüm git oradan dedi. (…)
Babamı, yalnız babamı değil, hepsini tutup gönderdiler, bir tek adam bile kalmadı, hepsine eziyet ettiler.”
Tüm ailesi dağılan, babası Topal Osman tarafından tutuklanan, bir süre sonra da annesini kaybedenç, iki yaşındaki erkek kardeşi boğularak öldürülen Eftalya tek başına kaldığı Giresun’da önce Müslüman bir kadın tarafından İstanbul’a kaçırılır. Burada da yalnızlık ve yaşadığı bir sürü olay onu Galata genelevlerine kadar sürükler. O artık “Çika” olmuştur. Çok haz etmez bu isimden “Eftalya” olduğunu hiç unutmaz. Çok milletten kadın vardır bu genelevlerde. Soykırımlar, katliamlar en çok kadınları özellikle de çocuk denecek yaştaki kadınları vurur. Eftalya da 14 yaşındadır genelevde çalışmaya başladığında. O zor geçen hayatında anıları ayakta tutar onu.
Artık 80’e merdiven dayadığında tanıştığı Korovinis’e Pontos’a, Pontos Rumcasını konuşmaya duyduğu hasreti de şöyle ifade eder son sözlerinde:
“Çok çile çektim. Arkamdan hep dedikodu. Dilimi istediğim gibi konuşamadım. Yabancı bir milletin içinde yaşadım. Hayatım kalbimde bir dikenle geçti. Yalan dünya. Zaman zaman göğsümde bir ağırlık. İsa gibi. Bir çarmıh mı var sırtımda, bir kaya mı? Ne biliyorum ben? Bulaştım. Kısmet, Şimdi Pontus’ta olsam torunlarım olurdu, onlara bakardım, okulda alfabelerine, oyunlarına yardım ederdim onlara. Bir meşgalem olurdu, bir işim olurdu. Bu yalnızlık yemezdi beni, bu kimsesizlik. Çare yok. Şimdi artık bunların ayaklarının altındayım. Fındık ağaçlarım olacaktı, fındıklarım olacaktı, onları satıp yaşayacaktım, en güzel fındık bizim oralardan çıkar. Ticaret yaparlar, yurtdışına, her yere. Güzel palamutumu yiyecektim, kiremitin üstünde pişirecektim taze taze, hamsiyi pişerecektim, ondan güzel pideler yapacaktım. Ya da Atina’da olsaydım. Yunanistan”da olsaydım. Yunanistan, Atina, Yunanca işitseydim, yalnız Yunanca. Bir köy de olsaydı, küçük bir köycük. Yunan sigarası içseydim. Sizin oralarda ölseydim, serbest olsaydım, serbest ölseydim.”
*Burada mütareke derken kast edilen, devrim sonrasında Rus ordularının Osmanlı topraklarından çekilmesini öngören 5 Aralık 1917 tarihli Erzincan mütakeresidir.

Saturday, May 14, 2016

Max Stirner ve "Biricik"

Kuşlar gibi şarkı söylerim
Konduğum dalda
İçimden gelen şarkı
Bedelini öder herşeyin.

(Max Stirner'in bir şiirinden)

Max Stirner (Gerçek adı: Johann Kaspar Schmidt) 25 Ekim 1806’da Almanya’nın Bavyera Eyaletinin ücra bir kenti olan Bayreuth’de doğdu. Babası Flüt imalathanesi olan orta sınıf bir zanaatkardı. Mesleğinde ticari açıdan başarı sağlayamamıştı. Küçük Max, babasını erken yaşta kaybetti. Annesi maddi zorluklar nedeniyle tekrar evlendi. Doktorlar, Max’ın annesinin ruh sağlığı için hava değişimi önermişlerdi. O da yeni kocasıyla beraber Kuzey Almanya bölgesine gitmeyi tercih etti. Max ailesinden uzakta ilk defa yalnız kalmıştı. Annesi Max’ı akrabalarına bırakmıştı. Öğrenimi aynı şehirde devam ederken liseye kadar okulun en zeki öğrencisiydi. Lise öğretmeninin koyu bir Hegel hayranı olması, Stirner’i etkilemişti Annesinin tekrar Beyreuth’a dönmesiyle beraber Stirner kararını vermişti; O günün bütün Avrupalı genç radikalleri gibi Hegel’in derslerini izlemek için Berlin’e yol aldı. Berlin Üniversitesi’nde bölümü felsefeden çok siyaset felsefesi ve iktisada merak sardı. İleri derece İngilizce ve Fransızca öğrendi. Liberal düşüncenin bütün ekonomik ve siyasi düşüncesini bu zamanda kavradı. Bu kavramaya, eserleri orijinalinden okumasının büyük etkisi vardı. Daha sonra birdenbire hayat çizgisini alt-üst edecek bir şey yaptı. Max Stirner, annesinin ruh sağlığının bozulması nedeniyle tam 3 yıl boyunca kendi deyimiyle bilinçli olmayan egoist bir halde yani “Özgeci” olarak annesine baktı.
Annesinin bakımını tek başına üstlenemeyeceğini anlayan, Stirner tekrar kendi hayatına döndü. Stirner, geçimini sağlamak için Berlin üniversitesinde Prusya hükümetinin vereceği öğretmenlik belgesini almak için sınavlara girdi. Zor bir sınavı kazandı ve belgeyi aldı. Fakat Prusya Hükümeti Stirner’i herhangi bir okula atamayı reddetti. Stirner bu olayın üstüne asla gitmedi. Stirner’in kişiliğinde, bağımsızlık yanının ağır basması haricinde, başka kimseden hiç bir şey istememesi ve üzücü olaylar karşında saygıyla karışık bir kayıtsızlık hali hakimdi. Stirner’in bu demirden kişiliği onu aşırı bilinçli ve mütevekkil yapmıştı. Bunu izleyen senelerde Stirner tam üç yıl boyunca parasız stajyer öğretmen olarak çalıştı. Bu yıllarda ev sahibesinin kızıyla geçirdiği aşk dolu yıllarda kızın annesi Stirner’den ev için tek kuruş para istemedi ve yemekleri onun evinde yemesi Stirner’i bu yıllarda kurtardı. Daha sonra bu hanımla evlenmesinin ardından karısı çocuğuyla beraber doğumda öldü. Stirner bu üzücü olayın etkisiyle tekrar annesinin bakımı için doğduğu yere döndü. Ve 1840’da özel bir okul olan Madam Gropius’un okuluna iyi bir maaş ile kabul edilmesiyle birlikte Max Stirner kafasındaki zekayı, hüneri ve farklılığı çıkartabilecek bir duruma kavuşmuştu. Anında Almanya’nın en radikal grubu kabul edilen “Die Freien”, “Özgürler”e katılarak, kendisini göstermeyi bildi. Fakat Stirner şaşkındı, bu grup ününe rağmen kendisinden daha radikal ve entelektüel bir birikime sahip değildi. Grup içindeki tartışmalarda profesörler, kürsü başkanları, şairler, çok satanlar listesinde ön sırada bulunan yazarların yanında Kızlar akademisinin sakin ve gösterişsiz öğretmeni az konuşmasına rağmen etkili olmaya başladı.
“Özgürler” grubunda herkes ile iyi anlaşan, iyi bir dinleyici ve güler yüzlü olan Stirner, buna rağmen asla kimse ile dost olmamaya özen gösteren bir kişiydi. Grubun güzel, bakımlı, hür ruhlu Musevi asıllı üyesi Marie Dahnhardt ile takılmaya başlamasıyla birlikte hayatının en önemli yapıtı olan “Biricik ve Mülkiyeti”ni yazdı. Marie ile evlenmeye karar verdiğinde evlilik yüzüğü olarak kullanılan perde’ye takılan bakır halkalarının yanında gelinin gelinliği bile yoktu. Papaz nikah kıyarken gelin ve damadın arkadaşları poker oynuyorlardı. Stirner bohemce evlendiği bu dönemde bir çok makale ve en önemli yapıtını kaleme aldı. Biricik ve Mülkiyeti; yeni doğmuş bir bebeğin geleneğin ve dilin onu daha baştan köleleştirmesiyle başlar. Stirner bu durumu olumlar ve “doğal durum” der. Ama bebek “doğal durum”da bile sadece kendisidir. Çünkü bebek kendi DNA’sıyla, kendi zihniyle ve kendi acıkan midesiyle yani, tepeden tırnağa varoluşuyla kendisidir. Bebek büyüdükçe dünyayı “Kendi” algısıyla yorumlar.
Yapılacak en önemli şey bu yoruma başkalarının hiyerarşisi, eğitimi, zorbalık ve sinsi planla katılmamasıdır yalnızca. Dil için yeni bir şey ifade etmenin son derece zor olmasıyla koşulu ile Stirner bu durumu hazmetmemiz gerektiğini söyler. Bebek büyüdükçe kendi algısıyla dünyayı biricik olarak ifadelendirmeye başlar. Bu da onu eşsiz, örneksiz ve sadece kendi olması ile sonuçlandıracaktır. Artık Biricik, nasıl ki annesinin oyun oynarken arkadaşlarının arasından zorla almasına direniyorsa onu çerçeveleyen başkalarının dünyasına da karşı çıkmaya başlayacaktır. Bu Bebeğin dünyasından önce varolan bilgi ve düşünce geleneğini, demir leblebi’yi çiğnemesi gibidir. Çünkü zihin, mantık ve akıl her bir bireyde bir ve tek’tir. Bunun için “biriktirilmiş bir bilgi denizi” varolsa bile yine de bu bütünlüklü denizi biricik-birey yalnızca kendisi kendi kadar algılayacaktır ve başkalarına da onların algılayabileceği kadar aktarabilecektir. Sadece birkaç durum bu olayı bozar. O da EVRENSELCİLİK ve ÖZCÜLÜK meselesidir. Çünkü “Biriktirilmiş Bilgi Denizi”ni algılamak eğer bir yasaya, karara ve zorbalığa bağlanmak istenseydi; bu da Dil’in köleliği ile yapılabilirdi. Yani Biricikte bir biricik daha bularak bunu HERKES’te var olduğunu iddia etme durumu olarak özcülük (Örn: Ahmet, Mehmet bir türe aittir. Bu tür, türdeş durumdur ve Bunun adı İNSAN’dır.
İnsan hak ve özgürlükleridir), genel’i tek’e üstün sayma, Doğa’da olmayan Hiyerarşi yaratma, Parçaları BÜTÜN karşısında yok sayma... vs. Yapıt daha sonra bunun gibi Biricik’liği reddeden Soyutlamalara, siyasete, dine, geleneğe, prangalara, Kutsal düşünceye, Medeniyet denilen aslında Birey için büyük bir hapishane olan gerici tarihe, Doğrunun ve gerçeğin asla ve kata biricik dışında düşünülemez ve söylemez olduğunu ifade ederek devam eder. Bu yapıt’ın getirdiği yankı Almanya’da büyük yankı uyandırdı. Karl Marx, kıskançlıkla anında bir cevap verme gereksimi duydu. “ALMAN İDEOLOJİSİ” adlı eserinde Stirner’in yapıtına kelimesi kelimesine cevap vermek gereğini hissetti. Marx, Stirner’den hareketle maddecilik, emek sömürüsü ve yabancılaşma teorisini birebir Stirner’den alarak eserleriyle daha tanınmış hale geldi. Nietzche Stirner’in düşüncesini birebir alarak kendi üslubuyla aforizmalarıyla üne kavuştu. Fakat birçok düşünürün Stirner’in düşüncelerini alıntılayarak üne kavuşmalarına rağmen Stirner’in karanlıkta kalan fazla aydınlık eserini asla ön plana çıkarmamayı düşündüler. Bu da Stirner gibi mütevazı ve sinik gözüken bir kişiliğin deha parıltıları taşıyan bir eser vermesinden kaynaklanır. 1856 yılında zehirli bir sinek sokmasıyla 50 yaşında ölen Stirner’in, ölmeden önce gene Alman ve Avusturya liberal düşüncesini etkileyen iki kitap çevirmesi çok önemlidir. Zahmeti büyük kazancı çok küçük olan bu iki kitap çevirisi çok ilginçtir. Bu kitaplar J. B. Say’in iktisat eseri ve Adam Smith’in Ulusların Zenginliği kitabıdır.


