Friday, June 6, 2014

#Keseb’i Kurtarın, #Halep’i Kurtarın Kampanyası ve Kim Kardashian: Suriye’de Raşomon Etkisi

Elyse Semerdjian
(03.06.2014)
Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan ve Türkiye sınırına yalnızca bir mil uzaklıktaki Hristiyan Ermenilerin yaşadığı tarihi Keseb kasabası artık savaşın etkisinden en çok nasibini almış yerlerden biri. 21 Mart sabahı kasaba, üç farklı muhalif güç olan El Nusra cephesi, Şam el İslam ve Ensar el İslam tarafından ele geçirildi. Bu olay bütün dünyadaki Ermenilere geçmişte yaşadıkları travmaları tekrar hatırlatmış oldu. Çünkü bu kasaba 1915 Ermeni Soykırımı sonrası Ermenilerin yaşamlarını sürdürdüğü iki yerden biriydi ve şimdi buradaki nüfus da boşaltılmış oldu. Türkiye’de geriye kalan son Ermeni köyü Vakıflı, şu anda Keseb kasabasının eski sakinleri için güvenli bir sığınak durumunda. Keseb kasabası ele geçirildikten üç hafta sonra birbirleriyle çatışan farklı fraksiyonlar kendi gerçeklik biçimlerini oluşturabilmek için bu trajediyi bir araç olarak kullanmanın yollarını arıyorlar. Bu olguya kısaca Suriye’deki Raşomon etkisi adı verilebilir.

Keseb son üç yıldır diğer yerlere oranla daha sakindi fakat muhaliflerin ülkedeki Alevi çoğunluğun ikamet ettiği bölgedeki sahil kasabası Lazkiye’ye yönelik harekâtlarında bir başlangıç noktası haline geldikten sonra yeni bir anlam yüklendi. Militanlar bu harekâta Kuran’daki bir sure olan El Enfal’in (ganimetler) adını verdiler. Bu ad, Şam civarındaki muhaliflerin bu yakınlarda Yebrud’ta uğradıkları bozgunla değişen dengeleri Esad aleyhine çevirme umudunu simgeliyordu. Ayaklanma başladığından beri Keseb’deki milis kuvvetler, dağlardan içeri sızmaya çalışan militanları püskürtmek için silahlandılar. Baskın sabahı Türkiye sınırlarını açarak, Esad’ın son zamanlarda güneyde elde ettiği zaferleri boşa çıkartmak amacıyla milislerin Suriye’ye sızmalarına izin verdi. Diğer taraftan, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi de dahil birçok Ermeni örgütü ve onları izleyen Ermeni aktivistler, Türkiye’nin üç hafta önce Keseb’teki rolünü 1915 Ermeni Soykırımı ile ilişkilendirdiler.

Muhalifler tarafından göz ardı edilse de Ermenilerin korkuları tamamen yersiz sayılmaz. İslamcı muhalif milislerden bazıları, kendi tekfirî mezhepçiliklerini (kendi inancı dışındakileri kâfir olarak tanımlama alışkanlığı) sürdürmekteler. Şiilerle Hristiyanların kafalarını kesmeleri veya bu insanları din değiştirmeye zorlamaları da bunun göstergesi. Keseb kasabasındaki nüfusun boşaltılması yüzyıl sonra hâlâ hayatta olan Ermenilerin yok edilme korkularını da bu nedenle hiç azaltmıyor. Gerilla grupları her ne kadar kendi aralarında çatışsa da Hristiyan köylerine ortak saldırılar düzenliyor; Rakka’da olduğu gibi kiliseleri milislerin kumanda merkezine çeviriyor; kutsal nesnelere saygısızlık edip yağmalıyor; Hristiyanları kaçırıp zorla Müslümanlaştırıyor; azınlıkları öldürdükleri gibi sokaklarda savaşan Sünni Müslüman kardeşlerini de kazara katlediyorlar. Neyse ki Keseb ele geçirildikten sonra henüz bir kilisenin tavanındaki haçın sökülmesinden başka büyük bir tahribat yapılmadı.
 

Keseb’de haçı tahrip edilen kiliseden bir görüntü

Ermeni cemaati Keseb’in ele geçirilmesini protesto etmeyi sürdürüyor. Sosyal medya aracılığıyla başlatılan #Keseb’i kurtarın kampanyası Keseb’le ilgili birçok önemli gerçeğe temas ediyor ama internette dolaştığı için, ister istemez, yanlış bilgileri de beraberinde getiriyor. Evet, Keseb’teki nüfusun tasfiyesi geçen yüzyılda, 1909 ve 1915’te yapılan iki büyük tasfiyeyi hatırlatıyor ve Türkiye’nin her ikisinde de belirli bir dahli olmuştu. Fakat açıklığa kavuşturulmayan şey şu ki Ermeni haber servisi Asbarez baskın sırasında seksen kişinin öldüğünü belirtmiş olmasına rağmen bugüne kadar yalnızca ölülerden ikisinin Ermeni asıllı olduğu ortaya çıktı. Diaspora Ermenileri de Keseb’te NATO destekli ikinci bir soykırımın yaşandığını öne süren abartılı bazı yazılar yazmaya devam ediyorlar. Diğer Ermeni haber ajansları ise daha makul haberler veriyorlar. Armenian Weekly dergisi Lazkiye’ye gönderilen iki bin Ermeni’nin Meryem Ana Ermeni Kilisesi’nde kaldıkları ve Kızıl Haç Örgütü’nün insani yardımlarda bulunduğuna değinmişti. Aynı zamanda henüz Lazkiye’ye varmamış olan diğer on bin Kesebli Ermeni’yi arama çalışmalarına da yer verilmişti.

Peki, Ermeniler Keseb’i neden boşalttılar? Bu noktada, El-Nusra’nın Eylül 2013’te Şam’ın dış bölgelerinde bulunan ve stratejik veya askeri önemi olmayan, Aramice dilinin konuşulduğu Malula kasabasını ele geçirmesi bir örnek vaka olarak incelemek yararlı olacaktır. Burada sembolizm stratejiyi gölgede bırakmıştır; bilindiği üzere Martakla Manastırı adını Roma zulmünden kaçarak burada zorla tutulan ilk Hristiyan azizlerinden birinin adından almıştı ve manastırdaki rahibelerden on üçü bu sembolik olayı hatırlatacak şekilde El Nusra’nın işgali sırasında üç ay zorla alıkonuldular. Rahibeler, Katar’ın kendileri için ödediği on altı milyon dolarlık fidyenin ardından 9 Mart’ta serbest bırakıldılar. Son iki yılda Humus (savaş öncesindeki nüfusu yüzde on oranında azaldı), Malula ve Keseb’teki Hıristiyan nüfusun tasfiyesi Suriye’deki Hristiyanlarda savaştan sağ çıkamayacakları korkusunu gittikçe derinleştirdi.
 
Keseb’den kaçanların çoğu, 2012 Ağustos’unda Halep’te çıkan çatışmalardan kaçarak canını kurtaran Ermenilerden oluşuyor. Şimdi üçüncü kez sürgün edilen bu mülteciler, memleketlerinden zorla uzaklaştırılmış olan yedi milyondan fazla Suriyeli’yle birlikte Lazkiye’deki Ermeni Kilisesi civarında merakla kaderlerinin ne olacağını bekliyorlar. Son üç yılda 140.000 can kaybının yaşandığı bu trajedinin yanında Keseb’de ortadan kaybolan iki bin Ermeni önemli sayılmıyor! Ama Suriye’nin yapıtaşı olan ve varlığı yüzyıllar öncesine dayanan on altıdan fazla dini ve etnik grubun temsil ettiği cemaat mozaiğinin yok olma tehdidi karşısında bu mesele mutlaka ciddiye alınmalıdır.

SURİYELİ ERMENİLERİN HİKAYESİ

Üç yıl önce çatışmalar başladığında, Suriye’deki Ermeni cemaatinin erken dönem tarihini yazıyordum. Suriye’deki Ermeni cemaatinin cüzi bir kısmı 1375’te, Kilikya Ermeni Krallığı döneminde göç etmiş olan Ermenilerden (Arman Gadim), çoğunluğu da soykırım mağdurlarının soyundan gelen Ermenilerden oluşur. I. Dünya Savaşı sırasında önemli sürgün yerlerinden biri olan Halep, Suriye Ermeni cemaatinin halen büyük bir kısmını barındırır. Suriye’deki Ermeniler her ne kadar varlıklarını sürdürse de Suriyeli muhaliflerden Fawwaz Tallo bir konuşmasında herhalde farkında olmadan “Keseb; bir Suriyeli kasabasıdır, Ermeni kasabası değil. Ermeniler, Suriye topraklarına yüzyıl önce kabul edilen konuklardır ve biz bugün kendi topraklarımızın mücadelesini veriyoruz” ifadesini kullanmıştı. Tüm ülkeyi sarsan ölüm kalım savaşında Tallo’nun bu sözleri Suriye’nin köklü tarihinden Ermenileri tasfiye etmek isteyen, abartılı bir söyleme tekabül etmektedir. Ayrıca tarihi belgeler bu beyanatı tamamen yalanlar. Keseb, Ermenilerin Suriye’deki en eski yerleşim yerlerinden biridir ve geçen yüzyılın etnik temizlikleri ve savaşlarından sağ çıkabilmiş yerlerin sonuncusudur.

Bu makaleyi yazdığım sırada masamda bulunan Osmanlı mali kayıtlarına (eski adıyla Mufassal Tahrir Defteri) bakıldığında doğudaki Celali isyanları ve 1590’lardaki Küçük Buzul Çağı’nın neden olduğu verimsiz hasatlar neticesinde 16. yüzyıldan itibaren Suriye’deki Ermenilerin sayısının gittikçe arttığı görülür. On altıncı yüzyılda Halep’te Hıristiyanların yoğun olarak yaşadığı Judayda ve çevresindeki Ermeni cemaati gözle görülür bir nüfusa sahipti ve on sekizinci yüzyılda Judayda, kentteki toplam nüfusun yarısını oluşturacak kadar genişledi. Aynı belgelerden Keseb’in on altıncı yüzyılın ilk yirmi yılındaki gelişmesi de takip edilebiliyor: 1526: yirmi altı aile, 1536: otuz aile, 1550: altmış bir aile. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vahşetler Hamidiye katliamlarıyla (1894-1896) başlayarak gittikçe artarken Ermeniler de yakınlardaki Suriye topraklarına kaçmışlardır.

