Wednesday, July 24, 2013

Başkaldıran bir kadın: Afife Jale

Tiyatro ve memleket tarihimizin başkaldıran kadınlarından Afife Jale'nin 72'nci ölüm yıldönümü bugün. Bu cesur kadın, öldüğünde henüz 39'undaydı.
Başkaldıran bir kadın: Afife Jale
1920 sonbaharının Kadıköy’ünde Apollon Tiyatrosu’nda (Bugünkü Reks Sineması) Hüseyin Suat imzalı ‘Yamalar’ adlı oyunu izlemek üzere koltuklarına kurulan İstanbullular, az sonra tarihi bir ana tanıklık edeceklerinin farkında değillerdi şüphesiz. Oyunun kadın karakteri ‘Emel’, sonradan anlaşılacağı üzere, o zamana kadar alışılageldiği gibi gayrimüslim bir kadın oyuncu tarafından değil, dönemin otoritesinin kaldıramayacağı şekilde bir Müslüman kadın oyuncu tarafından canlandırılmaktaydı. Seyircinin karşısındaki Emel, rolü daha önce canlandıran Eliza Benemciyan değil, 18’inde bir Müslüman Türk kızıydı: Afife. Oyun afişinde kullandığı adıyla Jale; bizim onu tanıdığımız adıyla Afife Jale. Henüz ne sahnedeki genç kadın ne de daha dünyaya bile gelmemiş hemcinsi meslektaşları bilmektedir olacakları. Ama o kadın, kendinden sonra sahne alacak kadın oyuncuların öncüsü olacaktır.
1902’de Kadıköy’de dünyaya gelmiş ve Müslüman kadınların sahne alamayacağı yönündeki yasağa inat 1918’de dönemin Şehir Tiyatroları Darülbedayi’nin sınavlarını kazanmış bir genç kız. Kız arkadaşlarının çoğu nasılsa sahneye çıkamayacakları düşüncesiyle tiyatrodan koparken, Afife bir sene boyunca provalara katılır, Elize Benemciyan Paris’e gitmek üzere topluluktan ayrıldığında, o yerini almaya çoktan hazırdır.

Sürekli polis uyarısına maruz kalınsa da Afife Jale tarihe ismini yazdırmış pek çok kadınla ortak bir özelliğe sahiptir; başkaldırır. Bir hafta sonra ‘Tatlı Sır’ adlı oyunla yeniden sahnededir, polis de kapıda... Bir Türk kadınının sahne alacağı havadisi bu sefer iyice yayılmış, Afife Jale’nin ikinci sahne deneyiminde salon tıklım tıkış dolmuştur. Seyirciler arasında Darülbedayi’nin yönetim kurulundan Hüseyin Suat, İbnürrefik Ahmet Nuri Bey ile şair Halit Fahri ve romancı Reşat Nuri de vardır. Afife’nin o gece ikinci perdede sahne almasına kapıya dayanan polis mani olur.

Bir sonraki hafta yine Apollon Tiyatrosu’nda İbnürrefik Ahmet Nuri’nin eseri ‘Odalık’ ile sahneye çıkar. Oyunun sonunda artık rutinleştiği üzere polis kapıdadır, tiyatronun işletmecisi Afife’yi makine dairesinden kaçırır. Lakin ertesi gün Kadıköy iskelesinde polis tarafından alıkonulup karakola götürülür. O gün komiserin “Dinini, milliyetini, namusunu unutarak sahneye çıkıp oyun oynayan sen misin?” şeklindeki suçlamalarına, sonrasında babası Hidayet Bey’in engellemelerine maruz kalır. Tiyatro yönetiminin devreye girmesiyle Afife serbest kalmıştır. Ama yaşananlar sonucunda Dahiliye Nezareti’nin emriyle, İstanbul Belediyesi’nden Darülbedayi’ye ‘Müslüman kadınların sahneye çıkarılmamasını’ emreden bir yazı gönderilir. 1921 senesinin 8 Mart’ı –ironik bir şekilde Türkiye’de Dünya Kadınlar Günü’nün TKP’li kadınlar tarafından ilk kutlanmaya başladığı tarihte- tarihli bir başka yazıyla da Afife’nin görevine son verilir.

Henüz kadınların sahneye çıkabilmelerinin mümkün hale gelebilmesine iki yıl vardır. Tiyatro tutkusuyla baba evini terk etmiş, belediye talimatıyla işsiz kalmış olan Afife Jale, genç yaşta ölümüne giden yolun ilk dönemecindedir artık. Şiddetli baş ağrıları, hap ve uyuşturucuya sığınma ihtiyacı, morfin bağımlılığı...