Wednesday, March 23, 2016

Kadın Sünneti ve Bekaret Yalanları


İnsanlar, içinde yaşadıkları kültürlerin geleneklerine göre kadın – erkek kimliği edinirler; kadın sünneti, sözü geçen ülkelerde kadın cinsel kimliğinin oluşturulması için yapılan bir ritüeldir!

İlkel diye adlandırılan bu toplumlarda kadın sünneti bir geçiş evresi, yani toplumda kabul görme, ideal eş olma törenidir. Ergenlik dönemini yaşayan kadın bireyin, evlenecek statüye eriştiğinin göstergesidir ve sonuç, ruhun onarılamaz yaralanmasıdır!
2014 Temmuz’unda UNICEF (Birleşmiş Milletler Çocuklara Yardım Fonu) ve İngiltere hükümetinin ‘The Girl’ zirvesini düzenlemesi, yılda yüz yetmiş bin kadına uygulanan ‘Kadın Sünneti’nin önüne geçilmesi için alınan kararlar, bu çağ dışı geleneği dünya gündemine yeniden getirdi. IŞİD (Irak-Şam İslam Devleti) Kadın Sünneti ile ilgili verdiği söylenen fetvayı yalanlamasına rağmen, sorumlusu olduğu vahşet dünya kamuoyuna aksini düşündürtmektedir.
İngiltere Başbakanı David Cameron: “Bütün kızların şiddet ve baskıdan uzak hayatlar yaşamaya, zorla evlendirilmemeye ve hem fiziksel hem de ruhsal açıdan yaralayan ‘Kadın Sünneti’nden uzak durmaya hakları vardır” derken, uygarlık çizgisini aşmış bir ülkede de Asya ve Afrika halklarının geleneklerini korkusuzca uyguladıklarını itiraf etmesine rağmen, alınacak önlemlerin Avrupa ülkelerinde sınırlı kalacağı gerçeğini de gözler önüne sermektedir. Gelenek ve inançlarını Avrupa ülkelerinde sürdürmek isteyen bu halkları hiçbir yasa engelleyememektedir.
"Kadın Sünneti, prepus ve klitorisin kesilerek alınması şeklinde yapılan cerrahi bir uygulamadır; klitoris veya bızır kesimi ya da genital sakatlama olarak da isimlendirilir "

Dünya Sağlık Örgütü’ne (WHO) göre kadın sünnetinin dört türü bulunmaktadır:
1- Prepusla birlikte klitorisin bir kısmının veya tamamının kesilmesi;
2- Klitoris, prepus ve çevresindeki küçük (Labia Minör) ve bir kısım büyük dudakların (Labia Majör) kesilmesi;
3- Klitoris ve prepus ile birlikte küçük ve büyük dudakların tamamının kesilmesi, açık olan yaraların dış çeperlerinin biraraya getirilerek, tümüyle dikilmesi, sadece idrar ve regl kanamasının akabileceği genişlikte bir açıklık bırakılması;
4- Sembolik olarak kilitorisi veya dudakları çizmek, kilitorisi dağlamak, vaginayı genişleyecek şekilde kesmek.
Kadınların büyük çoğunluğu ilk iki uygulama ile sünnet edilmektedir. Sünnet edilen kadınlara doğum sonrası aynı ritüel uygulanmaktadır; doğum esnasında sünnet bölgesi yarılan kadınların, doğumdan sonra genital bölgeleri yeniden dikilmekte, yaşadıkları acılar matruşkalar gibi sonsuz çoğalmaktadır!
Birleşmiş Milletler (BM) istatistiklerine göre, her yıl yaklaşık iki milyon kız çoçuğu sünnet kaynaklı, yaşamlarını kaybetme tehlikesi ile karşı karşıya kalmaktadır. Birleşmiş Milletler Nüfus Fonu (UNFPA) verilerine bakıldığında kadın sünnetinin yoğun olarak görüldüğü Afrika ve Orta Doğu’daki yirmi dokuz ülkede, yüz yirmi beş milyona yakın kadın sünnet edildi. UNFPA’ya göre verilerin ışığında yapılan değerlendirmede 2030 yılına kadar, bu sayının seksen milyonu geçeceği varsayılmaktadır. Kadın sünnetinin sayısal olarak en çok görüldüğü ülkelere bakacak olursak: Mısır, Etiyopya, Nijerya, Sudan ve Kenya’nın ilk sıralarda yer aldığını görürüz. Somali’deki kız ve kadınların yüzde doksan sekizinin sünnet edildiği Birleşmiş Milletler (BM) raporlarında belirtilmektedir.
"Yemen’de yapılan kadın sünnetlerinin yüzde doksan yedisi evde gerçekleşmekte ve büyük çoğunluğunda bıçak ve jilet kullanılmaktadır. "
“…(Şeytan dedi ki) Mutlaka onlara emredeceğim de hayvanların kulaklarını kesecekler ve yine mutlaka onlara emredeceğim de Allah’ın yarattığını değiştirecekler…” ( Nisa Suresi 119. Ayet)
Hz. Muhammed, “Sünnet (Hıtan) erkeklere sünnet, kadınlar için fazilettir” (Ahmed b. Hanbel; Ebu Davud Edeb; el- Fethu’r- Rabbani) Bu sünnet, Ebu Hanife ve İmam Malik’e göre mutlak sünnet, Ahmed b. Hanbel’e göre erkeğe vacip, kadınlar için sünnettir. Şafii’lik mezhebi erkek ve kadın arasında sünnet konusunda fark görmemiştir!
İslam’da kadın sünnetinin yeri hakkında görüş birliği bulunmamakta, mezhepsel yorum farklılıkları görülmektedir. Şafii mezhebi vacip, Hanefi ve Maliki mezhepleri sünnet, Hanbeli mezhebi ise müstehap (ne sevap, ne günah) olduğuna dair yorumlarda bulunmuşlardır.
Kadın Sünneti
Ebu Davud’da yer alan ve ummü Atiyye el- Ensariyye’den aktarılan hadise göre: “Bir kadın Medine’de kızları sünnet ettirdi. Resulullah (Sav) kadını çağırtarak kendisine, Derin kesme. Zira derin kesmemen kadın için daha çok haz vesilesidir. Koca için daha makbuldür.” diye talimat verdi; Sahih-i Müslim’de yer alan ve Aişe bin Ebu Bekir’den aktarılan hadise göreyse: “Resulullah (Sav) buyurdu ki ‘Erkek dört şube (Kadının kolları ve bacakları) arasına oturup, iki sünnetli kısım birbirine dokundu mu gusül lazım olur.” Hadisleri yorumlamaya çalışırsak, birincisinde Hz. Muhammed bir geleneği kaldırmadan önce insanları yumuşatıp alıştırmaya; ikincisinde ise hangi hallerde gusül abdesti alınması gerektiğini anlatırken kadın sünnetinden bahsetmektedir. Yoksa, kadın sünneti üzerine kesin bir emir olduğunu söylememektedir.
[quote] İslam mezheplerinin yorumcuları, gelenek ve görenekleri hadislerden yola çıkarak dine uygulamaya çalışmaktadırlar. [/quote]
16. yüzyıl Hanefi muhaddislerinden Aliyyü’l Kari’ye göre kadınların sünnet edilmesi ‘Kadın yüzünü taze kılar ve güzelliğini arttırır. Şehveti teskin eder. Cimayı lezzetli ve cazip kılar, kocanın karısına karşı sevgisini arttırır.’ gibi fetvaların ve yorumların İslam dini içerisinde olamayacağını görürüz.
Kadın sünnetinin uygulandığı ülkelerdeki entelektüel görüşlere bakacak olursak, karanlığın aydınlananabildiğini söyleyemeyeceğiz:
“Sünnet eğer doğru şekilde yapılırsa temizliktir, erkekler ve kadınlar açısından yararlıdır.” ( Arap gazetesi Aşark El- Esvet- İslam uleması Mohammed Tantawi 9 Nisan 1996)
…gülerek, “Kanun sünneti gerekli olmadıkça yasaklıyor, ama ben bir tıp profesörüyüm ve sünneti tıbbi gerekçelerle yapmaya devam edeceğim.” (Jinekolog, Dr. Munir Fawzi- Mısır Kadın sünnetini yasakladı adlı haberde- 1998 Associated Press)
“İslam ve tıp sünnetin yararları konusunda fikir birliğinde. Sünnet edilmemiş kızlar, enfeksiyon ve kansere daha fazla yakalanma riski altındadır.” ( Dr. Saed Thabet, Kasr El Aini (Kahire) hastanesinde jinekolog- British Medical Journal-3 Ağustos 1996)
“…buradaki, yani Sudan’daki kızlar için sünnet, vücutlarının herhangi bir parçasını almak anlamına gelmez. Herkesin başına gelen normal bir hadisedir.” ( Dr. Yahia Oun Alla, Sudanlı Psikiyatr 1989)
[quote] Bu görüşlerin aksine ölüm, enfeksiyon, organda kanama, şiddetli ağrılar, ürolojik komplikasyonlar,şok, anüste hasar, HIV, Hepatit B, depresyon, doğum özelliklerini kaybetme kadın sünneti ile görülen insani olmayan sonuçlardır. [/quote]
İnsanlar, içinde yaşadıkları kültürlerin geleneklerine göre kadın-erkek kimliği edinirler; kadın sünneti, sözü geçen ülkelerde kadın cinsel kimliğinin oluşturulması için yapılan bir ritüeldir! İlkel diye adlandırılan bu toplumlarda kadın sünneti bir geçiş evresi, yani toplumda kabul görme, ideal eş olma törenidir. Ergenlik dönemini yaşayan kadın bireyin, evlenecek statüye eriştiğinin göstergesidir ve sonuç, ruhun onarılamaz yaralanmasıdır!
İnsanlığın tarımı bulmasıyla birlikte, yerleşik konuma geçişi ‘Mülkiyet’ olgusunu da ortaya çıkardı. Erkek egemen bir kültürde, ilk mülkiyetin de kadın olması yadırganmadı! Erkeğin soyunu sürdürebilmesi için temiz bir tohumun, temiz bir tarlaya ihtiyacı vardı! Temizlik ‘Bakir’ olmak demekti! Sünnet edilen bir kadın, hem bakir hem de temiz olarak kabul edildiğinden; bu eylem ilkel toplumların geleneklerinde yer aldı! Geleneğin kuşaktan kuşağa aktarılmasında ve kendi cinslerine büyük acılar yaşatılmasında, sorumluluğu yine kadınlar taşıdı!
" Kadınların kahkahasına bile katlanamayan zihniyetin, ahlak kavramını kadın sünnetine vardırmayacağının garantisi bulunmamaktadır!"
Kadın sünnetinin gerekçeleri arasında; kadın cinsel organının temiz ve görünüşünün düzgün olması; daha kolay temizlenebilmesi; kadınlığa adımın sembolü olması; kadının varlığının öne çıkartılması; kadının evlilik şansının artması; geleneğe bağlılık; erkeklere daha fazla zevk vermesi bulunmakta olup, kadının tamamen ‘Meta’ durumuna getirildiği de saptanmaktadır.
Sünnetsiz kadınların orgazma ulaştıkları anda, erkek spermlerini öldürdüğüne ve erkeğin kısırlaşmasına sebep olduğuna; sünnetli kadınların doğurganlığının arttığına, klitorisin, erkek organından kalma bir parça olduğuna (Yaradılış Efsanesi) kesilmezse büyümeye devam edeceğine ve gerçek kadın olabilmek için bu parçanın mutlaka kesilmesi gerektiğine inanan ilkel toplumlarda, kadının akıl sağlığının korunması için ve çıldırmasının önüne ancak bu yolla geçilebileceği görüşü savunulmaktadır!
Oysa kadınları çıldırtan, klitorisleri kesildiğinden cinsel anlamda haz duymamaları, bekaretin ispatı ve salt neslin devamı için doğurgan bir nesne durumuna getirilmeleridir! Asıl sünnet edilmesi gereken organın, bu sapkın düşünce ve inançların saklandığı, beynin karanlık tarafı olduğu gerçeğini kabul etmemiz gerekmektedir!