Soykırım sırasında tehcir yolu üzerinde bulunan Resulayn, Rakka ve El-Shaddadeh’de isimsiz bazı toplu mezarlar var. Üç yıl süren savaşın ardından Der-Zor harabeye dönerken tüm bu şehirlerde hemen herkesin bir Ermeni büyükannesi olduğunu ve 1915’teki olaylarla bu insanların ailevi bağları olduğunu unutmak mümkün değil. 1. Dünya Savaşı sonrasında 1920’lerde Suriye toprakları, sayıları yüzbinlerle ölçülen Ermeni mültecilerle doluydu. Öncelikle mülteci kampları olmak üzere Halep’in Süleymaniye, Aziziye ve Meydan (Ermenicesi:’Nor Kyugh’) bölgelerinde Ermenilerle komşuluk ilişkileri gelişmişti. Öyle ki Şam’da yer alan Bab-ı Şarkî’nin hemen arkasındaki Haratal Arman bugün bile, Ermeni mülteci kamplarının mimari tasarımını taşır.

1928’de Ermeniler, Fransız sömürge güçleri tarafından seçim sırasında milliyetçi hissiyatın önünü almak amacıyla Suriye vatandaşlığına kabul edildiler. Fransa’nın Ermeni azınlığa müdahalesi tarihçi Keith Watenpaugh tarafından “çok da Suriyeli olmayan” bir davranış biçimi olarak tanımlandı. Sömürgeci ’böl ve yönet’ politikası ortamında, Fransız yönetiminden bağımsızlığını isteyen Sünnî burjuvazinin yanı sıra, Suriyeli azınlıklar da işbirlikçi bir sınıf olarak görüldü. Kurucu meclise Ermenilerin de seçilmesi siyasete aktif katılımlarının bir işareti olarak kabul edildi. 1960’lardaki istikrarsızlık dönemi ve bunu takip eden Hafız el Esad egemenliğinde, Ermenilerin siyasete katılımında ciddi bir azalma oldu ki bugün de bu durum devam ediyor.
Araştırmacı Andrew Tabler da NPR’yle yaptığı röportajda şu beyanatı vererek rejimin mitlerini olduğu gibi benimsediğini gösterdi:

‘(Suriyeli Hıristiyanların) devlet kurumları ve orduda gayet iyi iş sözleşmeleri ve pozisyonları var… İbadet yerlerinin korunması ve iyileştirilmesi bakımından da ayrıcalıklı bir muamele görüyorlar.’

Bu düşünce çizgisi takip edildiğinde, Ermeniler ve diğer Hristiyanlar devletten siyasal ve finansal çıkar sağlayan korunmuş azınlıklar olarak görünürler. Oysa gerçekler bu iddiayı hiçbir şekilde doğrulamaz. Parlamentoya çok seyrek olarak seçilen Ermeniler devlet kurumlarında da seçilmiş değil atanmış kadrolara gelmiştir. 2012 gibi yakın bir tarihte Beşar el Esad, Dr. Nazira Farah Sarkis’i bir kadın bakan olarak Çevre Bakanlığı’na atamıştı. Biraz dikkatle bakıldığında, 2012’deki bu atamanın, ayaklanmalar sırasında tarafsız duruşlarını bozmayan Ermenilerden savaş döneminde destek almak için girişilmiş bir çaba olduğu anlaşılır.

Ermenilerin tarih boyunca Suriye siyasetinde görünmez olmaları bir asırlık siyasi kurumlarının –kulüpler, siyasi partiler, kiliseler ve sosyal komitelerin– baba-oğul Esad rejiminin gölgesinde ayakta kalabildiği düşünülürse gayet paradoksal bir durumdur. Ermenilerin siyasete katılmaya dünden razı oldukları düşünülebilir fakat istatistiklere bakılırsa otoriter modelin baskısı altında kendilerini çok fazla gösterememişlerdir. Mecburi askerlik hizmetinden kaçmak ve bazen de daha iyi ekonomik imkânlara kavuşabilmek için Suriye’yi terk etmişlerdir. Tarihçi Simon Pavaslian, 2011 ayaklanmasının arifesinde Ermeni nüfusunun 100.000’lerden 58,000’e düşüşünü delil göstererek otoriter rejimin baskısı altında cemaatin nüfusunun ciddi biçimde azaldığını öne sürer.

Hafız el Esad Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlar sergilerken Beşar el Esad yakın komşuluk ilişkileri geliştirmiş ve bu da sonuç olarak Ermenilerin, Ermeni Soykırımı konusunda ifade özgürlüğünü kısıtlamıştı. Ermeni yazarların yazıları ve e-postaları denetlenmiş; tehditler, kitapların raflardan toplatılması, yasaklanması ve Ermeni Soykırımı konusunda araştırmalar yapan yazarların gizli polis tarafından taciz edilmesine dek varmıştı. Hafız el Esad görevdeyken 24 Nisan anma törenleri kulakları sağır edecek kadar gürültülü şarkılar söylenerek, davullar çalınarak gerçekleştirilirdi. Beşar el Esad ise matem törenlerinin yalnızca kilise duvarları arasında ve mezarlıkların ücra köşelerinde yapılmasını emretti. 2005-2011 yılları arasındaki politikalar, Suriyeli Ermenilerin bugün Türkiye’yi eleştirmek konusunda sahip oldukları cesaret, 2005-2011 yılları arasında izlenen politikalarla tam bir tezattır.

Lübnan İç Savaşı’ndan tecrübeli olan Suriyeli Ermeniler, Mart 2011’de ayaklanmalar başladığında “pozitiflik tarafsızlık” duruşu benimsediler. Bu strateji sayesinde, diğer bölgeler Suriye güçlerince yerle bir edilirken Halep’teki Ermeni bölgeleri büyük oranda korundu. Lübnan’daki Ermenilerin hayatını kurtaran bu strateji diğer yandan 1989’da Taif Barış Antlaşması yapılırken Ermenilerin yalnız kalmasına neden oldu.

KESEB: SURİYE'DE RAŞOMON ETKİSİ

Muhaliflerin Hikâyesi

Keseb’i ele geçirdikten sonra, kuşatmayı yapan milis kuvvetleri Youtube’da çeşitli videolar paylaşarak halkla iyi ilişkiler kurduklarını; Ermeni kiliseleriyle ve geride kalan yaşlı halkla hoşgörüye dayalı bir diyalogları olduğunu göstermeye çalıştılar. Muhalif aktivistleri destekleyen birinin yakın zamanda Facebook’ta paylaştığı bir fotoğrafta Kesebli yaşlı bir kadını kucağında taşıyan muhalif savaşçının görüntüsü, ‘bu adam bir terörist olabilir mi?’ ibaresiyle birlikte yer alır. Yine başka bir videoda, Keseb’teki kiliselerden birisi gösterilmiş ve videoyu sunan kişi, kusursuz İngilizcesiyle, kiliselere hiçbir şekilde zarar verilmediğini anlatır. Programın bir başka yerinde, Aramice bir İncil’den bahsedilirken esas resimde sunucunun anlatmak istediği şey, savaşçılar tarafından İncil’e hiçbir şekilde zarar verilmemiş olmasıdır. Videoda rejim güçleri ile isyancılar arasında devam eden mücadele sonucunda kilisenin alçıdan duvarlarında oluşan ‘tamiri mümkün’ hasarlar sergilenirken bir noktada tur rehberi bu videonun özellikle ‘Kim için’ hazırlandığını söyleyerek Amerikalı şov yıldızı Kim Kardashian’a mesaj gönderir.
 
Keseb’deki drama dünyanın dikkatini çekmek için Ermeni Soykırımı anma törenlerinin yapıldığı 24 Nisan’a haftalar kala Ermeni Diasporası #Keseb’i kurtarın başlığıyla Twitter ve Facebook aracılığıyla bir seferberlik başlattı. Yaklaşık 1,5 milyon Ermeni’nin 1.Dünya Savaşı sırasında katlinin Türk devleti nezdinde bir asırdır inkâr edilmesinin ardından, soykırım kurbanlarının evlatlarından oluşan Ermeni Diasporası için soykırımın tanınması halen birincil önemde. Her ne kadar bazı şeylerin doğruluk payı olsa da, internet çılgınlığının ortasında, aktivistlerin altyazıyla yayınladığı videoda yanlışlıkla Ermenilerin büyük bir kısmının muhaliflerin işgalinde öldürüldüğü iddia ediliyor; Kim Kardashian ve Cher gibi Ermeni asıllı ünlüler de Keseb’te ikinci bir soykırımın yaşandığını söylüyorlar. Kardashian’ın Keseb’le ilgili görüşü aşağıdaki suçlamaları retweetlediğinde basın tarafından da adamakıllı pekiştirildi: ‘Tarihin tekerrür etmesine izin vermeyelim!!!! Bunu trend topic yapalım!!! #Keseb’i Kurtarın#ErmeniSoykırımı”

O aşamada Keseb’de kaç Ermeni’nin öldüğü henüz belgelenmemişti. Ama Kardashian konuya dahil olarak kendisini Esad destekçisi olarak itham eden muhalif aktivistlerin radarına girmiş oldu. Hâlbuki Kardashian, Esad rejimini desteklemiyordu. Daily Beast’teki imalı haber başlığında “Kim Kardashian Suriye’deki savaşa katıldı”  denmiş, ‘Lütfen Suriye’de Keseb kasabasında neler olduğuna dikkat edin. Diğer taraftan, Masum Hristiyan Ermeniler Türkler tarafından öldürülüyor. #Keseb’i kurtarın’ diyen Cher ise daha da onur kırıcı bir görüşü retweetledi. Bu kişiler yanlış bilgilendirmeden vazgeçmedikleri sürece muhalif aktivistler de Keseb’te olanlara soykırım denip Halep, Humus ve Suriye’nin diğer bölgelerinde savaş sebebiyle ölenlerden bahsedilmemesi karşısında bu çifte standarttan kaynaklanan öfkelerini gizleyemiyorlar.