Anadolu’da turneler yapar, cumhuriyetin ardından da kadınlara sahnede olma yolu açılır ancak Afife Jale’nin gittikçe bozulan sağlığı tiyatroya dönüşüne engel olur. 1928’de tanıştığı tanburi ve besteci Selahattin Pınar ile büyük bir aşkla 1929’da evlenir; kulaklarımızdan dinmeyecek bir seda bırakmış olan ‘Huysuz ve Tatlı Kadın’, ‘Nereden Sevdim O Zalim Kadını’ eserleri onun sayesinde dünyaya düşer. Ama aşk ve musiki dolu bir yaşam, tüm dünyaya daha 18’inde başkaldırmış bu cesur sanatçı kadına yetmez. Tiyatro boşluğunu doldurmaya çalıştığı uyuşturucu boşanmayı, yalnızlığı, sefaleti, sokaklarda süren ve hastanede son bulan bir yaşamı getirir. Gözlerini tamamen kapadığında henüz 39’undadır. 24 Temmuz 1941’de sessiz sedasız çeker gider.

Afife Jale, kadınların tarihine adını hem de çok genç yaşta kazımış bir kadın. 1997’den beri adına düzenlenen ödüller her sene genç, yaşlı, kadın, erkek oyuncular tarafından havaya kaldırılmakta. Ama ne ismini taşıyan heykelcikler ne de kendisinden sonra gelecek nice Müslüman kadına açtığı yol, ‘Afife Jale’ adına asıl görkemi katan. Bir devrin başıyla, ötekinin sonunun arasında bir yerde, kendine olan güveni ve cesaretiyle tutkusunun peşinden giden kadın olmak, onu ‘unutulmayacaklar’ listesinde baş sıralara asıl oturtan…

‘Hayatımda mesut olduğum ilk gece’
Afife Jale sahneye çıktığı ilk geceyi şu sözlerle anlatıyor: “Hayatımda mesut olduğum ilk gece… Sanatın ruhuma verdiği güzel sarhoşluk içindeyim. O piyeste (Yamalar) güzel bir sahne vardır; ağlama sahnesi… Orada taşkın bir saadetle ağladım… Alkış, alkış, alkış… Perde kapandı; açıldı, bana çiçekler getirdiler. Perde tekrar kapandı. Muharrir (Hüseyin Suat Bey) kuliste bekliyormuş; ben çıkarken durdu, alnımdan öptü: ‘Bizim sahnemize bir sanat fedaisi lazımdı; sen işte o fedaisin’ dedi. (…)”*
* Refik Ahmet Sevengil, Türk Tiyatrosu Tarihi V-Meşrutiyet Tiyatrosu, 1968.

Russian Prisoners Life Style In 1891

When old photos are shown in sepia style, which was the only way to color the photos back then, it almost always look like taken from a horror movie. Maybe it’s because we have seen too many old sepia photos in scary movies nowadays, or it just was a lot of horrible things happening then because of lack of knowledge they always did some creepy things. And I bet that half of these prisoners are not guilty but still sentenced to death.
vintage prisoners 1
At the border of China and Russia in the far east there were this prison that photographer Aleksey Kuznetsov went to and took some photos in year 1891. The prison is located in Nerchinsk, and on the photos you can see how the prisoners lived.
vintage prisoners 2
There are even a female prisoner which you may thought they didn’t have. They worked all day, and when it was time to rest they got cuffed in heavy chains and got some very thing pillows to sleep on.
vintage prisoners 3
Not comfortable at all. Kuznetsov also photographed one of the prison executors. Scary and old-fashioned. If you would like to see more you can take a look at a creepy abandoned Russian prison, and see how it looks today.
vintage prisoners 4
vintage prisoners 5
vintage prisoners 6
vintage prisoners 7
vintage prisoners 8
vintage prisoners 9
vintage prisoners 10
vintage prisoners 11
vintage prisoners 12
vintage prisoners 13
vintage prisoners 14

Sunday, July 21, 2013

“Straight Düşünce”: Heteroseksüel kalıplardan sıyrılmak | Mine Egbatan



 