http://indigodergisi.com/2014/08/kadin-sunneti-ve-bekaret-yalanlari/


Wednesday, February 17, 2016

'Düşman çok yakın olduğunda…' -GÜLER YILDIZ



'Düşman çok yakın olduğunda…'

GÜLER YILDIZ
guleryildiz@gmail.com

"Ne yapabiliriz? Onlar buraya gelirse yaşamıma devam etmem mümkün olmaz!" 
18 yaşındaki kızının partizan'a gönüllü katılmasına engel olmak isteyen anneye, 18 yaşındaki Zoya'nın verdiği yanıt.
Zoya Kosmodemyansky. Nazım'ın şiirindeki Tanya. Uzayıp giden bir gece sabaha vardığında, Zoya'nın çıplak bedeni, geceden gördüğü işkencenin de izleriyle bir ipin ucunda sallanmakta...  
Zoya, Zoe ya da Tanya... Makarna sandıklarından kurulan ölümün adı. Geceden sabaha kara kışta çıplak bedeni ile acıya yatırılan. Ama o bir partizan. Soğuk geçmiyor o yaşlardan...
Savaşın sadece giyinikken yapılabileceğine dair milyon tane tevatür vardır. Savaşanların elbiseleri vardır; haki, gri, lacivert, alalı, bej... 
Savaşın cinsiyeti vardır ve bunun böyle olacağına dair binlerce ıssız, sahipsiz cümle... Doğrudur; meydan okuma, düelloya çağırma, bilekleri kırıp, pazuları gösterme savaşa, kavgaya açık davettir. Sonra sadece erkekler birbirinden silah alışverişi yapar, ülke ekonomileri bu zihniyetin egosu ile halkının kursağına ekmek koyar. Ruanda'ya onbinlerce palayı satan Çin mesela... Kendilerinden binlerce kilometre uzakta onbinlerce insanın 15 gün sürecek uzun ölüm gecesine uykusuz geceler vermiş, parıldayan emeklerini gemilere bindirmiş, attaya göndermiştir, o kadar... Sonrası sadece kan. Çin haber ajansları kapalıdır paslı bir demir kapı gibi dünyaya... Nerden duyacak, gecesini gündüzüne katarak ışıldattığı palanın akıttığı kan nehrinin bir okyanusa akıp, oradan hafızaya damladığını? Kim fısıldayacak sonra...

Ahh, unutturamaz hiç bir şey, bir palanın gecenin en pürüzsüz anında hayata saldığı çığlığı... Çıplaktır o ses.
Savaş bir el çabukluğudur. Zavallılıktır. Çaresiz kaldığında düşman, baş eğdiremediğinde, diz çöktüremediğinde bilir nereden kanar insanlık. Kadını soyar mesela. Erkeği soyar. Bir kadını erkeklerin önünde, bir erkeği kadınların önünde soyar, utandırır aklınca. Bir kadının giysilerini soyduğunda, kadını zamana giydirir, kendisi çırılçıplaktır oysa. Üşümez onun insanlığı, üşüyecek kadar kan yürümez o damarlarda. Ama soyulan kadın, çırılçıplak teninin açıkta kalan bir yeri bile yoktur o anda. Onu hayat giydirir usulca. Anne eli gibi sevecendir ve bir kokusu vardır tanıdık. 
Makarna sandıklarından idam sehpası yapan anlayışın aceleci çaresizliği ile Cizre'de öldürüldükten sonra çorabı ve iç çamaşır ile yere uzatılan kadının yanı başında duran gölgelerin soysuzluğunun birbirine dolandığı bir ruhtur zamana musallat olan; savaş budur.
Çırılçıplak edip dışarıda bekletmişlerdi Zoya'yı. Sabaha karşı giydirip gocuğunu, botunu, ilçe merkezine dek yürütmüşlerdi bir de. İlçe merkezi beyaza kesmiş bir uzaklıktı. Hayatla kopmuş bir bağdan yağlı urgan yaptılar, makarna sandıklarından sehpa. Çıkardılar Zoya'yı sandıkların üstüne, donmuş ipi doladılar boynuna... İki hafta ilçenin meydanında asılı bıraktılar.
Gencecik bir bedenin üstüne eğilmiş, fotoğraf çekiyorlar galiba. Eğilmiş, bir genç kadının çıplak bedenindeki suretlerini izliyorlar. O kadın bir ayna. Onların çirkinliği yansıyor dünyaya. Solmuş gözlerinde feri kaybolmuş hayat var evet, o da can çekişiyor orada. Soymuş, yeniden giydirmişler. Zamanları bol bunca ayrıntılı mizansenlere... İzlettiriyorlar. Kızlarınıza, kadınlarınıza bunu yaptık, daha da yaparız diyorlar.
1941'in Moskova'sının Alman işgali altındaki bir köyünde değiliz. 2016'nin Cizre ilçe merkezindeyiz. Makarna sandıkları yerine, iki yürümeyle aşınan kaldırım taşları var. Şimdi orada bir ip gibi upuzun uzatılan bedenin ayak izlerinin de bulaşık, dolaşık olduğu kaldırım taşları. Belki Zoya da çok makarna yerdi, kim bilir? Makarna sandıklarına doğru sürüklediklerinde ne gelmişti aklına, annesinin domates soslu makarnasından başka ne düşünebilir o yaşta bir insan? 18 daha...

 Ölümün en sevdiğin şeyle kurduğu bağ... İki çaresizin, iki zavallı gölgenin eğildiği bir narin fidanın, arkadaşlarıyla gezmekten hoşlandığı bir sokağın başındaki cansız bedeninin bize anlattığı hikaye...Sol kolun yanında biriken kan... ortalığa atılmış botlar, ayakta bırakılmış çoraplar ve düğmeleri açık siyah bir gömlekten hafızamıza sızdırılan o kan...
Savaş hep daha fazlasıdır hayattan çaldıklarından...
Hafızamıza doldurduklarından hep bir daha fazla...



Sunday, January 10, 2016

Fahişe Çika: Ebrunun Siyah Rengi


Kara deliklerini görmemek için, önce mavileştirilen, sonra mozaikleştirilen en son da ebrulaştırılan Anadolu'nun hayranları acaba yüzyılın ilk çeyreğinde bir Rum, Süryani ya da Ermeni kadını olarak Anadolu'da doğmayı isterler miydi?


Talin Suciyanİstanbul - BİA Haber Merkezi

Bugünkü gerçekliğimiz ve bir bir hepimizin hayatı 20. yüzyılın ilk çeyreğinin sonuçlarına göre belirlenmeye devam ediyor. Fahişe Çika* bu gerçekliği en çıplak ve belki de en şiddetli şekilde bizlere gösteren hayatlardan biri. İstos Yayınları'nın yayın hayatına adım atarken bastığı ilk eserlerden birinin bu kitap olması herhalde tesadüf değildir.
1989 yılında Yunan Konsolosluğu'nda maddi yardım için bekleyen ve o günlerde seksenli yaşlarını süren Giresunlu Pontus Rumu Eftalya ile yazarThomas Korovinis'in karşılaşmasının bir sonucudur bu kitap.  Korovinis, Eftelya'nın kendi anlatımını metne dökerek, yüzyılın ilk çeyreğinde doğmanın bedellerinin bir hayat boyu nasıl ödettirildiğini de çarpıcı bir biçimde ortaya koymuş olur.
Giresun'da Pontuslu bir Rum aileye doğan Eftalya'nın ilkokula başladığı ilk günden aklına kazınan şey arkadaşları, okulun ne kadar güzel ya da ne kadar sıkıcı bir yer olduğu değil, sokak başında asılmış adamlardır. Köşe başlarında asılmışların önünden, boş sokaklarda, jandarmalardan korkarak evine varmaya çalışır. Rus Orduları çekilmiştir, Eftalya Erzincan Mütarekesi'ni yaşamaktadır. Kısa bir süre sonra annesini kaybedecektir. Babası işkencelerden geçecek, kardeşi görünüşe göre öldürülecek, ninesi sırtına yüklenen barutun ağırlığıyla hayata veda edecek, babası kendini hiç kurtaramayacak en sonunda -biraz daha geç- İkinci Dünya Savaşı sırasında Almanlar tarafından Yunanistan'da öldürülecek, velhasıl Eftalya İstanbul'da yalnız yaşamak zorunda kalacaktır.
Peki, 1900'lerin ilk çeyreğinde Rum, Ermeni, Süryani olarak doğduysanız, tüm ailenizi kaybettiyseniz ve kendinizi "en güvenli" sayılan İstanbul'da bulduysanız, bir kadın olarak nasıl hayatta kalırsınız? Bu sorunun tek bir cevabı olduğunu pekâlâ biliyor olmalısınız. Tarihin hangi dönemecinde doğduğunuz, içine doğduğunuz etnik grup, hasbelkader kaybedenler tarafında yer almanız bundan sonra kendi hayatınıza dair iradenizi elinizden alacaktır. Varlığınız, benliğiniz sadece duygusal zayıflıklıklarınız, kırılganlıklarınız ve tabii insanı kör eden umut anlarında ortaya çıkabilecektir. Ve hayatınız, sizi siz yapan bu en temel ruh durumunu tanımakla geçecektir. Ne zaman ve kim olarak doğduğunuz hayatınızın, benliğinizin en temel mücadele alanı olacaktır.
Ve Eftalya, geldiği İstanbul'da halasının da, daha sonra kendisinin olacağı gibi seks işçisi olduğunu anladığında artık ona saklanacak, kaçacak bir yer kalmamıştır. Bundan sonrası, hep ama hep "kurtarılmayı" bekleyerek geçmiş bir hayattır. Kurtarılmayı beklemek, insanı içinde bulunduğu felakete karşı kör eden umudun ta kendisidir. Her an ölümden beter bir şey yaşayacak olmanın, felaketin tam göbeğinde olmanın en anlatılamaz, en ifade edilemez açmazının, kendini, kurtarılma umuduyla birleştirmesi insan ruhunun en derin, en yaralayıcı izdivacıdır. Eftalya'nın anlattıkları tam da budur.
"Anladın mı yanı nedir hayatım? (...) Gübreden çık boka gir, boktan çık gübreye düş." **

Yıllarını alan imkânsız aşklar, geneleve gelen erkeklerden bazılarının kendisini yaşadığı hayattan kurtaracağını ümit etmesi ve hayatının sonbaharında, en sonunda kendi deyimiyle "en kıymetli hazine"sinin kendisinin olduğunu anlayabilmesi...
Fahişe Çika, son yüzyılda Anadolu'nun ve İstanbul'un toplumsal tarihine çok önemli bir ışık tutuyor. Kara deliklerini görmemek için, önce mavileştirilen, sonra mozaikleştirilen en son da ebrulaştırılan Anadolu'nun hayranları acaba yüzyılın ilk çeyreğinde bir Rum, Süryani ya da Ermeni kadını olarak Anadolu'da doğmayı isterler miydi? 

(TS/NV)
* Thomas Korovinis, Fahişe Çika. Istos Yayınları. 2012
** A.g.e., 20

Sunday, December 13, 2015

Dilencilere verilecek 10 dakikası olanlara: Neden dileniyor, ne hissediyor, ne kazanıyorlar?