Keseb ele geçirildikten sonraki günlerde boğazına dayalı bir haçla yatağında yatan yaralı bir kadının görüntüsü Suriyeli Hıristiyanlar arasında Facebook üzerinden aylar önce paylaşılmıştı ve bu görüntü #Keseb’i kurtarın kampanyası süresince daha fazla kişiye ulaştı. Snopes, bu kadının Keseb’li değil de bir vahşet filminin oyuncusu olduğunu kanıtlamak için Remy Couture’ün çektiği Kanada filmindeki orijinal görüntüyü bir kliple beraber yayınladı. Elbette bu internetteki yalan yanlış haberlerin ilki değil ama Suriye savaşında Ermenilerin güven vermeyen durumları nedeniyle muhalif aktivistler Keseb hakkında hemen ‘Ermenilerin yalanları’nı ortaya sermek ve kendi taglerini oluşturmak için #Keseb’i kurtarın kampanyasına karşılık olarak # Halep’i kurtarın kampanyası başlattılar. Bu noktada Keseb’e yönelen dikkati dağıtmak için, Suriye’nin kuzey şehirlerine atılan misket bombalarına maruz kalan sivil halkı da gösteren birkaç duygusal video yayınlandı.
 
Suriye Rejimi’nin Hikâyesi

Birçok Ermeni sınıra bir taş atımı uzaklıktaki köye mücahitlerin gelmesini 1915’te başlatılan kıyımı tamamlamaya yönelik bir hamle olarak değerlendirdi. Milislerin Türk sınır polisinin bulunmadığı yerlerden sınırı geçtiğini gösteren videolar yayınlandıktan sonra Ermenilerin korkuları daha da arttı. Suriye devlet medyası rejimi Ermenilerin koruyucusu olarak göstererek bu korkuyu kendi yararına kullandı. Rejimi destekleyen yazarlar ‘Keseb’e yönelik saldırıyı Suriye’ye yönelik saldırılara karşı duran Ermenilere duyulan öfkenin bir yansıması olarak değerlendirdiler ve Türklerin Ermenilere tarihi husumetini gündeme getirerek 1915 katliamlarını hatırlattılar. Böylece Keseb’teki nüfusun boşaltılması ile 1915 soykırımı arasında aleni bağlantılar kuruldu. Bu türden beyanatlarla rejimi desteklemelerini sağlamak için Ermenilerin korkuları istismar edildi. Hatta Hizbullah savaşçılarına yazdığı marşlarla bilinen Lübnanlı sanatçı Ali Bereket rejimin yürüttüğü kampanyayı desteklemek için ‘Seal your victory in Kessab’ adlı bir klip hazırladı. Her ne kadar bu şarkı daha önce Yabrud’taki kampanyayı desteklemek için yazılan melodinin farklı bir versiyonu olsa da rejim güçleri Lazkiye bölgesinden muhalif güçleri püskürtmeye çalışırken, Keseb’e yönelik öfke ve korkuyu da kontrol altına almaya çalıştılar.

Türkiye’nin Hikâyesi

Suriye’deki Raşomon etkisi yalnızca Ermenilerin üzerine atılacak bir suç değil. Türk basını da Türkiye devletini Keseb’li Ermenilere güvenli bir sığınak sağlayan bir kurtarıcı güç gibi lanse etti. Hürriyet gazetesi ikisi de seksenli yaşlarda olan iki kız kardeş Sirpuhi ve Satenik Titizyan’ın artık ‘cennete’ ulaştıklarını belirtti. Muhalif savaşçıların refakatinde Türkiye’ye gelen bu ihtiyar kardeşler ‘Şimdi Türk kasabasındaki çiftçilerle resmi yetkililerin misafirliğine mazhar olmuştu”. Diğer taraftan Ermenilerin İstanbul merkezli gazetesi Agos’la yapılan röportajda bundan çok farklı bir durum göze çarpmaktaydı. Ermeni Soykırımı sırasında tehcire karşı kahramanca direnişiyle bilinen Musa Dağı yakınlarındaki son Ermeni köyü olan Vakıflı’ya gelindikten sonra gazeteci Lora Baytar’ın belirttiğine göre ‘korkmamalarını söyleyen on sakallı adam evlerine girip mallarını yağmalamıştı ve bu adamlar Arapça değil Türkçe konuşuyorlardı. İki kadının ifadesine göre her ne kadar adamlara Suriye’nin liman şehri Lazkiye’ye gitmek istediklerini söyleseler de zorla Türkiye sınırına sürülmüşlerdi.’ Türkiye’yi cennet olarak tanımlamaktansa ‘orada ( Keseb’te) kimse kalmadığı için bir yerlere gitmek zorunda olduklarını’ söyleyen insanlar vardı. Bu kadınlar Türkiye’ye yerleşmeyi bir lokma ekmeğe benzetmekteydi: “Eğer dünya üzerinde bir lokma ekmek kaldıysa onu yemeye mecbur kalırsınız.”

Her iki açıklamada da kadınların evlerinin anahtarını Türkçe konuşan ‘sakallı adamlara’ bıraktıkları belirtilirken Agos gazetesi, Keseb’teki evlerde gerçekleşen yağmanın detaylarından da bahsetti.  #Keseb’i kurtarın kampanyası Keseb’in nüfusunun boşaltılması ve bu olayda Türkiye’nin oynadığı role dikkat çekmek için oluşturulan bir sosyal medya kampanyası olmakla birlikte internet aracılığıyla hızla yayılan hafifliklerin de ağına düştü ister istemez. Kim Kardashian’ın Keseb konusunda halkı yanlış bilgilendirmesi entelektüel olmayan bir ortamda bilgi temininde uzmanlardan çok ünlülere itimat edildiğini gösterdi. Bütün bunlardan sonra merkez medya; çok sıkı habercilik gerektiren Keseb’le ilgili ilginç hikâyeler arayan ünlüler, lobiciler ve muhalif aktivistlerin Twitter, Facebook vb. sayfalarına kota koydu.

Her ne kadar internetin kendi ahmak tüketicilerini üretme kabiliyeti olsa da Ermeni cemaatinin böyle korkulara maruz bırakılmasında belirli bir amaç olduğu görülüyor. Mezhep çatışmalarından kaynaklanan cinayet görüntülerinin hem devlet hem de sosyal medya tarafından hızla yayılması azınlık cemaatlerini sindirmiş ve bu insanları yalnızca Esad rejimini değil daha kapsamlı siyasal çıkarları da savunmaya zorlamıştır. Muhalif aktivistler gibi Türkiye de bu oyuna dahil olmuştur. Keseb’in kaybedilmesinin Ermeni cemaati için ne anlama geldiği ve kasabanın ele geçirilmesinin ne sebeple böyle bir internet histerisine neden olduğuyla ilgili şimdiye dek çok fazla izahat getirilmedi. Devlet, Lazkiye’deki muhalif güçlerle mücadele ederken, Keseb’teki zulümden yarar sağlamanın yollarını aradı. Her fraksiyon kendi gerçekliğini oluşturmak için umutsuz bir siyasi çıkmazın içinde destek bulmaya çalışırken Keseb, Suriye çatışmasının temsil ettiği Raşomon etkisinin bir dışavurumu oldu.

KESEB KUZULARI: ÖLÜLER İÇİN BİR YAS TÖRENİ

Keseb benim de dahil olduğum Suriyeli Ermeni cemaatinin Bakire Meryem kutlamaları için Ağustos ayının en sıcak günlerini geçirdikleri yerlerden biriydi. Keseb’in köylerinden birindeki bir mabedin önünde insanların Bakire Meryem’e adakta bulunmak için bir araya geldikleri yerde sıra sıra duran kuzuları hatırlıyorum. Boğazlanan kırk kuzu açıktaki odun ateşinde ‘harisa’adı verilen on kazan dolusu sıcak et ve buğday lapası haline getirilmiş ve cemaate kaşık kaşık dağıtılmıştı.

Gün ışığına kadar süren uzun kutlama geceleri, bir yığın nostaljiyle (Yunancada eve dönüşle acıyı birleştiren kelime) doludur. Çoktandır geride bırakılmış olan Türkiye’deki köy hayatına duyulan özlem. Bu yaz ritüelindeki en önemli olay da Halep Başpiskoposu tarafından üzümlerin kutsanmasıydı. Üzümler Başpiskopos tarafından sembolik bir hasat olarak kutsanırken Keseb’li Ermeniler törenden sonra kendi üzüm bağlarını kesmek için evlerine dönerlerdi. Bakire Meryem kutlaması için Keseb’e yaptığım son ziyarette; sabahın erken saatlerinde kuzuların boğazlandığı kilisenin kanlı basamaklarında gece geç saatlerde esen o serin meltem eşliğinde dans etmiştik. Keseb’in Eskuren köyündeki mabedin gerisindeki alanda kuyruk parçaları, yün ilmekleri ve kan göletleri emilsin diye toprağa bırakılmıştı. Üflemeli bir enstrüman olan zurna, tanıdık bir melodi çıkartıyor ve Suriye’nin her yerinden gelen Ermeniler davul eşliğinde ayakta el ele ya da serçe parmağıyla tutuşarak halay çekiyorlardı. Bu köy, on yıldan fazladır, gözle görülür bir biçimde, Körfez’in sıcağından kaçıp yazı orada geçiren Suudi turistlerle de doluyordu. Aileleri (eşleri) yanlarında olmayan –sevdikleriyle bu şekilde vakit geçirmenin uygun olmadığını düşündüklerinin bir işaretiydi bu– iki Suudi’nin bizimle dans etmek için halaya katıldığını hatırlıyorum. Adamlardan biri zurnacıdan, farklı bir melodiyle çalınan bir Arap halayı olan Debka’yı çalmasını istemişti. Enstrüman her ne kadar tanıdık olsa da, ritim tamamen yabancıydı. Zurnacı bu isteği geri çevirdi ve Ermeni melodileri çalmaya devam ettiler.   

O olayı bugün düşündüğümde insanların birbirlerini tanıma süreçlerine dahil olan güç dinamiklerini daha iyi anlıyorum: Ermeni müzisyen için dışarıdan gelenin isteklerini yerine getirmemesi o insanların orada olmamaları gerektiğini düşünmesinden kaynaklanıyordu ve Suudi adamın da o gece orada, kilisenin yanında nasıl bir olaya şahit olunduğunu bilmemesi kendisi açısından önemli bir dezavantajdı. Her iki taraf için de karşısındaki tanıma konusunda bir eksiklik vardı. Ermenilere göre bu adamlar istilacıydı ve ritüel açısından bir tehdit oluşturuyordu. Suudi adamlar için de biz, Keseb’deki bir alanda öylesine dans eden bir avuç Ermeni’den ibarettik. Oysa bizim için Keseb, bir zamanlar burada hüküm sürmüş olan Ortaçağ Ermeni Krallığı’ndan kalma, paha biçilmez bir yerdi ve büyük felaketten önce her Ağustos’ta yeniden canlandırdığımız köy hayatının hatırası olarak büyük bir öneme sahipti.
 