Monique Wittig’in Straight Düşünce adlı kitabı toplumsal cinsiyeti bir politik kategori olarak öne sürmesi ve heteroseksüel toplumsal sözleşmeyi eleştirmesi bakımından önem kazanıyor. Kitap, toplumsal cinsiyet ilişkilerini ve heteroseksüel toplumsal düzeni ele alan dört bölüm ve yazın dili üzerine çeşitli bölümlerden oluşuyor.
“Cinsiyet Kategorisi” bölümünde Wittig, kadınları bir sınıf olarak ele alır. Kadınlar bir sınıf olarak erkeklere (ezen/egemen olana) karşı mücadele etmeli, bu mücadelenin sonucu olarak “cinsiyetler arasındaki çelişkileri” çözümlemeli ve cinsiyetleri ortadan kaldırmalıdır. Burada önemli olan kadın-erkek arasındaki “doğal” olarak sunulan farklılıkların “hâlihazırda orada” olan “doğal” karşıtlıklar olduğu düşüncesini ters yüz etmektir. Çocuk doğurmak, ev içi işleri üstlenmek gibi “kadının görevi” olarak addedilen işleri yapmanın kadınların ezilmişliğine yol açtığını belirtiyor Wittig. Bu görevleri doğallaştıran egemen düşünce, kadının sorgulamasını ve mücadele etmesini istemiyor. Kadın üzerinde tahakküm kuran bu erkek egemen düşünce, cinsiyet farklılığının “biyolojik”, “hormonal” ya da “genetik” olduğunu, “aile içinde doğal bir işbölümü” olduğunu ve dolayısıyla bunların değiştirilemez olduğunu öne sürüyor. Bu durumu eleştiren Wittig, cinsiyet kategorisinin bir “tahakküm kategorisi” ve “erkeklerin kadınlar üzerindeki toplumsal tahakkümünün ürünü” olduğunu söylüyor. Cinsiyet kategorisi bedenleri ve zihinleri kontrol eden bir tahakküm aracı olarak erkekler tarafından kullanılıyor. Dolayısıyla cinsiyet kategorisinin ortadan kaldırılması ve cinsiyetlerin sorgulanması kadınları özgürleştiren politik mücadele için önem kazanıyor. Cinsiyet kategorilerini ortadan kaldırmayı savunarak bir kimliksizleşme önerisi sunuyor Wittig.
“Kadın Doğulmaz” bölümünde Wittig, “kadın”ı yeniden sorunsallaştırıyor. “Kadın”ın hâlihazırda “doğal” bir kategori olarak var olmadığını savunur. Burada lezbiyenlerin varlığının değiştirici ve dönüştürücü olmasından bahseder. Çünkü lezbiyenler kendileri için atfedilen “kadın” tanımından sıyrılmayı ve kendilerini birer özne olarak var etmeyi amaçlar. Wittig şöyle der: “Bir lezbiyen başka bir şey olmalıdır, kadın-olmayan, erkek-olmayan, ‘doğa’nın bir ürünü değil, toplumun bir ürünü olmalıdır, zira toplumda ‘doğa’ yoktur” (s. 47). Wittig, cinsiyetsiz bir toplum tahayyül eder. Bunun için “sınıf olarak erkekleri yok etmek” gereklidir. Çünkü “bir kere erkek sınıfı yok olduğunda, sınıf olarak kadınlar yok olacaktır zira sahipsiz köle yoktur” (s. 49). Cinsiyetsiz bir topluma erişmek için ezilenin kendini politik mücadele içinde bir özne olarak var etmesi gerekir. Burada Wittig, Marksizmin “özne” ve “birey” temelli mücadeleyi eleştirmesine karşı çıkar. Kadınların kendilerini kadınlar sınıfının birer öznesi olarak var etmesi, işçi sınıfı mücadelesini böldüğü düşüncesiyle Marksistler tarafından eleştirilmiştir. Marksizmin cinsiyet körü olması da buradan ileri gelir. Kadınların ezildikleri bilincine varmaları onların farklı bir duruş geliştirmelerini, toplumsal kavramları bu duruşa göre yeniden tanımlamaları ve şekillendirmelerini sağlar. Bu da özgürleşme yolunda önemli bir adım olarak görülebilir.
“Straight Düşünce” bölümünde Wittig, heteroseksüel toplumun lezbiyenleri, eşcinsel erkekleri, kadınları ve hegemonik erkeklik tanımına uymayan erkek kategorilerini ezdiğini belirtir. Heteroseksüel toplum “öteki” yaratarak varlığını ve iktidarını devam ettirir. Bunu yaparken de bedenleri kontrol eder, normlar inşa eder ve normlara uymayanları “sapkın” olarak nitelendirir. Wittig’in de söylediği gibi lezbiyenlerin ve eşcinsellerin kendilerini “kadın” ve “erkek” olarak nitelendirmesi bu normun devamını sağlayabilir ve yeniden üretilmesine katkıda bulunabilir. Burada önemli olan, queer teorisyenlerinin de tartıştığı gibi, farklı kimliklerin birer özne olarak kurgulanması ve birbirleriyle ilişki içerisinde olmasıdır. Ancak bu şekilde karşıtlıklar üzerine kurulan kadın-erkek kategorileri ortadan kalkabilir ve toplumun heteronormatif yapısı yapı-söküme uğratılabilir. Wittig’in “lezbiyenler kadın değildir” savı bu çerçeve içinde okunursa bir anlam kazanır. Wittig’in de belirttiği gibi “… lezbiyenlerin kadınlarla yaşadığını, ilişkilendiğini, seviştiğini söylemek isabetsiz olur çünkü Kadın’ın yalnızca heteroseksüel ekonomik sistemler ve heteroseksüel düşünce sistemleri içinde anlamı vardır” (s. 64).
“Toplumsal Sözleşme Hakkında” bölümünde toplumsal sözleşme ve heteroseksüellik arasında sıkı bir ilişki bulunduğu belirtiliyor. Heteroseksüel normlarla örülmüş bir toplumda yaşıyoruz ve bu normlar nasıl yaşayacağımızdan kiminle ilişkileneceğimize kadar her şeyi belirliyor. Dolayısıyla heteroseksüel toplumsal sözleşmeyi yıkmak, kendi bedenlerimiz ve hayatlarımız üzerinde söz sahibi olabilmek için önemli bir adım.
Wittig’in heteroseksüel düzeni ortadan kaldırmak için önem atfettiği bir diğer alan da simgesel/söylemsel düzen. Çünkü soyut olarak yaratılan ikilikler, karşıtlıklar ve farklılıklar heteroseksüel toplumun sürekliliğine yol açıyor.