Akademisyen Aslıcan Kalfa Topateş, Türkiye'nin sınıfaltı insanları dilencileri yazdı


- A +


Sokakların sahipleri kim?
Kanunun bu soruya verdiği yanıt: Kamu. Ancak sokağa çıktığınızda kelimenin kökenindeki ‘bütün’ parçalanır ve insanlar gözükür. Zenginliğin, yetkinin, sınıfların ve kimliklerin yanı sıra daha pek çok taksimle ayrışan kalabalık akarken bazıları durur. Gözlerini görmemekle terbiye edenler ilerlerken onlar çoğu zaman avuçlarını açmış, kimi zaman “Allah rızası için” diyerek kendilerini görecek göz ararlar.
Açlığın, insana karşı nasıl bir şiddet olabileceği sorusu yerine zihinlerde inşa edilen “Duygu sömürüyor bunlar”, “Kolaysa çalışsınlar, biz eşek gibi çalışıyoruz”, “Bunun sorumlusu devlet, refah ülkesi olsak...”, “Böyle para verip iyice alıştırmamak lazım”, “Fakir değil, zenginler aslında”, “Utanmadan bir de çocuğuyla dileniyor bu soğukta” cümleleri kimi ağızlardan dökülürken kimi cebinde bozukluk var mı diye yoklar.
“Dilenciye para vermeli mi, vermemeli mi” ikilemi yeni değil, zira sorun eski.
Osmanlı’da, örneğin, loncaya bağlı olmadan dilenmek nizama aykırı görülürken yeniçeriye bağlı bir dilenciler başbuğu vardı. Dilenci kethüdası, ‘cer kâğıdı’yla dilenme vizesi alan dilencileri denetlerken dilenci pehlivanları yörelerindeki dilencilerden kestikleri haraçlarla geçinirdi. Dayağı bol, sürgünü çok nizam arayışları bugüne kadar taşınırken bu tarihin izini süren araştırmaları da kazıyarak “Peki bu dilenciler kim” diye soranAslıcan Kalfa Topateş.
Aslıcan Kalfa Topateş, Aralık 2015, 319 sayfa
Aslıcan Kalfa Topateş, Aralık 2015, 319 sayfa
Türkiye’de ilk kez kapsamlı bir şekilde dilencilerle görüşerek bu sorunun cevabını arayan akademisyen Aslıcan Kalfa Topateş, doktora tezini İletişim Yayınları’ndan geçen hafta çıkan “Dilenciler” kitabıyla okuyuculara sundu. Ve yoksulluğu, "kişi başına düşen..." diye başlayan cümlelerin karşısına yazılan rakamlarla anlatmaya çalışmak yerine hiçbir sınıfa ait olamayanların, Türkiye'de yok denilen 'sınıfaltı kesim'in, dilencilerin hikâyesini aktardı.
İnsanları dilenmeye sürükleyen süreçte neler oluyor? Dilenmeye zorlanıyorlar mı, yoksa kendi istekleriyle mi çıkıyorlar? Onlar dilenciliğe dair ne hissediyor? 24 saatlerini nasıl geçiriyorlar?Nerede dileneceklerine nasıl karar veriyorlar? Bir günde ne kadar kazanıyorlar? Kazandıklarını neye harcıyorlar? Hayata nasıl tutunuyorlar?  
2012-2013 yıllarını yayılan araştırması için Ankara’da 26 dilenciyle görüşerek bu soruların yanıtlarına ulaşan Aslıcan Kalfa, aralarında bir zabıtanın da olduğu 17 yetkili ile de konuştu. Doktora tezi kitap olarak raflarda yerini aldıktan sonra internet üzerinden söyleştiğimiz Aslıcan Kalfa Topateş, Ankara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü mezunu. Yüksek lisansını aynı üniversitenin Sosyal Bilimler Enstitüsü Kadın Çalışmaları Anabilim Dalı’nda, doktorasını Siyasal Bilgiler Fakültesi Çalışma Ekonomisi ve Endüstri İlişkileri Bölümü’nde tamamladı.
Bugün Pamukkale Üniversitesi’nde öğretim elemanı olan ve sosyal politika ile çalışma sosyolojisi alanında çalışan Kalfa Topateş’in T24’ün sorularına verdiği yanıtlar, dilencilerle görüşmelerinden derlediğimiz alıntılar eşliğinde aşağıda. Medya dilinde üretilmiş "zengin dilenciler" efsaneleriyle vicdan muhasebenizi denkleştirmeye tenezzül edenlerden değilseniz buyrun. 
Aslıcan Kalfa Topateş: Yoksullar arasındaki akrabalık, komşuluk gibi enformel dayanışma ağları inanılmaz ölçüde zayıfladı. Çünkü herkes yoksul artık, etrafındakiler de yoksul
Aslıcan Kalfa Topateş: Yoksullar arasındaki akrabalık, komşuluk gibi enformel dayanışma ağları inanılmaz ölçüde zayıfladı. Çünkü herkes yoksul artık, etrafındakiler de yoksul


Dilencilerin jargonunda neler var?
- Bir dilencinin gözünde, sokakta yanına yaklaşıp “Allah rızası için” dediği biz kimiz?
İngilizce literatürde buna ‘passer by’ deniyor, ‘yoldan geçen.’ Dilencilerse ‘sokaktaki insanlar’ diyorlar ve bu kişileri potansiyel yardım kaynağı olarak görüyorlar. Muhakkak çete tipi örgütlenmeler gibi kriminal bir boyutu da vardır ama bu kişiler büyük ölçüde dilencilikle geçindikleri için hakikaten yardıma çok ihtiyaçları var.
- Mecburiyetten dilenenler “Dilenciyim” diyorlar mı yoksa bunu söylemekten eriniyorlar mı?
Alana “Kesinlikle dilenme demeyeceğim” diyerek çıktım çünkü bu kişiler toplumsal olarak damgalanıyor, şüphesiz ben de araştırma sürecinde asla bu damgalayıcı tavra dahil olmak istemedim. ‘Dilenme’ yerine ‘çalışma’ kelimesini kullandım, çoğunun mendil satması da avantaj sağladı. Zaten onlar da kendileri için “Dileniyorum” demiyorlar.
Raziye: Dilenmiyorum affedersiniz. Öyle demem ben. Yavrum, kurban olsunlar, diyemiyorum. Yerin dibine girerim yoksa. Ben bunu da utana utana satıyorum. Bura sakin yer diye geliyom, bir tanıdık görecek diye utanıyorum.

“Dilenmek değil; selpağa çıkmak, avuç açmak...”

- Yerine ne kullanıyorlar, jargonda neler var?
“Çalışıyorum” diyorlar ama konuşma ilerledikçe “Bu iş değil ki, böyle iş mi olur” diyorlar. Hatta biri “Selpak satmak ne ki, hayat mı, hiçbir şey değil” dedi. Jargonları şöyle: Selpağa çıkmak, durmak, dikilmek, istemek, istemeye çıkmak, avuç açmak... İstisnai olarak biri ‘zanaat’ dedi ama genel olarak ‘selpağa çıkmak’ deniyor. Selpak satmadan dilenenler de az bahsettiğim diğer ifadeleri kullanıyorlar. Sadece biri ‘dilenmek’ ifadesini kullandı, geçmişini anlatırken “Biz eskiden dilenmiyorduk, bohçacıydık” dedi.
- Sizinle konuşmaları derinleştikçe ifadeleri değiştiği için soracağız: Dilencilerin dilenmeye ilişkin hakim duyguları ne; utanç, çaresizlik, kızgınlık...
Kesinlikle olumsuz duyguları var. Genelde mendil sattıkları için, mendil satmadan bildiğimiz geleneksel usullerle dilenenlerden kendilerini farklılaştıranlar oldu, bazıları onları kötülüyordu, bazıları “Onlar da mecbur kalıyorlar” dediler. Ama durumla asla barışık değiller.

“İlk başladıklarında çok utandıklarını, ağladıklarını söylüyorlar”

- Mendil sizce dilenmeye karşı kalkan olarak mı kullanılıyor?   
Kesinlikle bir koruma kalkanı. Etkinliklerini toplumsal olarak meşrulaştırmak, sokaktakiler tarafından yargılanmamak için satıcı görünümü edinmeye çalışıyorlar. “İlk çalışmaya başladığınızda ne hissettiniz” diye sorduğumda çok utandıklarını, üzüldüklerini, ağladıklarını söylediler. Ben konuşurken isterlerse görüşmeyi kesebileceğimi söyledim. Sadece bir erkek dilenci, çok ağladı, utandı ve görüşmeyi sonlandırdı.
Bekir: Hiç hoş değil. Şu dünyanın günahı benim olsun, şu gözlerim önümden aksın, kötü bir 600 lira maaşım olsa çalışırım. Kötü... Çaresizlik... Kimsenin yüzüne bakamıyon. Ya da bir tanıdık görürse diye... Bir tanıdık görse kendimi intihar ederim ya... Valla şu gözlerim şöyle kapansın, görmesin. Yüz karası....
- Sizin mendil satanları dilenci olarak değerlendirmenizin sebebi ne?
Yoldan geçenlerin çoğu zaman dillendirdikleri ‘hiçbir iş yapmayan birine para verilmemesi gerektiği’ düşüncesine rağmen parayı verip mendili almamaları bir neden, ama kendilerini çalıştıklarına inandıran bazıları selpağı vermek için ısrarcı da olabiliyor. Daha önemlisi, satılan ürünün kimi zaman önceden belirlenmiş bir parasal karşılığı olmuyor, ‘gönlünden kopacak’ miktar esas alınıyor. Zaten literatürde, değeri düşük ürünleri değerinden daha fazla bir fiyata sokakta satanların dilenci olduğu, hakim bir görüş. Buna benim eklediğim bir kriter de, mendil satılırken “Allah rızası” gibi ifadeleri içerecek şekilde yalvarılması. Bu önemli bir kriter, bu belirtilmezse, sokakta satış yapan herkesi, işportacıları, dilenci olarak nitelememiz gerekir, bu da yanlış olur.
- Yoğun utanma duygusuna rağmen “Bir insan neden dilenir” sorusunun yanıtını okuyucuların da bulması için; bize dinlediğiniz dilencilerin hikâyesini anlatır mısınız?
Urfa’nın bir köyünden veya İzmit’ten evi geçindiren erkeğin öncü rolüyle göç ediyor aile, örneğin Ankara’ya. Bir kere yanlış algıyla geliyorlar: “Ankara’dır, iyidir dedik, geldik.” Başkent olmasının olumlu bir algısı oluyor. Ama bakıyorlar ki burada iş yok, çok gelişmiş bir enformel sektör var, kocalarının yapacağı en iyi iş işportacılık oluyor, çöp topluyor ama yetmiyor. 3-5 tane de çocuk var çünkü doğum kontrolü yok. Kadınlar da, cinsiyet ilişkilerinin dönüşümü ile de ilgili, bir yerde pasif aktör olarak durmuyorlar. Muhakkak gelir elde etmeyi ateşleyen bir şey oluyor; o da genelde çocuklar; “Çocuklarım aç kalıyordu, çocuklarımın okula gitmeleri gerekiyor, ben de başladım selpağa çıkmaya...” Bu o kadar kadınlara yönelik bir gelir elde etme ağına dönüşmüş ki mahalleden, komşularından görüyorlar, birbirlerini harekete geçiriyorlar, önderlik ediyorlar, dilenme mekânını dahi gösterebiliyorlar birbirlerine. Ya da hepsi şehir merkezine gidemiyor, evine yakın bir mahalleye gidiyor dilenmek için. Ve süreç başlıyor. Bu çekirdek aileler için geçerli olan örüntü. Kocası ölen veya eşinden boşanan kadın için süreç hızlanıyor.

Dilencilerin çoğu kadın mı?