İngilizceden Çeviren: KADRİYE GÜMÜŞ

Thursday, June 5, 2014

The Power of Silence.

Salvatore EspositoItaly
Lifestyle

The Power of Silence. “Elements of distortion of object relationship with stretches of isolation.” This is the diagnosis that Antonella and Enzo, the parents of Gennaro and Maurizio, identical twins with autism, received 16 years ago from a doctor. The great love of Gennaro and Maurizio, the family unity, and the mutual respect of Antonella and Enzo, has kept the family together until today. But it is not always so. Many families are destroyed because there is no assistance: they must ultimately cope alone.
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito

Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
Salvatore Esposito
© All images courtesy of Salvatore Esposito / Contrasto


Tuesday, June 3, 2014

Abdullah Cömert için 22.45 anması

Abdullah Cömert için 22.45 anması
04/06/2014 08:16
Hatay'da geçen yıl Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitiren 22 yaşındaki Abdullah Cömert, ölümünün 1'inci yılında başına gaz fişeğinin isabet ettiği saat 22.45'te olay yerinde anıldı.
HATAY - Merkez, Defne ilçesi Armutlu Mahallesi'nde hayatını kaybeden Abdullah Cömert'i anmak için başta ailesi, yakınları ve arkadaşları olmak üzere yaklaşık 600 vatandaş bir araya geldi. Abdullah Cömert'in başına gaz fişeğinin isabet ettiği yer çiçeklerle süslendi. Hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in babası Ali Efip, annesi Hatice, ile ağabeyleri Adnan ve Zafer Cömert'i, Gezi Parkı olaylarında hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz'ın annesi Emel Korkmaz ile Ahmet Atakan'ın annesi Emsal Atakan da yalnız bırakmadı. Abdullah Cömert'i anmak için harekete geçen bir grup da Armutlu Mahallesi boyunca sloganlar atarak Abdullah Cömert'in vurulduğu yere geldi. Burada yapılan anmada, haklı mücadelenin devam edeceği söylenirken sloganlar yükseldiğinde duygu dolu anlar yaşayan anne Hatice ile baba Ali Edip Cömert gözyaşlarına hakim olamayarak ağladı.
Yaklaşık bir saat süren anmanın ardından grup olaysız şekilde dağıldı. ( Ramazan ÇELİK/DHA)

VIDEO:  Abdullah Comert

Bakırköy'de Abdullah Cömert Parkı açıldı

Acılı baba: Bir yıldır sabah öğlen akşam ağlıyorum

Bakırköy, Abdullah Cömert Parkı
Müslim SARIYAR-AHT

Gezi Parkı protestoları sırasında Hatay'da düzenlenen bir gösteride başından yaralanan ve 3 Haziran'da hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in ismi, ölümünün birinci yılında Bakırköy'de bir parka verildi. Baba Edip Cömert, "Bir yıldır sabah, öğlen, akşam ağlıyorum. Sesini özledim. Onu özledim" dedi.

Bakırköy Kartaltepe Mahallesi'ndeki Boztepe Parkı'na Hatay'da Gezi Parkı protestolarında hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in adı verildi. Ölüm yıldönümünde yapılan açılışa Abdullah Cömert'in Hatay'da yaşayan babası Edip, annesi Hatice ve ağabeyi Zafer Cömert de katıldı. Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu açılışta "Gezi olaylarının birinci yıl dönümünde, Gezi şehitlerinin ilki olan Abdullah Cömert kardeşimiz, Abdocan adını yaşatmak için Gezi direnişinde hayatını kaybedenleri uzun yıllar Bakırköy'de Türkiye'de yaşatmak için bu parkı açıyoruz. Denizler, Mahirler, Uğur Mumcular ve Apdocanlar unutulmaz" dedi. Baba Cömert de "Hepinizden Allah razı olsun. Benim oğlumun ismine park yaptınız. Adını yaşatmak için. Bizim acımız çok büyük bir acı. Bu gün benim oğlumun öldüğü gün Bir yıl oldu. Bugün,ölüm yıldönümü. Benim oğlum ilk şehit oldu. Abdocan Cömert. Bütün şehitlerin mekanı cennet olsun. Bir yıldır sabah, öğlen, akşam ağlıyorum. Sesini özledim, onu özledim. Benim oğlum park için sadece sokağa çıktı" diye konuştu.

Monday, June 2, 2014

Kaç kez tecavüze uğradığımı...!

Kaç kez tecavüze uğradığımı...!

İngiltere'de travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gören Faith, ''Demokratik Kongo'da tecavüz silah olarak kullanılıyor. Yeğenime tüm ailenin gözü önünde tecavüz ettiler'' dedi.

Orta Afrika ülkelerinden Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde birçok kadın tutuklunun tecavüze uğradığı bildirildi.

Merkezi Londra'da bulunan ve işkence kurbanlarına tıbbi yardım sağlayan "Freedom from Torture" (İşkenceden Kurtuluş) adlı vakıf, "Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde İşkence Olarak Tecavüz" başlıklı raporunda, cezaevlerindeki gardiyanların kadın tutukluları cezalandırmak için tecavüzü kullandığını belirtti.

Örgüt, yaşları 18 ile 62 arasında değişen, cezaevlerinde toplu tecavüze uğradıktan sonra ülkelerinden ayrılarak İngiltere'den sığınma talebinde bulunan 34 kadının yaşadıklarına raporda yer verdi.

Raporda, kadınlardan birinin tecavüze karşı protesto gösterisi düzenlediği için gözaltına alınarak tecavüze uğradığı, bir diğerinin vücudunda ise toplu tecavüz ve işkence nedeniyle 68 yara izi bulunduğu kaydedildi.

CEZAEVLERİNDE TECAVÜZ RUTİN
Örgütte çalışan doktorlardan Juliet Cohen, "Kadınlara uygulanan cinsel şiddet ve işkence vakaları, tecavüzün Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki cezaevlerinde rutin olarak uygulandığını ortaya koyuyor" dedi.

Freedom from Torture Vakfı, güvenlik güçlerinin kadınların siyaset, insan hakları ve tecavüz hakkında konuşmasını engellemek için tecavüzü kullandığına dikkati çekti.

Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 1990'lardan bu yana çatışmalara sahne oluyor ve tecavüz ile cinsel şiddetin bu ülkede savaş silahı olarak kullanıldığı belirtiliyor.

Raporda adı Faith olarak verilen bir kadın, 2013'te Bas Kongo eyaletinde tecavüze karşı bir protesto gösterisi düzenledikten sonra güvenlik güçlerinin evini bastığını söyledi.

KADINLARI İNSAN OLARAK GÖRMÜYORLAR
İngiltere'de travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gören Faith, "Yeğenime tüm ailenin gözü önünde tecavüz ettiler. Sonra beni hapsettiler. Kaç kez tecavüze uğradığımı hatırlamıyorum bile. Cezaevinde cinsel tacize uğramak kadınlar için normal bir şey haline geldi. Askerler ve gardiyanlar kadınları insan olarak görmüyorlar. Herkes korkuyor. Korktukları için de susuyorlar" dedi.

Sunday, June 1, 2014

98 yıl hapsi istenen ‘Kırmızı fularlı kız’ın babası: Devlet faşist yüzünü gösteriyor


BERİL KÖSEOĞLU
berilkoseoglu@diken.com.tr
Antalya’da Gezi eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle yargılanan ve ‘örgüt üyeliği’nden 11 ila 98 yıl arasında hapis cezası istenen Ayşe Deniz Karacagil‘in babası Ömer Faruk Karacagil savcının talebine tepki gösterdi. Diken’e konuşan Karacagil, “Devlet faşist yüzünü gösteriyor” dedi.
aysedenizmanset
Fotoğraflar: DHA
Kamuoyunda ‘Kırmızı fularlı kız‘ olarak bilinen Ayşe Deniz’le birlikte Murat Sezgin, Mustafa Cihan Yılmaz, Ali Karakuş ve Leyla Nuyan’ın yargılandığı davada, suçlamalar arasında ‘örgüt sembolü olarak kırmızı fular takmaları‘ da yer alıyor.

‘Başbakan emrediyor…’

Ayşe Deniz’in babası Ömer Faruk Karacagil, 20 yaşındaki kızının yaşadıkları hakkında şöyle konuştu: “Şaşırmamak da lazım. Devlet faşist yüzünü gösteriyor. Bu ülkede her şey olabilir.”
“Türkiye’de açık infaz sistemi var” diyen Karacagil, “Başbakan emrediyor, savcı uyguluyor” dedi.

‘İdam kalkmamış olsaydı…’

Karacagil’in 98 yıla kadar hapis istemi hakkındaki yorumu da manidardı: “İdam kalkmamış olsaydı, infazlar bile yaparlardı.”
Şüphelilerin, ‘Kamu malına zarar vermek’, ‘kamu görevlisine karşı direnmek’, ‘toplantı gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet’, ‘terör örgütü üyeliği’ ve ‘kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenlemek‘ suçlamalarından ve bu suçları birden fazla işlemekten yargılandığı davanın bir sonraki duruşması, Antalya 6′ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde 12 Haziran’da görülecek.

En ağır ceza Ayşe Deniz için isteniyor

20140211 ayse deniz karacagil (2)
Davada Karacagil için 24 yıldan 98 yıla kadar, Sezgin için 26 yıldan 95 yıl altı aya kadar, Yılmaz için 16 yıldan 55 yıl dört aya kadar, Karakuş için 11 yıldan 26 yıla kadar ve Nuyan için 13 yıldan 38 yıla kadar hapis cezası isteniyor. İddianamede, ‘takılan kırmızı fuların sosyalizmi simgelemesi‘ ya da ‘üst aramasında bulunan EGO toplu ulaşım kartı suç delilleri‘ arasında yer alıyor.
Ayşe Deniz Karacagil, 127 günlük tutukluluğun ardından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiği duruşmada, ‘tokat gibi’ savunmasıyla dikkat çekmişti.