Wittig’in dil ve yazın üzerine düşünceleri onun heteroseksüel toplumsal düzeni yıkmayı amaçlayan görüşleriyle doğrudan bağlantılı. Biçim açısından yeni bir edebi eser eskiye dair kuralları yıkar, yeni bir bakış açısıyla konuları anlatmayı yeğler. Dil bir tahakküm kurma aracı olarak kullanılabilir. Bedenlerle ilgili gerçeklikleri inşa eden, kurgulayan ve “doğal” olarak sunan dildir.
Wittig’in anlaşılması zor bir dili var, ancak bu bir dezavantaj değil. Kitabın keşfedilmeye açık bir yapısı var, dolayısıyla başa dönüp tekrar tekrar okumak hiç düşünmediğimiz ya da fark etmediğimiz anlamları bulmamızı sağlıyor. Bu anlamıyla queer teoriyle bağdaştırılarak okunacak bir kitap. Kitapta eleştirilmesi gereken noktalar da yok değil. Wittig’in porno ile ilgili düşünceleri biraz katı görünüyor. Özellikle feminist porno ya da queer porno ile ilgili tartışmalar düşünüldüğünde pornonun kadınları ve bedenleri tahakküm altına alan bir yapıda olmama olasılığı da bulunuyor. Bunun yanı sıra cinsiyet kategorilerinin ortadan kalktığı bir toplum tahayyülünün yine karşıtlıklar ve farklılıklar üzerine kuruluyor olması da queer teori ile çelişiyor. Heteroseksüelliğe karşı homoseksüelliği konumlandıran bir anlayış, kategorileri yıkmaktan ziyade yeni kategoriler üreterek queer teorinin kimliklerin oynaşması (ya da kimliksizleşme) tahayyülüne ters düşüyor.

Saturday, July 20, 2013

‘seks işçisi’ çocuklar



 
Napoli’nin ‘seks işçisi’ çocukları
Yoksulluğun en çok güney kesimini vurduğu İtalya’da çocuk seks işçiliğinin yeni rotası diye anılan Napoli’de yaşları 11-17 arasında değişen kız ve erkek çocukları fahişelik yapmaya zorlanıyor.
Yoksul nüfusun 9,5 milyona tırmandığı İtalya’da Napoli’de çocukların Garibaldi Meydanı ve tren istasyonu çevresinde fahişelik yapmaya zorlandıkları, yaşları 11-18 arasında değişen kızlar ve erkeklerin, çocuk seks işçiliğinin yeni rotasında müşteri bekledikleri günışığına çıktı.

Çoğunlukla Romanya, Kuzey Afrika ülkeleri ve Bulgaristan kökenli bu çocukların ya geçim sıkıntısı içindeki aileleri tarafından sokağa gönderildiği ya da mafya örgütlerinin kontrolünde şiddet ve tehdide hedef olarak fahişelik yapmaya zorlandıkları iddia edildi.
Corriere della Sera gazetesinin portalında yer verilen haber ve videoda, kent merkezinde 6 yaşında bir çocuğun da görüldüğü, bu çocukların Napoli’nin doğu yakasında Gianturco Roman kampında yaşayan aileler tarafından gönderildiği ve gerçek anlamda seks işçisi olarak çalıştıkları belirtildi.
Napoli ve çevresinde fahişelik yapmaya zorlanan kız ve erkek çocukların durumuyla yıllardır ilgilenen sosyal hizmet operatörü Deborah Divertito, çocuk seks işçiliğinin yoksulluk nedeniyle tırmandığını, birçoğu 18 yaşın altındaki bu çocukların çoğu kez aileleri tarafından satıldıklarını anlattı. Napoli’nin çocuk seks işçiliğinin merkezi olduğuna dikkat çeken operatör, kentte söz sahibi olan mafya örgütleri nedeniyle Napoli’de yasa dışı her türden işin kolaylıkla gerçekleştiğini aktardı.