- Kadınlara vurgunuz nedeniyle soracağız; selpağa çıkanların çoğunluğu kadın mı? 
Görüşmeye kalktığınızda karşınıza çıkanların çoğu kadın oluyor. Erkekler de görüşmeye çok istekli olmayabiliyor ve görüştüğünüzde çok da açılmıyorlar. Ben bu yüzden sadece 3 erkekle görüşebildim. Genel olarak dilencilik kadınlar için müthiş bir mücadele mekanizması. Hayatta kalmaya çalışıyorlar. Bunu kendileri, çocukları, aileleri için yapıyorlar.
Itır: Ne yapayım ablam, gücüm yetmiyor, yavrum yetmiyor... Yeri geliyor da ablam, inanın Allah’ınıza çocuklara peynir bulup da sofraya koymaya götüremiyom. İşte kimse kimsenin içini bilmiyo. Çocuğumun ayağındaki ayakkabı böyle yırtık ablam, alamadım...

“Erkekler eşlerinin çalışmasına genelde karşı çıkıyor ama kadın galip geliyor”

- Bahsettiğiniz gibi bir çekirdek aile örneğinde, kocasının kadının selpağa çıkmasına tepkisi ne oluyor; kabullenme mi, itiraz mı? Bir tarafta da eşini dilenmeye zorlayan erkekler var mı? 
Daha çok karşı çıkıyorlar. Gerilimler olabiliyor ama kadınlar galip geliyor. Bazı eşlerde inanılmaz bir irrasyonalite var; “Çalışmanıza eşiniz bir şey dedi mi” diye sorduğumda “Engel oldu, çok kavga ettik, çekiştik, ama sonunda ben çalıştım” yanıtını veriyor. Karısına engel oluyor ama örneğin inşaatta çalışırken sakatlanmış erkek, kendisi de çalışamıyor. “Peki eşiniz evin geçimi için ne öneriyordu” diye sorduğumda kadına, “Hiçbir şey” dedi. Ama kadın bu irrasyonaliteyi deliyor dilenciliğe başlayarak.
Ayrıca ben rastlamadım ama yetkililer eşlerin dilendirdiği bir aile örüntüsünden bahsettiler. Bunun dışında boşanma çok yaygın. Vefat ve boşanma gibi nedenlerle aile parçalandığında kadın dilenciliğe başlayabiliyor. Eşi ölen kadın doğrudan dilenmeye başlıyor çünkü elinden başka bir şey gelmiyor. Çekirdek aile, boşanmış veya eşi ölmüş kadınlar dışında bir de benim “kaotik” ya da “eğreti” olarak nitelediğim bir aile biçimi var. Bu eşler arasında boşanma gerçekleşmese de ayrı yaşıyorlar. Burada erkek eş, kadını yalnızlaştırıyor, nadiren eve geliyor, geldiğinde şiddete başvurabiliyor. Bir kadın “Ben kocamı bulamıyorum ki boşanayım” dedi. Böyle bir durumda kadınlar dilenmeye başlıyor.
Nursema: Kaçmaz olaydım, pişman oldum. Çalışmıyo, görmüyo, alkol bağımlısı. Eve barka bakmıyo, valla yardımlar olmasa acımızdan ölüyoz. Nerde içiyo, orda içki içiyo, sızıp kalıo. Evlere barka da gelmiyo. Haliyle kavga dövüş de oluyo, evde beni dövdüğü günler de oluyo. Onlarda psikolojim bozuluyo...

“Yoksullar arasındaki akrabalık bağları çok zayıfladı çünkü onlar da yoksul”

- Bu kadınlara destek olacak akrabaları, sosyal destek ağları yok mu?
Yok. Bu Türkiye’deki yeni dönem yoksulluk araştırmalarında da ortaya çıktı; yoksullar arasındaki aile, akrabalık, komşuluk gibi enformel dayanışma ağları inanılmaz ölçüde zayıfladı. Çünkü herkes yoksul artık, etrafındakiler de yoksul. Köylüleri de göç ediyor, göç etmemiş olan varsa onlarla da ilişkileri zayıf.

“Dilenciler sınıfaltı; gündelikçiliğe yükselemiyorlar”

- “Paspasa gitsene dilencilik yapacağına” diyecek birine dilenci kadınlar ne yanıt verir?
Alt sınıftaki bir kadın temizliğe gidebilir ama sınıfaltı bir kadın gidemez.
- Sınıfaltı ne demek?
Toplumsal sınıfların herhangi birine dâhil olmanın esirgendiği insanlar. Dâhil olmayı başaramamış değil, bu tarz imkânların hiçbir şekilde sağlanmadığı insanlar. 1970-80’li yıllarda kullanılmaya başlansa da Marx’ın ‘tortu tabaka’ dediği kesime tekabül ediyor. Türkiye’de sınıfaltı diye bir grup olmadığı söylenirdi ancak ben araştırmamı yaparken Ankara’da olduğunu gördüm. Türkiye’de sınıflaltının var olmasının bir sebebi hane yapılarındaki dönüşüm. Bu kapsamda kadınlar, eğitim düzeyleri düşük veya hiç olmamasına rağmen evin içinde daha egemen duruma geliyor. Şöyle oluyor: Çekirdek ailelerde erkek eş evi geçindirirken iş kazası gibi sebeplerle ya da işten çıkartılma nedeniyle işsiz kalıyor. Çalışsa da çöp toplama, işportacılık gibi arızi işler yapıyor ve bu durum geçinmelerine yetmiyor. Kadınlar sürece doğrudan müdahil olarak, daha çok selpağa çıkarak evin geçimine katkıda bulunuyor, hatta üstleniyorlar. Çünkü sosyal yardım kurumlarıyla de onlar ilişkiye geçiyorlar. Temizliğe gitse bile nadiren gidebiliyor ama gündelikçiliğe yükselemiyor. Çünkü yoksulluk çok katmanlı ve gündelikçilik yoksul kadınlar hiyerarşisinde belli bir yere sahip. Temizliğe gitmek için gereken vasıflara sahip değiller.
- Vasıftan kastınız tam olarak ne; temizliğe çağrılmak için yeterince temiz bulunmamak veya mesela hırsızlık önyargısından kaynaklı endişeler mi?
Yolda görüp bazı dilenci kadınlara “Gel evimi temizle” diyenler olmuş. Ama genel olarak temizliğin bir “çevre işi” olduğunu söylüyorlar; “Benim çevrem yok ki nasıl temizleyeyim.” Dilencilikle temizliği kombine edenler var ama onları çağıracak bir kadını tanımaları çok zor. Tanısalar bile bayram gibi zamanlarda çağırılıyorlar ve ancak o zamanlarda temizliğe gidebiliyorlar. Ayrıca kronik hastalıkları var; bel, sırt ağrısı, fıtık veya yaşlılığın verdiği güçsüzlük var.
- “Kadınlar mahalleden, komşularından görüyorlar, birbirlerini harekete geçiriyorlar, önderlik ediyorlar, dilenme mekânını dahi gösterebiliyorlar” dediniz. Mahalle ve komşular etkinse “Dilenci mahalleleri var” çıkarımı yapmak ne kadar doğru olur?
Ankara, Altındağ'dan bir kare
Ankara, Altındağ'dan bir kare
Dilenci mahallesi demeyeyim ama örneğin Ankara Altındağ’ın bir bölümü, Çinçin, Hıdırlıktepe sınıfaltının yaşadığı semtler, mahalleler. Gelir elde etme etkinlikleri içerisinde dilencilik bu bölgelerde önemli bir yere sahip.
Nurten: Çoğu kişilere söyliyemiyorum eşimin gelmediğini, çünkü evde tek yaşıyorum. Etrafımız hep esrarcı dolu. Evime gelirler, çok kötü şeyler yaparlar. Onlardan korkuyorum. Bazı kişilere söyleyemiyorum yani, çünkü çocuklarımla ben tek başıma evde yatıyorum. Ben geceleri kapının arkasından neler koyuyorum ben. Sonra kapım bi de kırık, helak oluyorum yani.

“Selpak satmayanlar damgalanıyor”

- Altındağ’dan bir kadın, komşusundan duydu, selpağa çıkmaya karar verdi. Yol yordam aktarılırken ne söylemesi gerektiğine, nasıl giyineceğine dair kendisine aktarılan raconda neler var?
“Selpağı şuradan alacaksın” deniyor. 10’lu paketler 1 lira, 1 lira 20 kuruşa. Ne kadar satılabileceğini de birbirlerinden öğrenebiliyorlar. Ancak racon daha çok dilencilik çocuklara öğretilirken söz konusu oluyor.
- Çocuklara kim öğretiyor?
Çocuklar birbirlerine öğretiyorlar; “Bir tane alır mısın, diyeceksin” gibi... Genel olarak bakarak öğreniyorlar. Ama Foucault’cu anlamda normalleştirme pratikleri dilenme faaliyetlerine sirayet edebiliyor; selpak satmayanlar damgalanıyor. Yoldan geçenler mesela “Sen niye boş duruyorsun, bir şey sat” diyerek dilencileri belli bir kalıba, kapitalizmin ticari mübadele ilişkilerine sokabiliyor.

Kaç tür dilencilik var?

- Selpağa çıkmak ve geleneksel dediğiniz dilencilik dışında kaç tür dilencilik var? Örneğin engelli olanlar için rivayet edilen sakat bırakılarak dilenmeye zorlanmak bu türler arasında mı? 
Aktif, yani talepkâr olanlar, sadece duranlar, yani pasif olanlar, tekil-çoğul çıkanlar, kapitalizmle uyumlu-uyumsuz olanlar... Zorla dilendirmeye dair literatürden örnek verebilirim.
- Siz mafyöz organizasyonlara rastlamadınız mı?
Hayır, öyle olsa ben de tehlike atlatırdım galiba. Görüştüklerimin birileri tarafından gözlendiğine, herhangi bir tehdit altında olduklarına dair bir gözlemim olmadı. Ama bu benim araştırmam için geçerli.
- Örneğin Taksim İstiklal Caddesi’nde benzeri bir organizasyonun olmaması düşünülebilir mi?
Tabii vardır. Ama bu benim bahsettiğim örüntünün varlığını değiştirmiyor. Türkiye gelişmekte olan bir ülke ve bu nitelikteki veya azgelişmiş birçok ülkede dilencilik benzer bir örüntüye sahip. Çünkü yoksulluğun karakteri de bu ülkelerdekine benziyor. Ama mesela Afrika’da insan ticareti boyutu var, kriminal faaliyetler yoğun; çocukların uzuvlarının kesilmesi, zorla dilendirme gibi... Benimle görüşmeyi kabul etmeyen iki kişi vardı,  bir ihtimal, sebebi gözlenmeleri olabilir, belki kısmen kriminal bir yapı vardır.
- Selpağa veya dikilmeye çıkmadan önce öğretilenler arasında giyim kodları var mı? Kıyafet değişimi söz konusu mu?
Ben rastlamadım ama bir sosyal hizmet uzmanı şunu anlattı: Ankara’da kar yağarken üstü ince, ayakları çıplak bir çocuğu görünce görenler para veriyor. Biri gidip palto alınca o uzman kimliğini gösterip “İki dakika sonra çocuk o paltoyu çıkaracak” demiş. Ve hakikaten öyle olmuş, çocuk üstünde paltosu olmadan, ayakları çıplak dilenmeye devam etmiş. Böyle bir şey varsa bile bu çocuğun ne kadar kıyafeti olabilir ki? Kıyafetini değiştiriyorsa bile bu yargılanacak bir şey değil. Ancak tabii çocuğun kıyafetini değiştirmeye zorlayanlar var, bu durumda çocuğun iradesi yok elbette. Fakat, genel olarak, insanlar “Duygularımız sömürülüyor” diye sitem ederken, dilenen kişi çok daha ciddi bir şey yaşıyor, hayatta kalmaya çalışıyor. Bunu aşmak için her türlü stratejiyi uygulayabilirler.