Saturday, May 31, 2014

Gül'e 'utanmıyor musunuz' diyen Altındiş: Korumalar beni tehdit etti

Sorusuyla Abdullah Gül'ün tepkisini çeken Dr. Emrah Altındiş, korumalarının ‘Sen insan mısın, insan değilsin sen, seninle görüşeceğiz’ diye tehdit ettiğini söyledi

 
HABER





 
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’e, Harvard’da “Böyle bir devletin başında olmaktan utanmıyor musunuz?” diye soran Dr. Emrah Altındiş, “Türkiye’de böyle bir soruyu sormak mümkün olmazdı eminim. Ailelere başsağlığı dilemek yeterli değil ki? Bizler merhamet değil, adalet istiyoruz, kendi makamı da başsağlığı dileme makamı değil” dedi. Altındiş sorusunu yöneltirken Gül'ün korumalarının kendisine "Sen insan mısın? İnsan değilsin sen. Seninle görüşeceğiz" diyerek taciz ettiklerini söyledi.
Cumhurbaşkanı Abdullah Gül’ün oğlunun mezuniyeti için ABD’nin en önemli üniversitelerinden biri olan Harvard’da katıldığı bir sempozyumda kendisine “Böyle bir devletin başında olmaktan utanmıyor musunuz?” diye soran Dr. Emrah Altındiş T24’e konuştu.
2011’den beri Harvard Üniversitesi, Tıp Fakültesi’nde doktora sonrası çalışmalarını sürdüren, Mikrobiyoloji ve İmmunobiyoloji bölümünde araştırmacı olarak bulunan Dr. Emrah Altındiş, geçen yıl dördü Nobel ödüllü, yirmi dört diğer bilim insanı meslektaşı ile birlikte Science’da Gezi sürecinde halkın maruz kaldığı devlet şiddetine dair bir protesto mektubu yayınlamışlardı.
Sorusuna bu makalelere referans vererek başlayan Altındiş, sorusuna aldığı yanıtın pek çok açından sorunlu olduğunu belirterek şunları söyledi:
“Türkiye’de süren adaletsizlik ve devlet şiddetine dair bir soru sordum. Gül, ‘her yerde böyle sorular soramazsın’ diye yanıt verdi. Burada hem gözdağı var, hem Türkiye’de olsak böyle olmaz mesajı, hem de kafasındaki anti demokratik kültür...
Gül, bunları söylediği esnada korumaları sürekli bana laf atarak, ‘Sen insan mısın, insan değilsin sen, seninle görüşeceğiz’ diyerek beni taciz etmeye çalıştılar. Türkiye’de böyle bir soruyu sormak mümkün olmazdı eminim. Ailelere başsağlığı dilemek yeterli değil ki? Bizler merhamet değil, adalet istiyoruz, kendi makamı da başsağlığı dileme makamı değil…”


‘Türkiye halkı yalnız değil’

“Benim sorumdan dolayı bütün dikkatler bana yönelse de aslında ben içerde soru sorarken, dışarıda Boston’da yaşayan Türkiyeli birçok kişi Abdullah Gül’ü işçi baretleri ile afişlerle, sloganları ile protesto ediyorlardı. Bu insanların çoğu işi gücü olan, avukat, bilim insanı, finans çalışanı, bilişimci insanlar. Boston’da işi gücü bırakıp geldiklerine göre ortada büyük bir rahatsızlık var. Protestoyu yurtdışında çeşitli Gezi forumları çatısı altında toplayan ‘GEZİNİYORUZ’ uluslararası ağının parçası ‘Bostonbul’ (Boston Gezi forumu) düzenledi. Gezi yurtdışında da hala forumları ile devam ediyor.

‘Salondaki ortam pek çok sahtelikten oluşuyordu’

“Harvardlı profesör giriş konuşmasında Abdullah Gül’ü öve öve bitiremedi ve Türkiye’nin ne kadar gelişmiş bir demokrasi olduğuna her ikisi de vurgu yaptı, sanki daha iki hafta evvel 301 işçi ölmemiş gibi kahkahalar, tebessümler havada uçuşuyordu. Ben de burada bir bilim insanı sorumluluğu almam gerektiğini düşündüm ve bu sahteliğe gerçekle cevap verdim, sorum aynı zamanda bir cevaptı.”

‘Kral çıplak’

“Türkiye, Gezi sürecinde, öncesinde ve sonrasında korkunç bir devlet şiddeti ile karşı karşıya kaldı, kalıyor. Sözünü söylemek isteyen her insan ya çıplak polis şiddeti ile ya bu tehdidi hissederek ya da hukuki araçlarla terörize ediliyor. Benimki,  bir nevi, ‘kral çıplak’ demek, zira bu bilim insanının sorumluluğu aynı zamanda,  bizim işimiz gerçekleri ortaya çıkarmak, gözlemlemek ve bunu toplumla paylaşmak, bu diyalogun üniversite çatısında olması ayrıca manidardı benim açımdan.”

‘Türkiye’de bir korku imparatorluğu kuruldu’

“Söylediklerim herkesin bildiği, herkesin yaşadığı gerçeklik, bunu dile getirmek için cesur olmanın gerekmesi gerçekten içler acısı halimizi gösteriyor. Ve fakat Gezi’de gördük, Kürt illerinde görüyoruz, cesaret bulaşıcı… Bu da yönetenlerin korkulu bulaşıcı hastalığı olmalı.
Bugünün, mesleki hayatıma zarar verip vermeyeceğini sordunuz, naiflikle “vermez” demek isterdim, ancak bizim ülkemizde kurumların nasıl çalıştığını biliyoruz, kadrolaşma, eleştirel bir bakış açısı taşıyanları dışlama malum. Fakat şunu söyleyeyim, mutlaka Türkiye’ye dönmek ve Türkiye’de bilim yapmak istiyorum, zaten iki yıldır da buna çabalıyorum.”

‘İnsanlarımız hiç hak etmedikleri şekilde yaşıyorlar’

“Türkiye insanı çok daha güzelini hak ediyor, barış, özgürlük, demokrasi, insan haklarına saygılı bir devlet için büyük bir mücadele veriliyor, bedeller ödüyor insanlarımız. Umuyorum eşit, özgür bir Türkiye’yi kuracağız. Gezi’nin yıldönümünde halkımızın yüzünde bir tebessüm oluşturabildiysem ne mutlu bana.”

‘Gül’ün her konuda birinci derece sorumluluğu var’

“Abdullah Gül’ün, Başbakan olmadığı için Türkiye’de yaşanan otoriterleşme ve antidemokratik iklimden sorumlu olmadığına dair bir yanılsama ile karşı karşıyayız. Öncelikle Abdullah Gül, Tayyip Erdoğan’ın yakın bir çalışma arkadaşı, en son Danıştay açılışında da gördük ilişkilerini, öte yandan Türkiye’de tüm yasalar kendisi tarafından onaylandı, MİT yasası, internet yasası dahil. Ayrıca cumhur devlet şiddeti altında inim inim inlerken bir Cumhurbaşkanı’nın suskunluğu kabul edilemez, dolayısı ile kendisinin de en az Başbakan Tayyip Erdoğan kadar sorumluluğu olduğunu düşünüyorum. Başbakanlık da yapmış bir isim kendileri ve Türkiye’nin imzalamadığı, maden işçilerini koruyan International Labor Organization yasası dahil, her konuda birinci derece sorumluluğu var.”
Dr. Altındiş, son olarak, Amerika’yı da eleştirip eleştirmediğine dair sorular aldığını, merak edenlere, T24 vasıtası ile yanıt vermek istediğini söyledi:
“Uzun yıllardır BirGün, Radikal 2, Birikim, Gelecek, Bianet gibi yayınlarda yazılarım çıktı. Dünya sistemine ya da Amerika’ya dair görüşlerim orada bulunabilir. Amerika’da yaşamak Amerika’nın dünyaya ve kendi toplumuna empoze ettiği sistemle barışık olmak anlamına gelmiyor. Burada da eşitlikçi bir toplum için emek verenlerle birlikteyim. Öte yandan, Amerika’da bizler, yabancı bilim insanları, önlüklü işçileriz ve bilimi gerçekten çok zor çalışma koşullarında üretiyoruz. Buna ek olarak Amerika’da bin tane başka sorunun varlığından bahsedebiliriz.” T24

Wednesday, May 28, 2014

İzmir’de genç kadına saldıran polislere dava açıldı

İzmir’de Haziran İsyanı sırasında polisin direnişçilere saldırdığı 2 Haziran günü  sahil kenarında oturan genç bir kadının saçını çekip copla saldıran iki polis hakkında “Görevi kötüye kullanmak” suçundan 1-3 yıl arasında hapis cezası istemiyle dava açıldı
izmir-polisGeçtiğimiz yıl 2 Haziran’da, İzmir Gündoğdu Meydanı’nda polisler Gezi Parkı direnişi ile dayanışma için sokağa çıkanlara saldırmıştı. Bu sırada Kordonboyu’nda rıhtım üzerinde oturan gençlere polis saldırdı. Üç polis buradaki gençleri coplarken biri de genç kadının saçını çekti. Bu görüntüler Türkiye genelinde büyük tepkiye neden oldu. İçişleri Bakanlığı’nın görevlendirdiği Mülkiye Müfettişi Arif Yıldırım ile Polis Başmüfettişi Osman Babadağ, sözkonusu iki polisi kask numaralarından belirleyip soruşturma açtı. Müfettişlerin önce pasif göreve çektiği iki polis daha sonra açığa alındı. İzmir Barosu’da saç çeken polislerin cezalandırılması için savcılığa suç duyurusunda bulundu. Müfettişlerde sanık polis memurları hakkında dava açılması için hazırladıkları dosyayı Valiliğe verdi. Valilik de dosyayı olayı soruşturan Cumhuriyet Savcısı’na gönderdi.
“Yorgun ve uykusuzduk”
Olayı soruşturan Cumhuriyet Savcısı, müfettişlerin hazırladığı dosya ve baronun şikayetini incelemeye aldı. Savcı, sanık polis memurları ile tanıkların ifadelerini aldı. Polis memurları görüntülerde yer alan kişilerin kendileri olduklarını, mağdurların kendilerine hakaret ettiklerini, ayrıca olaylar sırasında üç gün uykusuz ve yorgun olduklarından dolayı davranışlarına hakim olamayıp, böyle bir eylemi gerçekleştirdiklerini söyledi.
“Görüntülerde hakaret yok”
Savcı, hazırladığı iddianamade olayın detaylarını tüm ayrıntılarıyla anlattı. Savcı, görüntülerde yer alan ve kimlikleri tespit edilemeyen erkek şahısa polis memuru M.K.’nın elindeki copla iki kez sırtına vurduğunu, beyaz tişörtlü bayanın da saçını çekip, sırtında bulunan çantaya copla vurduğunu, görüntülerde yer alan üçüncü polis memuru M.B.’nin ise sanık polislere copla vurmaması için “vurma” diye bağırmasının ardından sanıkların eylemine son verdiğini belirtti. Savcı, ayrıca, görüntüyü çeken muhabir ile sanıkları uyaran pobisin de ifadesinin alındığını, bu kişilerin ifadelerinde, mağdurların sanıklara karşı hakaret ettiklerine veya saldırdıklarına dair bir bilgilerinin olmadığı ve kamera kayıtlarında da mağdurların iddia edilen şekilde hareket ettiklerine dair bir görüntü bulunmadığını vurguladı.
‘Zor kullanma yetkilerini aştılar’
Cumhuriyet Savcısı, iddianamede, yukarıda ayrıntılı olarak anlattığı gibi sanıkların olay tarihinde meydana gelen 2911 sayılı yasaya aykırılık teşkil eden “Toplantı ve gösteri yürüyüşlerini” sonlandırılmak amacıyla görevli olduklarını, fakat olaya karışmayan ve sahil kenarında oturan bayan ve erkek arkadaş grubu içerisinde bulunan şahıslara karşı “Hukuka aykırı” olarak zor kullanma yetkilerini aşarak gereksiz yere cop vurmak ve tokat atmak suretiyle vatandaşları darp ettikleri, bu nedenle görevlerinin gereklerine aykırı hareket ederek suçsuz vatandaşların mağduriyetine neden olacak ve kamuoyunda “Türkiye Cumhuriyeti Devletini ve Kolluk Kuvvetlerini zan altında bırakacak eylemlere” neden olarak görevlerini kötüye kullandıklarını ve bu nedenle sanıkların “Görevi kötüye kullanma” suçundan yargılanmaları için dava açtığını, ayrıca mağdurların kimliklerinin tespit edilmemesi nedeniyle de sanıklar hakkında etkili eylem suçundan dava açma imkanı bulunmadığını belirtti. Sanık polis memurları önümüzdeki günlerde hakim önüne çıkacak.
Kaynak:DHA