Seks işçiliğinin haritası değişti

Ülkede yoksulluğun tırmanmasıyla birlikte çocukların öznesi olduğu seks işçiliğinin haritası değişti. Deborah Divertito, Napoli’de bu işi çoğunlukla yaşları 11 ila 17 arasında değilen kız ve erkek çocukların yapmaya zorlandığını, kız çocuklarının aşırı makyaj yaptıkları için yaşlarından büyük göründüklerini, erkek çocuklarının ise kolayca fark edildiklerini söyledi.
Kız çocuklarının çoğunlukla Nijerya ve Doğu Avrupa ülkelerinden, erkek çocuklarının ise Bulgaristan ya da kentteki Roman kamplarından geldikleri aktarıldı. Bu çocukların güzel bir yaşam sözüyle kandırılarak İtalya’ya getirildikleri, organize suç örgütlerinin kontrolünde fahişelik yapmaya zorlandıkları, sahte kimlikli 13-15 yaşlarındaki erkek çocuklarının ise müşterilerini sinemada bekledikleri vurgulandı.
Napoli’de çocuk fahişeler konusunu takip eden sosyal operatörler, sinemalarda sabah ve öğlen saatlerinde tuvaletler ve koridorlarda kuyrukların uzadığını, yoksulluk ve suç örgütlerinin kurbanı olan çocukların bu türden mekanlarda fahişeliğe zorlandıklarını ifade etti.
Aslı Kayabal / sol /İtalya

Friday, July 19, 2013

LGBT Direnişi alanlarda!


imageimage
image
image
image
image

Neyi saklıyorsunuz?

Dilan'ın yaralanma görüntüleri gelince savcılık mahkemeye başvurdu

Cumhuriyet/Ankara Bürosu- Ethem Sarısülük’ü vuran polis memuru hakkındaki davada, mahkemenin “soruşturma izni yok” gerekçesiyle dosyayı savcılığa göndermesinin yankıları sürerken bir başka mahkeme ise Dilan Dursun’u ağır yaralayan şüpheli polisler lehine bir karara imza attı. 20 yaşındaki Dilan Dursun’un ağır yaralanmasına ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mustafa Demir, mahkemeye başvurarak dosyayla ilgili kısıtlama kararı talep etti. 8 Temmuz tarihli savcılık dilekçesinde, dosyada Dilan’ın vurulduğu bölgede olay günü görev yapan araç ve personel isim listesinin bulunduğu, 5 MOBESE kamera görüntüsü, 1 TRT görüntüsü, 1 adet telsiz kayıtları ile akrepte görevli polislerin isimlerinin yer aldığı ifade edilirken bu belgeler üzerinde incelemenin devam ettiği ifade edildi. Kamera görüntüleri üzerinde bilirkişi incelemesinin sürdüğü, bir kısım tanık beyanlarının alınacağı belirtilen dilekçede, “Bu aşamada dosya içeriğinin incelenmesi veya dosyadan örnek alınması soruşturmanın selameti açısından tehlike oluşturabilir” denildi. Başvuruyu değerlendiren Ankara 20. Sulh Ceza Mahkemesi, kısıtlama kararı verdi. Kararın, Dilan’ın akrep içinden atılan gaz bombasıyla vurulmasına ilişkin görüntünün savcılığa ulaşmasının ardından alınması dikkat çekti.

Kaygılıyız
Dilan Dursun’un avukatı Doğukan Tonguç Cankurt, “Bu kararla dosyayı inceleme ve dosyadan örnek almamız engellenmiştir. Öncelikle karara derhal itiraz edeceğiz. Kararın gerekçesi soruşturmanın selametinin tehlikeye düşebileceği olarak belirtilmiştir ancak bizce soruşturmanın selametini tehlikeye düşürecek karar budur. Çünkü bu kararla birlikte soruşturmanın açık ve hızlı bir şekilde yürütülmesi tehlikeye girmiştir. Soruşturmanın gidişatından kaygılıyız” dedi.
19 Temmuz 2013

Thursday, July 18, 2013

Siyah Güzeldir!



Etnik kıyafetlere “gundi” gözüyle bakanlara, Kürtçe’yi uydurulmuş eksik bir dil sananlara Dersim’i, Amed’i yaşatmamız gerek. Çünkü, siyah güzeldir, esmer de öyle (reş xweşike). Trans da candır, bu böyle biline!
Ömer AKPINAR
İstanbul - BİA Haber Merkezi
17 Temmuz 2013, Çarşamba 15:58