“Genelde haftada 3-4 gün, yaklaşık 4 saat selpağa çıkıyorlar”

- Selpağa gitmenin yordamını öğrenen kadın, Çinçin Mahallesi’ndeki evinde uyandı. Onu nasıl bir 24 saat bekliyor?
Bu soruyu sordum ve çok homojen yanıtlar aldım. Sabah kalkıyorlar, evin işleri oluyor, okul çağındaki çocuklarını okula yollamaları gerekiyor, sonra okul çağında olmayan çocuğu varsa, diyelim ki bebeğini besliyor, öğlen çocuğu okuldan döndükten sonra büyüğüne küçük çocuğunu emanet ediyor ve tek başına akşam 16:00 ile 20:00 arası dilenmeye çıkıyor. “Çünkü o zaman zabıtalar daha az oluyor” diyor. Ya da gündüz okul çağında olan veya olmayan çocuğuyla çıkıyor. Çocuğunun eğitimini de aksatabiliyor elbette. Ama her gün de gitmiyor.
- Haftada kaç gün çıkıyorlar selpağa?
3-4 gün olabiliyor. Biri demişti ki “10-20 gündür gitmiyorum.” Esnek bir rutin var.
- İhtiyaç oldukça mı çıkılıyor?
Hep ihtiyaç hâlindeler ama sürekli çıkabilecek kadar boş vakitleri yok. Çünkü ev işleri, çocuk bakımı gibi yükümlülükleri var. Veya özellikle soğukta sokağa zor çıkıyorlar.
- Oturacakları mekânı nasıl seçiyorlar?
Komşularının, arkadaşlarının yönlendirmesi olabiliyor. İkincisi, kendileri toplu taşımaya binip bir yerleri keşfedebiliyorlar. El yordamıyla, deneyerek stratejik nedenlerle seçebiliyorlar. Örneğin, bazı trafik ışıkları daha uzun yanıyormuş, “Oraya gidiyorum” diyor.
Raziye: Dolmuş daha kolay. Otobüsleri bilemiyom. Okumam olmadığı için... Cebeci tarafından geçiyor musunuz diyorum, onlar da geçiyoruz, diyorlar. Ben biniyom. Üstünde yazıyo da ben bilemiyom. Ama çoğu zaman da ağlıyom ben. Niye dersen ben okumak bilmediğim için. Ben dolmuşa binerken bile sıkıntı çekiyorum. Bir kişiyi görsem de diyom, acaba şu dolmuş nereye gidiyor, diye sorabilir miyim acaba diyorum. Kızılay olursa sarı... Sarıysa binmiyom. O da yani abinin birisi bana geçen sene, Allah razı olsun, mavi dedi, Ulus, dedi. Sarı Kızılay, dedi. Ondan bazen aklımda kaldı o şekil. Bazen sıkıntı çekiyorum, ama sarıya hiç binmiyorum.
Otobüse binebilmekten yoksun kalmış bu kadın çünkü eğitim almamış. Büyük ihtimalle kırda doğmuş, kız çocuk olduğu için okutulmamış... Sürekli, her katmanda dışlandıkça merkezden çevreye doğru o kadar dış bir halkaya itilmiş ki sonunda dilenmeye başlamış.
Örneğin Raziye gözüne bir yer kestirdi ve selpak satmaya başladı ancak o mekân tutulmuş, başına ne gelir? Mekân savaşları nasıl işliyor?
Bu konuda çok ayrıntılı veriler çıkmadı ama “Burada ben duruyorum, sen git” denilenler olmuş. Bana anlatmaya çekindikleri daha travmatik deneyimler yaşamış olabilirler.

Dilencilerin gözünden Ankara’nın en kazançlı bölgeleri

- Ankara’da nereler mesken tutuluyor, rağbet gören mekânları hangileri?
Esas Kızılay; Karanfil, Konur sokakları, Güvenpark... Cebeci’de metro çıkışları ve üniversite yakınları. Bahçelievler 7. Cadde, Tunalı, salı günleri pazarın kurulduğu Emek 10. Cadde. Cami önlerinde de dilenebiliyorlar ama bazen sıkıntı olabiliyor çünkü zabıta cami önlerini çok sıkı denetliyormuş. Yine varoş denebilecek ama kendi oturdukları yerler kadar yoksul olmayan yerlerde de dilenebiliyorlar. Eğitim düzeyi biraz daha yüksekse bir yerlere daha rahat gidebiliyor, değilse zor. 
- Dilencilerin arasındaki çatışmanın derecesini de öğrenmek adına: Tutulmuş mekânlarda bir dilencinin başına gelebilecek olası şiddetin seviyesi ne?
Bunu çok öğrenemedim, daha çok sözel şeyler olduğunu söylediler. Genelde korkup söyleneni yerine getirdiklerini söylüyorlar; “Korkup kalkıp gittim.” Kendilerinin ne yaptıklarını söylemiyorlar, ben maruz kalan kişilerle konuşmuş oldum. “İçkici abiler var, onlardan korkuyorum” diyen bir kadın olmuştu. Çok kopuklar çevrelerinden, yekpare bir sokak kültürü yok. Daha ziyade bireyselliğin ağır bastığı bir kültür var.
- İçkicilerin yanı sıra mesela tinerciler de korktukları gruplardan mı?
Çekiniyorlar. Korumaya çalışıp çocuklarını geri çektiklerini söyleyebilirim ama Ankara’da eskisi kadar tinerci yok.

“Yoldan geçenlerin toleransı daha çok yaşlılara”

- Selpak satmaya başladığında kişi, sokaktan geçenlerle nasıl diyaloglar yaşıyor?
Sözelse, ya hayır duası ya da anlatısal bir araç kullanıyorlar. Dini olarak “Allah rızası için” diyor, anlatısalsa geçim sıkıntısından dem vuruyor. İhtiyaçlarından bahsediyorlar; “Kiram, elektriğim birikti”, “Suyumu ödeyemiyorum”, “Çocuğuma süt parası” diyebiliyorlar. Ya da bir hikâyesi olabiliyor, “Kardeşime 23 Nisan müsameresi için elbise almam gerekiyor” diyerek dilenen genç bir kıza rastlamıştım, kendisiyle görüşebildim. Onlar böyle dilenirken yoldan geçenlerin tutumu değişiyor. Sadaka veren, mendil alanlar var; diğer tarafta kızanlar da var; “Elin ayağın tutuyor, niye dileniyorsun”, “Çocuğunu niye sokaklara çıkarıyorsun, yazık değil mi!” Sadece çocuklular değil, çocuksuzlar da eleştiriliyor. Tolerans daha çok yaşlılara gösteriliyor.   
Şehriban: Bu işi yaparken genelde hep tartışıyorduk insanlarla. Bana hakaret ediyorlardı. Mesela çalış, diyolardı. Gençsin diyodular. Ben de ister istemez, abla iş imkânları var da ben mi çalışamıyorum yani. Benim okumam yazmam yok, ben bi okul bitirmemişim. Tahsilim yok, bi şeyim yok. Ben diyodum, yani kötü bi şey yapmıyodum. Ben bunu senden sadaka olarak da istemiyorum. Ekmeğim için mendil satıyorum. Gönlünden geçerse al, almazsan da kendin bilirsin, diyodum. Ama hakaret etme, diyodum karşımdaki kişilere. Onlar da diyolardı ki, bu iş değil, diyolardı. Böyle diyolardı, insanların duygularını sömürerek iş olmuyo. Ben de biliyorum sömürerek iş olmadığını, ama mecburum, elimden başka iş gelmiyo.
Sümeyra: Millet bize gülüyodu abla, arabadakiler...

“Osmanlı’da çalışabilir görülen dilenci erkeklere kürek, kadınlara dayak cezası”

- Sizce yaşlılara neden daha toleranslı davranılıyor?
Çünkü çalışabilir durumda olan-olmayan diye bir kategorileştirme yapıyor insanlar. Bu 1300’lü yıllarda Avrupa’da da yapılıyordu. Birbirine paralel tüm yasal düzenlemelerde bu ayrım var. Osmanlı’da da vardı aynısı; erkeklere kürek cezası, kadınlara dayak... Bugüne geldiğinde de örneğin 30-40’lı yaşlarda bir adam çıksa yanında çocuğu olan bir kadın veya yaşlı bir erkek kadar kazanamaz. Ve hatta “Sen niye çalışmıyorsun” denilerek belki başına kötü şeyler gelebilir. Bunu göze alamadıkları için de bazıları eşlerini dilendiriyordur.

“Çocuklarını bırakacak kimsesi olmadığı için onlarla dilenen kadınlar var”

İnsanlar 30’lu yaşlarında bir kadını dilenirken gördüklerinde de o kadının çalışabileceğini farz ediyor. Bir sosyal körlük var. Herkes çalışamıyor, bu kadınlar iş imkânlarından yoksun ancak bu ısrarla görülmüyor. Anneler için örneğin duygu sömürüsü yaptığı düşünülerek “Bir anne çocuğunu dilendirir mi” deniyor ancak şu göz ardı ediliyor: Çocuklarını bırakacak kimsesi olmayan kadınlar var. Genelde Türkiye’de var olan bu sıkıntı, selpağa çıkan kadınlar için çok daha geçerli. Bir başka neden de, yaşadıkları yerlerin tehlikelerle örülü olabilmesi, böyle bir durumda bir koruma güdüsüyle çocuklarını yanlarından ayırmak istemeyebiliyorlar. Çocuğunu yanına alıyor ve ne yazık ki daha çok kazanıyor.
- Daha çok kazanma arzusuyla çocuklarıyla çıkan anneler de var mı?
1 lira kazanacağına 5 lira kazanmak da isteyebiliyor tabii. Damla damla kazandıkları için arttırmayı tercih edebiliyorlar, ama “Her zaman da çıkarmıyorum” diyor. Ama çıkardıkları için çok eleştiriliyorlar.
Dilber: Kimi diyo ki, sen benden daha zenginsin diyo. Kimi, git diyo, kör müsün, çalış diyo, elin ayağın tutuyo, diyo. Kimi diyo, ayıp değil mi dileniyosun, diyo, terbiyesiz, diyo. Bu çocuğu sokağa çıkartıyosun, diyo. Ben de diyorum ki keyfimden çıkarmıyorum ki çocuğumu sokağa, diyom. Yoksulluktan çıkartıyom, diyom.
- Toplum bir yandan “Çocuğunla çıkma” diye eleştirirken dilenci kadınları, diğer taraftan çocuğuyla görünce daha çok para mı veriyor?
İnsanlar da homojen değil. Bazıları daha merhametli olabilirken, bazıları kızabiliyor. Kimin dilendiğine göre değişiyor dediğim gibi. Yaşlılar örneğin sempatik bir figüre de dönüşebiliyor; teatral davranabiliyorlar, seslerini biraz incelterek, sevimlileşerek. Kendi sınırları açısından iyi de kazananlara rastladım.

“Dilenci çocukların hayal mesleği polislik”

- Çocuk dilenci parantezi açsak: Genele zorlama mı hakim, aileye rağmen selpağa çıkmak mı, yoksa ailenin rızasıyla gönüllülük mü?
Çocuklar, ailelerine yönelik çok koruyucu davranıyor. “Beni sokağa yolladı”, “Beni dilendirdi” demiyorlar, “Ben kendim çıktım”, “Kendim akıl ettim” diyorlar. “Mendili nasıl aldın” dediğimde yine “Kendim” diyor. Bir çocuğun bunu kendisinin akıl etmesi her zaman çok olası değil. Akranlarından, büyüklerinden görebilir, annesiyle çıkıyor olabilir. Ya da şu olabiliyor: Başka çocuklardan görüyor, annesi razı oluyor, bir şey diyemiyor. Anneler çocuklarına göre bana daha açık davrandılar; “Gönderdim, ne yalan söyleyeyim” diyenler oldu.
Nurten: Ufak çocuğumda gelişim bozukluğu vardı gıdasızlıktan... Doktorlar bildirdi, bana kağıt verdiler, git çocuğunu kurtar, dediler. Her tarafa başvurdum. Adliyeye başvurdum, karakola başvurdum, netice gelmedi. Çocuğum karşımda eriyodu. En sonunda büyük çocuk (İdil) dedi ki “Anne ben mendil satacam” dedi. Mecbur gönderdim onu, böyle eşim terk edince... Aslında çocuk da dayanamıyodu.
- Selpağa çıkan anne rol model olabiliyor mu çocuğun selpağa çıkmasında?
Bazen olabiliyor, anneleriyle birlikte çıkıyorlar. Komşuları da anneleri yönlendirebiliyor, “Çocuğun mendil satsın, evin kazancına katkısı olur” denilebiliyor.
- Çocuklar paralarını nelere harcıyor?
Kendileri için saklayıp harcayabiliyorlar. Annelerine verebiliyorlar, ama bunu söylemeyebiliyorlar. Sonradan anneleriyle görüştüğümde, biri “Aldım ne yalan söyleyim” dedi mesela. Ancak tabii evin geçimine katkıda bulunduğunu ve bundan gurur duyduğunu söyleyen çocuklar da oldu.
- Çocuklar dilenciliğe uzun dönemli yapabilecekleri bir iş, bir çeşit ‘kariyer’ olarak bakmıyor, değil mi?
Evet, geçici bakıyorlar çünkü meslek edinmek istiyorlar, eğitime yöneliyorlar. Dilenmek mecburiyetten, utanarak yaptıkları bir şey.
- Meslek hayalleri ne?
En fazla polislik, sonra öğretmen, doktor...