Tuesday, May 27, 2014

Afgan mülteciler Ankara'da ağızları dikili adalet bekliyor

Afgan mülteciler Ankara'da ağızları dikili adalet bekliyor
27/05/2014 14:23
Ankara'da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği önünde kamp kuran Afgan mülteciler arasında ağızlarını dikerek ölüm orucu başlatan bir grup da var. Aldıkları tek yanıt: Ölseniz de bir şey değişmez.
Haber: ÖZGÜN ÖZÇER
ANKARA - Afgan mülteciler iltica başvurularında adil ve eşit muamele gözetilmesi için başlattıkları mücadelenin yedinci haftasına girdi. Ankara’da Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği (BMMYK) genel merkezi önünde kamp kuran mülteciler arasında ağızlarını dikerek ölüm orucu başlatan bir grup da var. Kimileri ailesiyle, kimileri dostlarıyla, yarısı kadın ve çocuktan oluşan yaklaşık yüz kişi gece gündüz demeden, polis baskısına karşı göğüs gererek eylemlerini sürdürüyorlar. Ama onlar henüz ne seslerini geniş kitlelere duyurabilmiş, ne de talepleri yetkililer tarafından dikkate alınmış. 
“Bize ölsek bile hiçbir şeyin değişmeyeceğini, özellikle de ölüm orucunu sürdürdükçe herhangi bir cevap verilmeyeceğini söylediler. Dediklerine göre, aksi takdirde ‘açık vermek’ olurmuş ve sonra herkes ölüm orucuna başlarmış” diye anlatıyor mültecilerden Farzad Şafahi. 

Afganların tepkisini bu boyutlara taşıyan ise BMMYK’nın aylar öncesinden bütün iltica başvurularını askıya alması, hatta daha önce verilen randevuları dahi iptal etmesi olmuş. BMMYK’dan yetkililer bunun için üçüncü ülkelerin artık Afganistan’dan mülteci kabul etmek istemediklerini gerekçe gösteriyor. Ancak Farzad, zaten normal sürelerinin çok üzerinde bekletilen Afgan mültecilerin önüne yeni engeller örülmesi karşısında çaresiz durumda kaldıklarını söylüyor. 

“Bizlere üçüncü ülkelerin kotalarının tamamen dolu olduğunu ve başka ülkelerden mültecileri tercih ettiklerini belirttiler. Hatta bir yetkili bize Afganistan’da 40 yıldır sorunların bitmediğini ve Suriyelilerin ‘artık daha çekici geldiğini’ söyledi. Biz ise onlara bütün bunları bildiğimizi, tam da bunu değiştirmek için burada olduğumuz anlattık” diyen Farzad, bu yaklaşımın ayrımcılık göstermeme ilkesiyle de çeliştiğine işaret ediyor. 

'İLK UÇAKLA ABD 'YE GİDELİM DEMİYORUZ'
24 yaşındaki Farzad iki yıldır iltica başvurusunun üçüncü ülkeye gönderilmesini bekliyor ancak söylediğine göre beş, hatta sekiz yıldır bekleyenler dahi var. Oysa iltica işlemleri diğer mülteciler için ortalama bir sene sürüyor. Farzad, en son BMMYK’yı aradığında ise yetkililerin ilgisizliğiyle karşılaşmış. “Telefonu açan kişi Afgan olup olmadığımı sordu. ‘Evet’ deyince ‘başvurularınız askıya alınmıştır’ diye cevap vererek telefonu kapattı” diyen Farzad, kendilerinden çok sonra başvuru yapan nice mültecilerin iltica etmeleri için çeşitli ülkelere dağıtıldığını söylüyor. Yazıştıkları üçüncü ülkeler ise kendilerine kesinlikle bir ayrımcılık uygulanmadığını ancak Afganların dosyalarının bir türlü ellerine geçmediğini belirterek topu BMMYK’ya atmış. En büyük endişe ise, İran’da yaşayan iki milyonu aşkın Afgan mültecinin Türkiye üzerinden iltica başvurularının artması. 

“Taleplerimiz kesinlikle mantıksız talepler değil. Ben ilk uçakla ABD’ye gönderilmeyi beklemiyorum. Tek istediğimiz, başka mültecilere uygulanan muamelenin aynısının bize de gösterilmesi” diyor Farzad. 

Türkiye’de yaklaşık 30 bin Afgan iltica başvurularını yaptıktan sonra kendilerine tanınan geçici sığınmacı statüsüyle yaşamını sürdürüyor. Ancak statü gereği çalışamadıkları için çoğu aile zor ekonomik koşullarda yaşamaya mahkûm. Ayrıca, Türkiye 60 yıldır kaldırmaya direndiği coğrafi çekince nedeniyle doğu sınırlarından giriş yapan mültecilere iltica hakkı tanımıyor. Dolayısıyla Afganların Türkiye’ye iltica etme gibi herhangi bir şansı yok.
Öte yandan Afgan mülteciler bu süreçte sadece üç defa görüşebildikleri BMMYK yetkilerinin binanın önünde durmamaları için kendilerini polise şikâyet etmeleri ve fenalaşan olduğunda ambulans çağırmaya bile tenezzül etmemelerine de sitem ediyor.



Polis amirinden sınır dışı tehdidi
Afgan mültecilerin maruz kaldıkları bir diğer baskı da polisler. Zira birçoğu eylemlerini sınır dışı edilme riskini göze alarak sürdürmek durumunda. Zira, mevzuata göre, mülteciler iltica başvurularını yaptıktan sonra uydu kentlere başvuruyor. Gittikleri kentlerde ise haftada üç kez karakola giderek orada bulunduklarına dair imza atmaları gerekiyor. Kanunlara göre, beş haftayı aşkın süre boyunca imza veremezlerse, yasal olarak geri gönderilme durumu doğabiliyor.
Polis, kamplarını Nisan ayının sonunda çok şiddetli bir şekilde dağıtmış. Müdahale sırasında kadın-çocuk farkı gözetmeden, kendilerini savunmak için insan zinciri oluşturan mültecilerden burnu kırılan ve omzu çıkanlar olmuş. Daha sonra da uydu kentlere geri dağıtılmışlar ancak gönderildikleri şehrin doğru olup olmadığına bakılmaksızın. Kayseri’de yaşayan Konya’ya götürülmüş, Nevşehir'de kalan kişi ise kendini Mardin’de buluvermiş.
Farzad, yabancı şubesinden bir amirin 'kamp yapmayı sürdürürlerse kendi cebinden iki uçak parası ödeyerek herkesi Kabil’e geri göndereceğini söylediğini' belirtiyor. “Bize ‘Bu devlet öyle 200-400 Afgan’la başa çıkmayacak bir devlet değildir. Bizim eşek kadar tarihimiz var. Artık kitle sorunu oluşturmaya başladınız’ dedi” diye anlatan Farzad, polislerin ele başı veya lider aradıklarını ve bir türlü bulamadıklarını da ekliyor.
“Oysa hiçbir organizasyon yok. Aileler diledikleri gibi geliyor, sıkılınca gidiyor, sonra tekrar geliyor. Çok kalıp duş almak gerekince de tekrar gidiyor” diyor Farzad.
Aynı şekilde, ağızlarındaki dikişler ambülans görevlileri tarafından zorla kesilen olunca da ölüm orucuna katılanlara yenileri eklenmiş. Halihazırda altı kişi bir haftayı aşkın süredir ölüm orucu tutuyor ve Farzad birçok mültecinin ölümü göze aldığı konusunda uyarıyor.
Bugüne kadar en büyük destekçileri Ankara’nın Sancak mahallesi halkı olmuş, dayanışma grupları ise yeni yeni oluşmaya başlıyor. Battaniye, kolay monte edilen çadır ve ölüm orucunda olmayanlar için gıda gibi birçok ihtiyaç var. Öte yandan, Change.org internet sitesi üzerinden de taleplerine destek için bir kampanya başlatıldı.
Farzad, bu koşullarda Türkiye’nin unutulan mültecileri olmayı kabul etmediklerini söylüyor ve ekliyor: “Sonsuza dek sığınmacı olarak mı yaşayacağız?”


Monday, May 26, 2014

Acının rengi var mı?

FOTOĞRAF: Şirnex'in (Şırnak) Cizîr (Cizre) ilçesinde sınırı geçmeye çalışan Rojavalı bir ailenin üzerine Türk askerinin ateş açması sonucu Saada Derviş (28) isimli kadın öldürüldü.