Trayvon Martin, 17 yaşında Afro-Amerikan bir lise öğrencisiydi. Mahalle bekçisi George Zimmermann, elinde şekerlemeler ve buzlu çayla yürüyen Trayvon’ı “kuşkulu göründüğü” için öldürdü. Florida’daki “direnme kanunu” sebebiyle bekçi hiç ceza almadı.
Eğer bir siyahla yan yana yürürseniz dik dik bakışlara, “ay ne acayip” gülüşmelerine, parmakla göstermelere ve “la zenciye bak oğlum” gibi laflara maruz kalabilirsiniz. Eğer siyahsanız, girdiğiniz dükkânda hırsız muamelesi görebilir, dans ederken birdenbire “ya saçına dokunabilir miyim lütfen, çok değişik de” arsızlığıyla karşılaşabilirsiniz.
Suçlu kabul edilen, yadırganan, istenmeyen bir tek siyahlar değil. Daha geçen hafta Kuşadası’nda Dora adlı bir trans, kendi evinde bıçaklanarak öldürüldü. Dora’nın katili bulundu; ama gerçek bir ceza alır mı, yoksa sırtı sıvazlanıp indirimle kurtulur mu kimse bilmiyor. Kimse adalete güvenemiyor. Yargı, adalet duygumuzu o kadar incitti ki…
Dora için transfobi karşıtları, seks işçisi aktivistleri 8 ayrı şehirde eylem yaptılar. Ankara’daki eyleme BDP Milletvekili Sebahat Tuncel de katıldı. Tuncel’in resmini çekip Kaos GL’nin Facebook sayfasına yükledim ve yorumlar gelmeye başladı. “Bölücü” BDP’nin pinkwash yapmasından asla tekrarlamak istemediğim küfürlere kadar… Tuncel bir Kürt olduğu için, bir kadın olduğu için…
Siyah feministlerin kadınlardan bahsedildiğinde akla sadece beyaz kadınların, siyahlardan bahsedildiğinde de akla sadece siyah erkeklerin gelmesini eleştirmesi gibi aklımıza ilk gelenlerle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Varoluşu ayrıcalıklılar tarafından başlı başına bir tehdit olarak algılanan herkesin var olmaya ihtiyacı var.
Afrika tarihini sömürgecilikten başlatanlara, Afrika’yı işe yaramaz bir kıta sananlara Afrika kültürlerini göstermemiz gerek. Transları ucube yerine koyanlara, “ne dediğinin önemi yok, sadece trans olduğun için buradasın” muamelesi yapanlara herkesin az biraz trans olduğunu anlatmamız gerek. Etnik kıyafetlere “gundi” gözüyle bakanlara, Kürtçe’yi uydurulmuş eksik bir dil sananlara Dersim’i, Amed’i yaşatmamız gerek.
Çünkü;
Siyah güzeldir, esmer de öyle (reş xweşike). Trans da candır, bu böyle biline! (ÖA/NV)
* Bu yazı kaosgl.org’dan alındı.

Wednesday, July 17, 2013

İşte Ali İsmail'in komaya girmeden önceki ifadesi

Eskişehir'de Gezi Parkı eylemleri sırasında sivil giysili kişilerin saldırısına uğtayan, ardından da kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz'ın komaya girmeden önce karakolda verdiği ifadede " Sopayla vurdular.Neden vurdular bilmiyorum" demiş.
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Eskişehir'de Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin sıktığı biber gazından kaçarken sivil giysili kişilerin saldırısına uğrayan ardından da kaldırıldığı hastenede hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz, komaya girmeden karakolda verdiği ifadede " Sopayla vurdular. Neden vurdular bilmiyorum" demiş.
Ali İsmail, 3 Haziran saat 01.00 sıralarında sivil giysili bazı kişilerin saldırısına uğradı. Daha sonra hastaneye gitti. Sabah evine döndü. Uyudu. Aynı gün 17.00 sıralarında uyandı. Odunpazarı Polis Merkezi'ne gelip ifadesini verdi. İfade sırasında hatırlamakta ve konuşmakta güçlük çekiyordu. Sorulara başını eğerek yanıt verebiliyordu.  Korkmaz'ın 3 Haziran'da saat 19.41'de polis kayıtlara geçen ifadeleri de hayatındaki son tanıklığı oldu.
Radikal Gazetesi'nin haberine göre Ali o gün yaşananlarla ilgili şu ifadeleri kullandı : " Eski gar arkasından evime gittiğim sırada sivil giyimli 5-6 kişilik bir grup önüme çıkarak bana saldırmaya başladı. Elinde sopalarla sırtıma,bacağıma, kafama, omzuma vurmaya başladılar. Saldıran grup düşünce bırakıp kaçtı, tam hatırlayamıyorum. O anda can havliyle gitmek isterken, 'Özbesin' isimli marketin önünde ev arkadaşım Fırat Köse ile karşılaştım. Kuzenim Okan'a haber verdi. Birlikte hastaneye gittik. Gerekli tedavi yapıldı ama betin tomografisi çeklilemediği için bizi Yunus Emre Devlet Hastanesi'ne yönlendirdiler. Kolum bandaja alındı. Dün konuşma zorluğu yaşamıyordum ama bugün hatırlama zorluğu çekiyorum. Bana kimlerin neden vurduğunu bilmiyorum, saldıranlar sivil kıyafetliydiler. Şikayetçiyim.
Korkmaz'ın dövülerek öldürülmesiyle ilişkin soruşturmada ifadesi alınan ve daha sonra yaptığı gizli tanıklık savcılık tarafından reddedilen tanık, üniversiteli gencin siviller tarafından dövüldüğünü anlatarak, o geceyi şu şekilde anlattı : 
"Yunus Emre Caddesi'nde çevik kuvvet saldırıya geçince iki şahısın biizm olduğumuz tarafa koşarak geldiğini fark ettim. İsmail önde, diğer şahıs ise arkadaydı. Elinde budaklı odun olan şahıs İsmail'e hamle yaptı, yakalayamadı. Elinde beyzbol sopası olanla bunun yanındaki 3-4 tane polis copu olan şahıs İsmail'i yakaladı. Sopa ve coplarla darp edip saldırmaya başladılar. Elinde bir şey olmayan sivil şahıs tekmeyle vuruyordu. İsmail o anda iki elini başına doğru tutuyordu. Ardından yediği darplar sonrası İsmail düşerek başını kaldırıma çarptı v kendinden geçti. Bir dakika baygın vaziyette kaldı. Elinde sopa olmayan İsmail'i döven şahıs "İyi stres attık" dedi. İsmail, bir kaç dakika sonra kendine geldi. Elinde beyzbol sopası olan kişi "Sen hala burda mısın, git buradan " dedi. İsmail de sessiz bir şekilde karşılık verdi. Şahıs ise, " Sen bana ne dedin" diyerek, kafasına vurdu. Birkaç kez de tekmeyle beline vurdu. İsmail Arcaklı Caddesi'ne doğru koşarak gitti." 
 