Gecesi 6 liralık otelde kalamayınca sokakta uyuyan Bekir...

- Dilencilerin ısrarı ne; neye göre değişiyor sizce?
Literatürde ‘saldırgan dilenme’ diye bir şey var. Orada kriminal bir faaliyet var, tacize de girebilecek hukuki bir boyutu olabiliyor. Ama ben araştırmamda rastlamadım. Benim görüştüklerimin hepsi hemen hemen aktifti, talepkârlardı ama rahatsız edecek şekilde değil. Bir kişi sadece durarak, pasif bir şekilde dileniyordu.
- Bu pasif dilenci kitabınızda geçen Bekir miydi?
Evet. Bekir aynı zamanda evsiz olan tek kişiydi.
- Hikâyesini paylaşır mısınız?
Ailesinden tamamen kopmuştu. Eşi ölmüş, çocukları kesinlikle onunla görüşmek istemiyorlardı.
- Dilencilik yüzünden mi?
Hayır, baştan kopmuşlar. Haklı olacak sebepleri de olabilir, bilemiyorum. Ama Bekir evsizliğe sürüklenmiş. Hâlbuki dilencilerin zannedilenin aksine genelde evleri, aile hayatları oluyor bizim gibi ülkelerde.
- Bekir nerede uyuyor?
“Otelde yatıyorum” dedi ama “Şu terminalde çok yattığım oldu” da dedi. Otel çok ucuz ama her zaman onun için gerekli parayı da bulamayabiliyordur.
- Ne kadar otel parası?
O zaman 6 lira demişti. Hiç kazanamadığında tabii onu da veremez.
Bekir: Valla ağzımda iki diş kaldı, her gün ölüyom, ama ne yapayım... Ulucanlar’da dişe gittim. Param da yoktu. İsmim yazıldı, okundu. 30 lira para istediler. Affedersin köpek gibi bağırarak çıktım oradan. Kimse bana yardımcı olmadı. Vallahi böyle, çok üzüldüm.
- Bekir kaç yaşında ve kaç yıldır bu işi yapıyordu?
4-5 yıldır yapıyordu diye hatırlıyorum. Genel olarak erkeklerin olduğu yaşta, 60’lı yaşlarındaydı. Genç erkekler zaten dilenemiyor, onların çalışması, evi geçindirmesi gerektiğini içeren kültürel kodlar yüzünden.
- Sizce Bekir dilenerek mi ölecek?
Bekir için pek ümitli değilim açıkçası. Sınıfaltının da en ucunda yer alan bir örnek, hatta evsiz. Yukarı doğru hareketlilik potansiyeli yok çünkü yaşlı ve çok hasta. İkametgâhı olmadığı için yardım alamıyor, ailesinden tamamen kopmuş, yalnız... Dediğiniz gibi olabilir.
- Dilenciler yaptıkları işe dair ahlaki zemini nasıl inşa ediyor? Kitabınızda örneğin seks işçileri ile karşılaşmalarında “Biz namusumuzla çalışıyoruz” diyen kadınlar var. Kendilerini daha üstün gördükleri gruplar arasında 1) Geleneksel dilenciler, 2) Seks işçileri/konsomatrisler mi var?
Kaotik ailelerdeki erkek bazen konsomatrislerle ayrı bir hayat sürebiliyorlarmış. Dolayısıyla görüştüğüm bazı dilenci kadınların, kendilerini konsomatrislerden farklılaştırmaya yönelik bir eğilimleri de olabilir. Veya konuştuklarımdan biri çok güzel bir kadındı, iş vaat eden biri tarafından telefonla tacize de uğramıştı, sanırım böyle risklere daha açık olduğu için kendini seks işçilerinden farklılaştırma yönünde benzer bir ifadede bulundu. 

Dilenciler zabıta veya polisle karşılaştığında neler oluyor?

- Kadın sokakta selpak satarken birden zabıta çıktı; ne oluyor?
Zabıtalarla ilgili her zaman problem yok. Ancak yaklaşık üçte biri sorun yaşadıklarını belirtmişler. Polislerle çok sorun olmamış ama.
- Çocukların da hayal ettiği meslek olduğunu söylemiştiniz. Selpağa çıkanlar polislerden memnunlar mı?
Polisin görev alanında değiller. Polisin ilgilendiği çocuklar oluyor. Ama bana anlatılan çocuk polisinin de çocuğa çok kötü muamele etmediği. Alıyorlar, şubeye götürüyorlar, orada parasına el koyup sonra geri verebiliyor, ailesini arıyor... Ama şu da olabiliyor: Ailesini arıyor ve çocuklar sokakta çalışmasın diye onları sosyal ve ekonomik destek veren kurumlara yönlendirebiliyorlar. Öğretmenler de bunu yapabiliyor. Ancak bir tane, polis tarafından çok ciddi şiddete uğrayan bir kadın vardı; Sevilay.
- Görev alanı olsa da kabul edilemez ama polisin görev alanı da değilken bu şiddetin sebebi ne?
Polis Sevilay’ın anlattığına göre onun üstüne gitmiş, “Sen neden caminin önünde dileniyorsun” demiş ısrarla. O biraz hakkını arar şekilde davranıp “Şimdi cumadan çıktın, niye benimle uğraşıyorsun” diyor. Onu öldüresiye dövmüş. Sevilay korku ortamında şikâyetçi de olamamış. Zabıtalarla ilgiliyse, bir tanesiyle görüştüm. Beni dilenci aracına bindirip gösterdiler.
- Dilencileri toplamak için özel bir araçları mı var?
Evet.
- Tarif eder misiniz?
Arka tarafı büyük, Doblo cinsi araçlar. Arkasında kafesimsi bir tel var. O boşluğa topladıkları dilencileri oturtuyorlar. Bazen, kötü bir uygulamayla, Elmadağ gibi uzak yerlere bırakıyorlarmış.

“Zabıtalar her akşam duş alıyor, dilenci aracını dezenfekte ediyorlarmış” 

- 2010’da yapılan Dilencilik Sempozyumu’nun bilim kurulunda yer alan Prof. Korkut Tuna, Aynur Erdoğan’a verdiği söyleşide “Ramazan’da belediyenin aldığı tedbirlerden biri olarak dilencilerin toplanarak şehir dışına çıkarma faaliyetleri var” diyor. Tuna’nın dediği gibi, Ramazan ayına özel bir durum var mı? 
Belki o zaman daha çok yapılıyordur. Uzaklaştırıp cezalandırma pratiği olarak bunu yaptıklarını bana bir kişi anlattı ama ne kadar sistematik bilmiyorum. Ama ilginç, araç dezenfekte ediliyormuş dilencileri topladıktan sonra. Zabıta ekipleri de her akşam muhakkak eve gidip duş aldıklarını söylediler.
Genellikle zabıta dilencileri, Dilenciler Ekipler Amirliği’ne götürüyor. Yasal olarak düzenlenen yetkileriyle üstlerini arıyorlar, ellerindeki paraya el koyabiliyorlar. Bazı zabıtalar sert çıkabiliyor, ama yaşlılara onların da daha toleranslı olmaları söz konusu. Dilenciler arasında zabıtalara hak veren de vardı, “O da görevini yapıyor, napsın, amirinin söylediğini yapıyor” diyerek o iktidar zincirini normalleştiriyordu.
Sevilay, örneğin, kendini dilenci olarak görmüyordu ve bindirildiği dilenci arabasında kendini dilencilerden farklılaştırmıştı. “Arabanın içi yırıl yırıl kokuyor. Fakirlik Allah’tansa pislik Allah’tan değil. Biz de fakiriz ama temiziz, bu çocukları tertemiz giydiriyoruz” dedi. Sevilay satış yaparak dilenirken biraz daha ürün çeşitliliği sunan yani selpağın yanı sıra anahtarlık gibi ürünler de satan, biraz daha eğitim düzeyi yüksek, ilkokul 3’ten terk bir kadın. İlkokula üç yıl gitmiş bir kadınla hiç okumamış bir kadın arasında çok önemli farklar oluyor. Eğitim o kadar önemli bir değişken.

“Dilencilikte de eğitim düzeyi arttıkça gelir düzeyi artıyor”

- Sokakta satış yaparken bu nasıl bir artı demek?
Daha düzgün konuşuyor, sizli konuşabiliyor, selpağın yanı sıra anahtarlık satmak gibi ürün çeşitliliği sunabiliyor çünkü piyasayı takip edebiliyor. Eğitim düzeyi kadın istihdamıyla birebir ilgili. Dilencilikte de eğitim düzeyi arttıkça gelir düzeyi artıyor.

“Günlük ortalama 15-20 lira kazanıyorlar”

- Günlük bir dilenci ortalama ne kadar kazanıyor?
Geneli 15-20 lira. En fazla 50 diyen oldu ama o çok istisnai.
- 50’yi bir yaşlı mı, yoksa çocuğuyla çıkan bir kadın mı kazanıyor?
Yaşlı bir erkekti. Eleştirmek için değil, ama bir saptama olarak söylüyorum; iyi kazanıyordu. 80’li yaşlarda bir adamdı ve neredeyse bir asgari ücreti buluyordu kazancı. Ürün çeşitliliği sunuyordu. Teatral olarak çok başarılıydı, sesini yumuşatıyordu ve çok sempatikti. Okul civarında dileniyordu. Çocukların da çok fazla ihtiyacı oluyor kaleme, mendile. O da hemen hemen her gün gidiyordu. Bu istisnai bir örnek. Normalde kazanılan 15-20 lira. Ben kitabımda gelir düzeyiyle ilgili iki hesaplamaya dayanarak iki tablo yaptım ve ikincisine sosyal yardımları ekledim. Ayni yardımlar içeren paketin içinden çıkanları, makarna, yağ gibi ürünleri liraya çevirince 100-200 liralık bir şey çıktı. Selpağa düzensiz çıktıkları için daha tahmini şekilde, aylık kazançlarının üstüne aldıkları yardımların parasal karşılığını ekledim. Sosyal yardım ile sosyal ve ekonomik desteklerden yararlanmazlarsa durum çok vahim. Dünya Bankası’nın belirlediği günlük 1 ya da 2 dolarlık mutlak yoksulluk sınırını çok az geçen veya erişemeyen bir gelir düzeyinden bahsediyoruz. Elbette bu belirlenimi doğrudan savunduğum için vermedim bu örneği, bir fikir verebilmek adına bu ölçütlere referans yapıyorum.
Raziye: Ayım yok annem, ayım yok benim...
- Söylediğiniz gibi haftada 3 gün çıktıklarında kazandıkları ortalama para ayda 200 lira civarında. Kiraları ne kadar?
Araştırmayı yaptığım dönem ayda 200-400 lira arasındaydı. Bir tanesi terk edilmiş, viran bir eve yerleşmişti. Diğerleri de kiralarını her zaman ödeyemiyorlardı. 