Coğrafyamızda son günlerde, büyük ve sarsıcı acılar yaşanıyor… SOMA FACİASI, herkesin,canını yaktı!

7’den 70’e herkesimden insan, yaşanan acının, büyüklüğü karşısında, yas tuttu.

Gerçekten içi acıyarak, yanarak yas tuttu.

Bu acı öyle derinden yaraladı ki toplumu, bir yüzleşme ihtiyacı da duyuldu.
ACILARIN, RENGİ VE DİLİ VAR MIYDI?

İnsan hakları savunucuları, demokratlar için gerçekten de acının rengi ve dili olamazdı.

Sermayenin kazanımları uğruna, kar uğruna bir felaket sonucu ölenler, işkencede katledilenler, savaşta ölenler, erkek cinayetleri sonucunda yaşamını yitiren kadınlar, hepsi ama hepsinin acıları, aynı biçimde yakar yürekleri…

Gerçekten, ‘vicdan’ sahibi olanlar, her acı karşısında aynı çaresizliği, aynı kalp çarpıntılarını, aynı kanamayı hisseder.

Bu olmuyorsa, zaten ‘vicdan’da yoktur!
AHLAK dediğimiz şey, sadece VİCDAN’dır.

Vicdanlı olan, ahlaklıdır aynı zamanda.

Ancak vicdan, herkeste var mıdır? O ayrı bir konu…

SOMA için hepimiz yas tuttuk!

Sağcılar, solcular, sosyete, Kürtler, Ermeniler herkes, herkes ayrımsız yas tuttuk.

Çünkü gerçekten acı büyüktü ve YAS tutmak gerekiyordu? Ancak biraz geriye döndüğümüzde, ROBOSKİ’yi anımsadığımızda görüntü farklıydı!

ROBOSKİ katliamından, birkaç gün sonra, yılbaşı eğlenceleri, vicdanları kurutmuştu adeta!

Belli bir keim dışında, YAS tutmak hiç düşmedi, akıllara! ROBOSKİ, kendi yasını tuttu!

SOMA faciası ile içimiz yanarken, başka olaylar da oldu.

Toplumun belki yarısından fazlası duymadı, görmedi ama Rojava’dan Cizre’ye geçmek isterken, Saada Derviş isimli bir Kürt kadın, Türk askerlerinin açtığı ateş sonucu, iki çocuğunun gözü önünde öldürüldü.

Henüz 28 yaşındaydı… Geride gözleri yaşlı 2 çocuk bıraktı…
Saada’dan kimse söz etmedi.

Televizyon kanalları, bu acıyı görmezden geldi. Oysa bir ‘can’ gitmişti!

Bu olaydan bir gün sonra, Mardin / Kızıltepe’de, küçücük bir çocuk vuruldu.

13 yaşındaki Ali Özdemir, yine Türk askerinin açtığı ateş sonucunda, başından vurularak, iki gözünü kaybetti.

Küçük Ali, artık dünyayı göremeyecek…

Ancak yine ses yok!

Yas tutan vicdanlar sessiz…

Çünkü bu kez acının rengi başka!

Acının rengi KÜRT!

Eren Keskin, 26 Mayıs 2014, Sesonline.net

Friday, May 23, 2014

Önce dilini kopardılar sonra diri diri yaktılar



Önce dilini kopardılar sonra diri diri yaktılar

1591 yılının bahar aylarında Roma Katolik Kilisesi’ne bağlı Venedik Engizisyon Mahkemesi’ne, dönemin en soylu ailelerinden Mocenigoların sarayından bir ihbar mektubu geldi.
Mektubun altıda Mocenigo imzası bulunuyordu bulunmasına, ama I. Alvise Mocenigo öleli 14 yıl olmuştu. I. Alvise’nin yaşadığında bile böyle bir mektup yazma ihtimali yoktu. II. Alvise ailenin başına geçtiğinde Bruno öleli yıllar olmuştu.
Moceniogo ailesi de tıpkı Mediciler gibi sanatçının ve bilim insanın yanında olan bir aileydi. Oysa Mektup Mocenigo sarayından gönderilmişti, buna hiç kuşku yoktu.
Mektup, dönemin en ünlü filozoflarından Giorda Bruno’nun düşüncelerini “sapkınlık” olarak niteliyor ve cezalandırılmasını istiyordu.
Mektubu yazan Mocenigo, Akdeniz’e bakan sarayına davet ettiği Bruno’yu bir süre dinledikten sonra, mektubunda onun fikirlerinden dehşetli ürktüğünü, tanrıyı tanıtanımadığını ve evren ile ilgili konulardaki fikirlerinin kabul edilemez olduğunu yazıyordu.
Zavallı Bruno ise, Katolik Kilisesi’nin hışmından korktuğu için hayatının büyük bölümünü Venedik ve Floransa’dan uzakta, sürgünde geçirmişti. Mocegino ailesinden biri kendini davet edince de hiç düşünmeden Venedik’e dönmüştü.
Mahkeme dönemin en soylu ailelerinden birinden geldiği için ihbar mektubunu önemsedi ve Giordano Bruno için “tutuklama” kararı çıkarttı. İşin tuhafı, ihbar mektubunu alıncaya kadar mahkeme Bruno’nun ülkesine döndüğünden habersizdi.
Birkaç gün içinde Bruno tutuklandı ve “Piompi” cezaevine atıldı. Cezaevi, çevresi kurşun plakalarla çevrilmiş, yerin birkaç metre altında, deniz kıyısında üst güvenlikli bir zındandı aslında. Günün her saatinde dalgaların kurşun plakalara vurmasıyla insanı çıldırtan sesler çıkartması bütün Avrupa’da ünlüydü ve bir çeşit işkence merkezi olarak görülüyordu. Dalgaların gürültüsü zındanda bulunan kişinin okumasını, düşünmesini ve yazmasını tamamen yok ediyordu.
Bruno burada tam dokuz yıl yattı. Çıldırma noktalarına geldiğinde, kulaklarını tıkamaktan bitkin hale gelmiş kollarıyla bir süre sır üstü yatıyor ve küçük aralıklar veren sessizliği dinleyerek huzur bulmaya çalışıyordu. Bu dingin saatler günde ancak bir ya da iki saati geçmiyordu. Deniz asla tam anlamıyla suskunlaşmıyor, bir süre sonra küçük çırpıntılarla başlayan gürültü, bir saat içinde dayanılmaz noktaya ulaşıyordu.
 
 
 "BÜYÜK PATLAMA"YI 400 YIL ÖNCE SÖYLEMİŞTİ
16. yüzyılın büyük filozofu, Ortaçağ karanlığını aydınlatan kişi olarak tarihe geçti. Tek başına ve usanmadan Kilise ve bağnaz düşüncelerle savaştı.
Daha üzerinden on yıllar anca geçmiş, Stephen Hawking’in “Büyük Patlama” kuramını, uzayın giderek genişlediğini bize anlatan Hubble Uzay Teleskopunun bize anlattıklarını Bruno dört yüz yıldan fazla zaman önce öne sürmüştü.
Aslında yaşam savaşına bir rahip olarak başlamıştı Bruno. Yirmili yaşlara gelmeden Dominiken manastırına girdi. Orada Tales, Pisagor ve Socrat gibi filozofları inceleme fırsatı buldu. Oysa bu filozoflar ve eserleri kilise ve manastırlarda yasaklanmış kitaplardı. Bu yasağı delmesi sonucunda Bruno manastırdan ayrıldı.
Peki neydi Bruno’nun önce dilinin kopartılmasına, ardından da diri diri yakılmasına neden olan düşünceleri.
Belki inanmayacaksınız ama, birinci neden şuydu: Doğadaki her şey tanrının bir yansımasıdır, diyordu. Daha da ilerisini düşünerek, dünyanın insanın bilincinde olduğu için var olduğunu savunan idealist felsefeye karşıydı. Fizik ile düşünce arasında bir ayırım yoktu Bruno için ve herşey ayaklarının üzerinde somutlaşmak zorundaydı.
Bruno ile başlayan bu diyalektik yaklaşım çarçabuk boğuldu ve insanlar yeniden Bruno ve benzeri filozofların düşüncelerine dönmek için Karl Marks’a kadar beklemek zorunda kaldı.
Evrenin sonsuzluğu konusunu da ortaya atan Bruno’dur ve Bruno’ya göre yine, uzayda dünya gibi onlarca, yüzlerce benzer uydu bulunmaktadır. Kiliseyi rahatsız den bir başka konu da elbette bu oldu. Dünya merkezdi kilise için ve bütün her şey dünyanın etrafında dönüyordu. Ne demek oluyordu bu uzayın sonsuzluğu, genişlemesi ve benzer dünyaların bulunması?
Tanrı bunu istemiş miydi herşeyden önce, buna izin var mıydı? Evrenin merkezi dünya nasıl olur da güneşin etrafında dönerdi? Nasıl olur da kendi etrafında dönerdi ve biz insanlar düşmezdik?
Bu da tanrının bir lütfu sayılabilirdi belki, ama inandırıcı değildi. Kilise eğer dünyanın kendi etrafında ve güneşin etrafında döndüğünü kabul ederse, tanrının gücünü de reddetmiş olacaktı, bu kabul edilemezdi.
O halde bu fikri ortaya atanlar yok edilmeliydi.
Bruno işkence evinde yattığı sıralarda, tıpkı yüzyıllar sonra Rosenbergler ve benzerlerinde olduğu gibi, düşüncesinden vazgeçmesi, bunu tüm dünyaya açıklaması halinde serbest bırakılacağı söylendi.
 