Monday, July 15, 2013

ABD ayakta, Obama'dan itidal çağrısı


ABD ayakta, Obama'dan itidal çağrısı
ABD Başkanı Barack Obama, ülke çapında büyük infiale yol açan Martin Trayvon davası hakkında açıklama yaptı.
Son güncelleme: 15 Temmuz 2013 08:32 Mynet haber bugün 8.372.439 defa, bu haber 1.805 defa okundu.
ABD'de bir yıldır süren ve ırkçılık tartışmalarını gündeme getiren dava sonuçlandı. Florida'daki mahkeme 17 yaşında siyah bir genci öldürmekle suçlanan George Zimmerman'ı suçsuz buldu. Protestolara neden olan kararın ardından Obama'dan da bir açıklama geldi.
ABD'nin Florida eyaletinde Trayvon Martin adlı 17 yaşındaki siyah bir genci öldürmekten 2012 yılından beri yargılanan George Zimmerman'ın ‘meşru müdafaa' hakkını kullandığı gerekçesiyle suçsuz olduğuna hükmedildi.
Son üç haftadır 50 görgü tanığının dinlendiği ve ABD medyasının canlı yayınlarla aktararak yoğun ilgi gösterdiği davada jüri heyeti, 29 yaşındaki Zimmerman'ın hakkındaki tüm suçlamalardan beraat etmesine karar verdi.
Mahkemenin kararı, ülkede hassas konular olan ırkçılık, silah kontrolü ve kanun karşısında eşitlik tartışmalarını bir kez daha gündeme taşıdı.
Zimmerman'ın avukatları, müvekkillerinin masumiyetini ispatladıklarını iddia etti. Savcılık ise Zimmerman'ın yalan söylediği görüşünde.
HAYAL KIRIKLIĞI 
ABD'de ırkçılık tartışmalarına yol açan ve ömür boyu hapis istemiyle yargılanan Zimmerman hakkında verilen karar hayak kırıklığı yarattı. Martin'in ırkçı bir cinayete kurban gittiğini savunanlar, mahkeme binasının önünde kararı protesto etti.

Tartışmalı karar başkent Washington,, San Francisco , Şikago, Filedelfia ve Atlanta gibi kentlerde de protesto edildi.
NAACP'DEN AÇIKLAMA 
ABD'deki Afro-Amerikan kuruluşlarından NAACP, olayla ilgili yeni bir soruşturma açılmasını talep etti. NAACP, “Adalet Bakanlığı'ndan Trayvon Martin'in vatandaşlık haklarının ihlal edilmesiyle ilgili inceleme başlatmasını talep ediyoruz” açıklamasını yaptı.

OBAMA'DAN İTİDAL ÇAĞRISI 
Mahkemenin kararıyla ilgili bir açıklama da ABD'nin ilk siyah Başkanı Barack Obama'dan geldi. ABD Başkanı Obama, "ABD bir hukuk ülkesidir ve jüri kararını vermiştir. Halkımıza konuya ilişkin itidalli olma çağrısı yapıyorum. dedi.