“400-500 liralık destek kadınların hayatını inanılmaz biçimde değiştiriyor”

- Anlattıklarınızla medyada çıkan “Benzin istasyonu olan dilenci”, “Serveti dudak uçuklattı”, “Ölen dilencinin 4 apartman dairesi varmış” başlıklarını bir arada düşünmek imkânsız.Kiranın yanı sıra elektrik, gıda gibi masrafları sosyal yardımlardan mı karşılıyorlar? Açığı kapatan bu yardımlar mı?
Yardımlar iki kalem. Sosyal ve ekonomik destek dediğimiz nakdi, 400-500 liralık. Bu Sosyal ve Ekonomik Destek Hizmetleri Yönetmeliği’ne göre, çeşitli sosyal hizmet kuruluşlarının sağladığı bir yardım. Şu an bu kurumlar merkezileşti ve sosyal hizmet merkezlerine dönüştü. Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın sosyal hizmet ayağı bunu sağlıyor. Onunla masraflarının bir kısmını karşılıyorlardır ama esas olarak çocuklarını okutuyorlar. Eğitime çok olumlu bakıyorlar ve erkek-kız ayırmıyorlar. Cinsiyet ayrımcılığı bu noktada olumlu olarak kırılmış. Bu destek kadınların hayatını inanılmaz biçimde değiştiriyor ve büyük ölçüde başarılı oluyor çocuklarını sokaktan çekmede. Onun dışında sosyal yardımlar ve ayni yardımlar var. Sosyal yardımın da nakdi bir boyutu oluyormuş, şartlı nakit transferi denilen 30-40 liralık okul yardımları falan oluyor. Bunlar daha istisnai, dilenciler sosyal yardımlardan daha çok ayni olarak faydalanıyorlar. Bunları da kaymakamlıklardan, belediyelerden alıyorlar.
Şehriban: Bulgur geliyo, zaten bi kolisi sade makarna çıkıyo, 20-25 tane makarna çıkıyo içinden. Bulgur çıkıyo, nohut çıkıyo, fasulye çıkıyo, bi teneke zeytinyağı çıkıyo. İşte 2 kilo zeytin çıkıyo. 3 koli geliyo. Bir kutu erzak geliyo, bir kutu sabun, deterjan geliyo, bi kutu kahvaltılık geliyo. Başka da bi şey yok. Zaten 2 ayda ne yeticek. Bazen 3 ayı buluyo, bazen 4 ayı buluyo gelmesi.

“Nakdi destek dilenciliği kesmede etkili rol oynuyor”

- Sosyal yardımların dilenciliği durdurucu etkisi olduğunu söylediniz. Görüşme yaptığınız insanlar yardım alana kadar veya bu ağı keşfedene kadar mı dileniyorlar?
Ben iki yardımı ayrıştırmaktan yanayım. Çünkü ikisi aynı şey değil. Sosyal yardımlar genellikle ayni nitelikli; dilenciliği durdurucu etki yaratan ise nakdi olan sosyal ve ekonomik destekler, dilenciliği kesmede etkili rol oynuyor. Bu destekten sonra hemen hemen görüştüğüm tüm çocuklar dilenmeyi bırakmış. Bir tanesi sadece “Arada sırada çıkıyorum” dedi, yaşı daha büyüktü, onun da etkisi olabilir, durumun psikolojik detayları olabilir. Ama bu bir istisna.
- Sizce yardımlar düzeni pekiştirici değil, engelleyici nitelikte mi?
Sosyal ve ekonomik destekler 90’lı yıllarda başlamış bir uygulama, Dünya Bankası politikalarına biraz paralel. Felsefe olarak şüphesiz eleştirel bakacağım bir şey, ama pratikte işlevsel olduğunu gördüm. Ama yeni bir model oluşturulabilir ve kadın istihdam edilebilir, eğitim olanaklarından faydalanabilir düzeye getirene kadar bu nakdi yardımlar sağlanıp sonra yavaş yavaş kesilebilir. İnsanları tamamen o desteğe bağımlı kılmayacak bir tasarım yapabilir. Biraz zor görülebilir ama mesleki eğitimi de içeren kurumlar arası işbirliğini kapsayan bir tasarım olursa insanları güçlendirici, daha aktifleştirici ve işlevsel bir nitelik elde edilebilir. Ki inanın bu hâliyle bile kadınları güçlendiriyor. Bazı kadınlar buna “maaş” diyor; “Allah razı olsun maaşa bağladılar.”
- Sosyal ve ekonomik destekler dilenmeyi kesici işlev görüyorsa şu an dilenmeye devam edenlerin çoğu bu desteğe ulaşamamış kişiler mi?
Bir kere herkese vermiyorlar. Bir sosyal hizmet uzmanı, örneğin, “Çocuğum sokakta çalışıyor diye yalan söyleyip yardımdan faydalanmaya çalışanlar oldu” dedi. Ama ben rastlamadım. Destekler çocuklara yönelik olduğu ve kadınlara verildiği için kadınlar arasında bu konuda bir bilgi ağı var, öğretmenler ve polis de yönlendirici oluyor. Ama bunlara rağmen hiç duymamış olabiliyorlar. Bu, geçim sağlamaya çalışmada gerçekten çok vahim bir nokta.

“Politik bilinçlilikleri yok; hiçbir parti ismi ağızlarından çıkmadı”

- Türkiye’nin gündemden düşmeyen sorusunu gözlemlerinizden yola çıkarak yanıtlar mısınız: Yardımlar sandıkta oya da kanalize oluyor mu?
Konuştuğum insanların politik olarak veya sınıf açısından bir bilinçlilikleri yok. Tamamen eğitimden yoksun bırakıldıkları için bu çok normal. Ama oya nasıl yansıdığını, konum olmadığı için ayrıca da konuşmadım.
- Kitapta kişilerin dilenciliği genel olarak 1 ila 4 sene arasında yaptıklarını söylüyorsunuz. Dolayısıyla bugün yardım alan bir kişinin 13 yıldır iktidar olan AKP için “Allah AKP’den razı olsun” demeleri ne kadar ihtimal dışı?
Belki dışarıdan çıkmasını beklersiniz ama hiçbir parti ismi ağızlarından çıkmadı. Yabancılaşma içinde oldukları için sadece tek tük “Allah devletimizden razı olsun” söylemine rastladım. Burada devlet son derece soyutlaştırılmış, herhangi bir iktidarla ya da partiyle özdeş tutulmuyor. Önemli olan yardım yapılması.

“Dini cemaatlerle bir buluşma alanı yok”

- Dilencilerin dini cemaatlerle bir yardımlaşma ilişkileri var mı?
Yok. Cemaatlerle finansal bir ilişkiye girebilecek maddi durumları da yok.
- “Himmet” alışverişi nedeniyle mi söylüyorsunuz?
İki taraflı, hem onların cemaate, hem cemaatin onlara geldiği bir nokta, bir buluşma alanı yok. İnançlılar, ama dine bağlılıktan ziyade, dine sığınma var. Allah’a, İslam’a inançları çok ama aşırı dindar veya düzenli ibadet eder halde değiller.
- Zekât ve sadakayı da içeren İslam’ın egemen olduğu bir toplumda dilenmenin, örneğin Hıristiyan bir toplumda dilenmekle farkları neler?
“İslam’da dilencilik kutsaldır” gibi bir bakış yok, ama sadakaya sevap olarak olumlu bakılıyor ve verilmesi yönünde hadisler var. Yine de herkes bunun etkisinde değil, ikili bir tutum var, merhamet eden de var, çok eleştirenler de.
- Dilenenlerin genelinin Sünni olduklarını düşünmek ne kadar yanlış?
Muhtemelen öyle ama ne bunu, ne de etnik kökene ilişkin soru sordum.
- Neden bir veri de üretecek olan etnik kökene dair soru sormadınız; politik doğruculuk sebebiyle mi?
Soruları tasarlarken dilenciliğe ve onların gündelik yaşamlarına dair kültürel bir araştırma yapmayı seçtim. Sosyal bilimlerde araştırma yaparken konuları sınırlandırmak durumundayız, eğer bu sorulara da girseydim doğrudan dilencilik faaliyetiyle ilgili bilgi edinemezdim.

“Romanlar daha fazla, ama etnik çeşitlilik var; Türk dilenciler de çok”  

- Yine de kitabınızda Yükseker’den yaptığınız bir alıntıda şu not var: “1990’larda başlayan köy boşaltmaların etkisiyle de yoğunlaşan yoksulluk koşullarıyla büyük kentlerde dilencilik artmıştır.” Buradan hareketle dilenciler arasında yoğunluk Romanlarda değil, Kürtlerde çıkarımı yapmak ne kadar doğru?
Yanlış olur. Aksine Romanlar daha fazla. Sormadan söylenenlere göre, 8 kişi Roman, 4’ü Kürt, 3’ü Araptı. Etnik bir çeşitlilik var.
- Romanlar halihazırda hijyen söylemleriyle de ayrımcılığa uğrarken dilencilikle bu çifte kavrulmuş ayrımcılığa mı neden oluyor?
Muhakkak ama çoğu Roman olduğu için kendi içlerinde bu ayrımcılığın olmadığını düşünüyorum. Sadece bir kişi “Mahallede herkes Türk, bizimle konuşmuyorlar” demişti, muhtemelen Roman olan bir kız çocuğu. Dilencilik ve Romanlık, Türkiye’de iç içe geçmiş bir kategori aslında. Ama “Bütün Romanlar dilenci”, “Bütün dilenciler Roman” demek çok yanlış olur. Çok fazla Türk dilenci de var. Hepsinin dillendirdiği yoksulluk, dilencilik üzerinden uğradıkları ayrımcılık. En çok karınlarını doyurmak için yaptıkları faaliyetten dolayı yargılanıyorlar.
- “Ahalisinin yarısı dilencilikle geçinen Tamaşalık’ta herkes birbirinin ne yaptığını bilir, fakat kimse kimsenin üstüne varmazdı. Arada sıkı tutulan bir gizli mukavele var gibiydi. Fitre, zekât, ıskat gibi kelimeler sık sık geçer, fakat asla sadaka lakırtısı olmazdı.” Reşat Nuri Güntekin’in Miskinler Mahallesi’ndeki bu ifadeleri Prof. Korkut Tuna’nın şu sözleriyle örtüşüyor: “Türkiye çapında belli köyler ve iller dilenci üretiyor. Mesela Adana, Zonguldak taraflarından hani neredeyse dilencilik üretiliyor.” Bu, elinizdeki bulgularla ne kadar uyuşuyor, Tuna’nın deyimiyle, ‘dilenci üreten’ memleketler var mı?  
Benim duyduklarım arasında Adana’daki bir köy var. Böyle örüntülere rastlanabilir, ama detaylı bilgim yok açıkçası.

“Dilencilere para vermeli veya vermemeli, diyemem”

- Dilencilere para vermeli mi, vermemeli mi ikileminde tercihiniz hangi yönde?
Tamamen kişiye kalmış bir soru. Merhamet edip vermek isterseniz verebilirsiniz, ama “Bu devletin görevi” diyen olursa o zaman da vermez. 
- Dereye su gelene kadar kurbağanın gözü patlıyor hâli yüzünden de soruyoruz. Sizce insanlar bir dilenci gördüğünde arkasını dönüp gitmeli mi, yoksa elindekini az da olsa bölüşmeli mi?
Kimseye “İlla devletten bekle” de diyemem, “İlla ver, aşırı yoksulluk var” da. Sadece acayip bir mit var dilencilerin aşırı zengin olduğuna dair, öyle bir şey olmadığını söylüyorum. 
- Siz ne yapıyorsunuz?
Benim de her zaman araştırmacı gömleğim üstümde değil. İnsanım ben de. Dolayısıyla bazen verdiğim oluyor.