DİLİ KOPARILDI, DİRİ DİRİ YAKILDI
Bruno düşünmek için zaman istedi ve kurşun plakalarla çevrili işkence evine döndü. Günlerce kendisinden hiç ses çıkmadı. Aracılarla konuşmadı, kilisenin mesajlarını karşılıksız bıraktı.
Tüm hayatını adadığı düşünceleri, görüşleri, değerleri, karakteri… Nesi varsa hepsini istiyordu kilise ve buna karşılık yalnızca canını bağışlama sözü veriyordu.
O anda anladı ki Bruno, kilise kendisini kandırıyor. Hayatını mahkeme aracılığıyla bağışlayacak olan kilise, daha evine bile varamadan kendisini öldürecek. Ölüm bu kadar kesin ve yakın olduğuna göre, ölmenin daha uygun olduğunu düşündü Bruno ve bağışlanmasını istmedi.
“Siz karşımda oturanlar,” dedi son duruşmasında mahkeme heyetine. “Siz benim yüzüme ölüm cezamı okurken benden daha çok korkuyorsunuz.”
Önce dili koparıldı, ardından da Roma’nın Campo de Fiori meydanında diri diri yakıldı.
Bir anlamda Hallacı Mansur, Şeyh Bedrettin’dir aslında. Bağnazlığın karşısında ödün vermeden durmayı bilmiştir. Bruno ve benzerleri olduğu için dünya hala bilimsel bilgi çevresinde toplanmayı başarmakta, bunu savunan insanlar sayesinde de daha yaşanılır bir ortam sağlanmaktadır.
Dinsel bilgiyi ve uygulamalarını sadece kendilerinin bildiğini savunan yobazlar, hem din hem de bilimsel bilgi açısından hep açmazda kalmış, bilimsel bilgiyi reddetmeyi öğrenmekten daha kolay olduğu için reddetmişlerdir.
Tarih onların aydınlık dünya ile açtığı savaşla uğraşmak zorunda kalmıştır ve hala da bu savaş sürmektedir.
Yol yapmak için ormanları yok edenlerin, yolu medeniyet görenlerin; viyadükleri, alt geçitleri, köprüleri ilerlemenin bir “nişanesi” sayanların tarihten alması gereken çok ders var…
Yeter ki okusunlar…
Mümtaz İdil

Wednesday, May 21, 2014

Prometheus Kafkasya'da


Albert Camus
















Karşı koyanı olmadıkça Tanrının bir yanı eksik geliyor bana(Prometheus Kafkasya'da) Lukianos Bugünün insanı için Prometheus nedir? Gerçi, Tanrılara kafa tutan bu adam çağdaş insanın örneği sayılabilir.Binlerce yıl önceki bu kafatutma bugün tarihin eşsiz bir sarsıntısı ile sona eriyor da diyebiliriz. Ama, bir yandan da,öyle geliyor ki, bu ezilmiş insan bizim aramızda da ezile gitmekte;dünyaya saldığı çığlığa, insan başkaldırısının büyük çığlığına hâlâ sağırız hepimiz.

Gerçekten bugünün inşam sayısız yığınlar halinde bu daracık yeryüzünde çile dolduruyor.Ateşten,yiyecekten yoksun bu insan için özgürlük hiç de acelesi olmayan bir lükstür. Çok daha çekecekleri var insanların; özgürlük ve onun son tanıkları da azalacak gittikçe.Prometheus insanlara ateşi ve özgürlüğü,teknikleri ve sanatları bir arada verecek kadar onları seven bir kahramandı.Bugünkü insanlıksa,yalnız tekniğe gereksinim duyuyor, yalnız onun kaygısında. Başkaldırmasını makineleri içinden yapıyor. Sanatı ve ona bağlı her şeyi bir engel, bir kölelik belirtisi sayıyor. Prometheus'un özelliği, tam tersine, makineyi sanattan ayırmasıdır. Onca, bedenler ve ruhlar bir arada özgürlüğe kavuşabilirler. Bugünün insanı, önce bedenin kurtulması gerektiğini sanıyor. Bu uğurda ruhun bir süre için ölmesine bile razı oluyor. Ama, ruh bir süre için ölebilir mi? Doğrusunu isterseniz, Prometheus yemden gelecek olsa, bugünün insanları ona Tanrıların yaptığını yapardı.İlk simgesi olduğu insanlık adına onu kayaya çivilerlerdi. Bu yenilmiş insana küfür edecek düşman sesleri, Aiskhylos'un tragedyasının eşiğinde çınlayan seslerin aynı olurdu : Gücün ve şiddetin sesleri.

Acaba kısır mevsim, çıplak ağaçlar, dünyanın kışı mı yıkıyor beni? Ama, bu ışık özlemi hak veriyor bana. Bir başka dünyayı, benim gerçek yurdumu anlatıyor bana. Başka insanlar için hâlâ bir anlamı kaldı mı o dünyanın? Savaşın başladığı yıl, Odysseus'un izlerinde dolaşmak için gemiye binmek üzereydim. O günlerde yoksul bir delikanlı bile bir denizi aşıp ışıklı dünyalara gitmeye kalkabilirdi.

Ama, ben de o zaman herkesin yaptığını yaptım. Binmedim gemiye. Cehennemin açılan kapısında tepinen kuyrukta yerimi aldım. Yavaş yavaş girdik hepimiz ve öldürülen ilk günahsızın çığlığı ile kapı kapandı arkamızdan. Cehennemdeydik artık, bir daha da çıkmadık içinden. Altı uzun yıldır alışmaya çalışıyoruz ona. Mutlu adaların sıcak hortlakları çok uzaklarda, ateşsiz ve güneşsiz uzun yılların arkasında görünüyor bize.

Bu ıslak ve karanlık Avrupa'da insan nasıl,yaşlı Chateaubriand'ın Yunanistan'a giden Ampere'e söylediği şu sözü anımsayınca hüzünle ürpermez, aynı acıyı duymaz : «Benim Attika'da gördüğüm hiçbir şeyi bulamayacaksınız. Ne o zeytin ağaçlarının bir yaprağını, ne de üzümlerin bir tanesini.Benim zamanımın otuna bile özlem duyuyorum. Bir çalıyı bile yaşatmaya gücüm yetmedi.»Biz de taze kanımıza karşın, bu son yüzyılın korkunç yaşlılığına gömülü, bütün çağların otunu, salt kendisi için görmeye gideceğimiz zeytin yaprağını arıyoruz. Her yerde, her yerde onun çığlıkları, acısı, korkuları. Bu yığın yığın yaratıklar arasında cırcırböceklerine yer yok artık. Tarih, üstünde fundalık bitmeyen kısır bir topraktır. Bugünün insanı yine de tarihi seçti. Ondan ayrılamazdı festen, ayrılması da gerekmezdi. Ama, tarihi kendi buyruğu altına alacak yerde, her gün biraz daha onun kölesi olmaya razı oluyor.

İşte, bunda ihanet ediyor Prometheus'a,«bu atılgan düşünceli ve uçarı yürekli» insanoğluna.Bunda dönüyor bugünün insanı,Prometheus'un kurtarmak istediği insanların
zavallılığına. O insanlara ki, «düşlerde yaşar gibi bakmadan görüyor, duymadan dinliyorlardı.» Provence'da bir akşam, pürüzsüz güzel bir tepe, bir parça deniz mavisi yetiyor insana her şeyin yeni baştan yapılması gerektiğini anlatmaya. Bedenin isteklerini karşılamak için ateşi yeniden bulmak,tezgâhları yeniden kurmak zorundayız.Attika,özgürlük ve meyveleri, ruhun ekmeği bir başka zamana. Elimizden ne gelir? Kendi kendimize bağırmaktan başka ne yapabiliriz, onları hiçbir zaman bulamayacağız ya da başkaları bulacaklar diye. Hiç değilse bu başkalarının onlardan yoksun kalmamasına çalışmaktan öte çare yok. Ne yapabiliriz? Bunlar hiç olmayacak artık, ya da başkaları-nın olacak diye yerinmekten ve hiç değilse bu başkalarının onlara kavuşmasına çalışmaktan başka ne gelir elden diye. Bunu acı ile duyan, yine de küsmeden yaşamaya çalışan bizler, çok mu geç geldik, çok mu erken? Çalılıkları yeşertmeye gücümüz yetecek mi? Zamanımızda yükselen bu soruya Prometheus'un karşılık vereceğini düşünün.Gerçekte bu karşılığı çoktan vermiş o : «Size yeni düzeni ve kalkınmayı vaat ediyorum ey ölümlüler! Eğer, bunu kendi elinizle yapacak kadar usta, değerli ve güçlü iseniz.» Kurtuluşun bizim elimizde olduğu doğruysa, çağımızın bu sorusuna ben evet diyeceğim, tanıdığım birkaç insanda gördüğüm kafalı güce, bilgili yiğitliğe güvenerek.

«Evet doğruluk! diye bağırır Prometheus, ey anam benim! Görüyorsun bana neler çektirdiklerini!» Hermes ise alay eder kahramanla : «Şaşıyorum sana, madem kâhindin, neden önceden görmedin bu çektiklerini?» «Biliyordum» diye karşılık verir asi Prometheus. Benim sözünü ettiğim insanlar da adaletin oğullandır. Onlar da bile bile herkesin derdiyle dertleniyorlar. Biliyorlar ki gözleri yoktur onun, Prometheus'un ve onun adaletini atıp yerine akim bulduğu adaleti koymak gerekir, işte, Prometheus bu yoldan çağımızın insanı oluyor.

Söylencelerin kendi yaşamları yoktur. Onlara bizim can ve kan vermemizi beklerler, yeryüzünde onların çağrısına bir tek insan karşılık verdi mi, özlerini taptaze sunarlar bize. Bizim işimiz bu özü korumak ve yeniden dirilmesi için ölüm uykusuna dalmamasını sağlamaktır. Bugünün insanım kurtarmanın olanaksız olduğunu düşünüyorum kimi zaman. Ama, bu insanoğulları ruhça ve bedence kurtarılabilir hâlâ. Onlara mutluluk ve güzellik yollarını açabiliriz. Güzelliksiz ve özgürlüksüz yaşamaya razı olursak, Prometheus söylencesi daha başkalarıyla birlikte bize insanın ancak bir zaman için paramparça edilebileceğini,insanın tümüne yararlı olmadıkça, hiçbir şeye yararlı olunamayacağını anımsatır bize.İnsan ekmek ve çalı istiyorsa ve eğer ekmeğin daha zorunlu olduğu doğru ise çalının anısını korumayı öğrenelim.Tarihin en karanlık günlerinde Prometheus insanları, zor işlerini duraksamadan toprağa ve durmadan biten ota bir yanlarıyla bağlı kalacaklardır. Zincire vurulmuş kahraman, Tanrının yıldırım ve şimşeklerinde,insana olan o rahat güvenini yitirmez.Onun için, Prometheus bağlandığı kayadan daha sert, dalağını yiyen akbabadan daha sabırlıdır. Tanrılara başkaldırmaktan daha önemli olan şey bizce, bu sürekli diretmedir. Ve bu hiçbir şeyi ayırt etmeme ve atmama gücüdür ki, insanların dertli yüreğini dünyanın ilkyazıyla uzlaştırmış ve uzlaştıracaktır.