Trayvon Martin'in öldürülmesinin bir trajedi olduğunu söyleyen Obama, ülkedeki bireysel silahlanmanın azaltılması gerektiğini yineledi.
OLAY 2012'DE MEYDANA GELDİ 
Olay, 2012 yılının Şubat ayında Florida eyaletinde bulunan Stanford kasabasında meydana gelmişti. Babasını ziyaret etmek için Stanford'daki bir yerleşim yerine giden Trayvon Martin, orada mahalle bekçisi olarak devriye gezen George Zimmerman'la karşılaşmıştı.

Üzerinde kapüşonlu bir mont olan Martin'den şüphelenen ve ardından Martin'i silahıyla vuran Zimmerman, mahkemede verdiği ifadede ise meşru müdafaa hakkını kullandığını söylemişti. Ancak iddia makamı ve davaya katılan müdahil avukatlar, Zimmerman'ın silahsız Martin'den ten rengi nedeniyle şüphelendiği ve bu nedenle ateş ettiğini savunuyordu.

Sunday, July 14, 2013

14 Temmuz direniş ve başarının adıdır

14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nda yaşamlarını yitiren M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’i anan KCK, “On yıllardır gerillamız ve halkımız tüm zorluklara, baskılara ve her türlü saldırıya karşı direniyor, saldırıları boşa çıkarıyor ve büyük gelişmeler yaratıyorsa, bunu sağlatan 14 Temmuz ruhu ve direnişçiliğidir” dedi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı,  Amed zindanında PKK öncü kadrolarının 12 Eylül faşist rejimine karşı gerçekleştirmiş oldukları 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun yıldönümü vesilesiyle bir açıklama yayınladı. Açıklamada, ölüm orucunda yaşamını yitiren M. Hayrı Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek anılırken, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu ile başarısızlık ve yenilginin tarihe gömüldüğü vurgulandı.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı’nın açıklaması şöyle:
“Bundan 31 yıl önce tarihin en büyük işkencehanelerinden biri olan Amed zindanında 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu ile kendilerini özgürlüğün direniş abidesi haline getirerek şehit düşen M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’i minnetle anıyor, büyük direnişleri önünde saygıyla eğiliyoruz.
ZORUN ZORU
Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi Kürdistan'ın dört parçaya bölünmesi ve Ortadoğu'nun dünya dengelerinin bulunduğu coğrafya olması nedeniyle zorun zoru bir mücadeleyi gerektirmekteydi. Tam bir Kürt kapanı oluşturulmuştu. Kürdistan'ın varlığı ve geleceği umutsuz bir vakaya dönüşmüştü. Bu durumun var olduğu 1970’li yılların başında Önder Apo’nun öncülüğünde ideolojik, teorik, örgütsel ve eylemsel olarak Kürdistan devriminin zorluklarına katlanacak ve başarılı olacak bir Hareket ortaya çıkarılmıştır. Zorluklarla dolu Kürdistan devrimini başarıya götürecek böyle bir Hareketin tarih sahnesine çıkması Kürdistan tarihi için bir milat olmuştur. Bu Hareket Kürdistan toplumu ve Kürdistan devriminin karakterine uygun olduğundan kısa sürede büyük gelişmeler göstermiştir. Kürtleri soykırıma uğratmak isteyen Türk devleti böyle bir Hareketi kendisi için büyük tehlike olarak görmüş ve önünü almak için 12 Eylül askeri darbesini yapmıştır. Bu darbeye neden olan başka etkenler olsa da esas etkenin Türk devletinin Kürtleri yok etme stratejisine karşı gelişen Özgürlük Mücadelesi olduğunu bizzat darbeciler itiraf etmiştir.
KÖK KAZMA HAREKATI
12 Eylül askeri faşist darbesi Kürtleri yok etme stratejisinin önüne çıkan bu engeli ezmek için PKK'ye yönelik bir kök kazıma harekatı yürütmüştür. Binlerce PKK kadrosu, sempatizanı ve taraftarı zindanlara doldurulmuştur. Başta öncü kadrolar olmak üzere PKK şahsında halkın özgürlük umudu zindanın betonlarına gömülmek istenmiştir. Amed zindanı PKK'nin bitirildiği ve halkın özgürlük umudunun kökünün kazındığı bir sembol haline getirilmek istenmiştir. Bunun için işkenceciler her türlü fiziki ve psikolojik baskıyla Amed zindanını zorun zoru yaşanılamaz bir yer haline getirmişlerdir. Zorun zoru olan Kürdistan devriminin daha zorlu bir ortamı bu zindanda yaratılmıştır. Önder Apo'nun zorun zoru koşullarına karşı yarattığı Kürdistan devriminin tarzı Amed zindanında ilk büyük sınavıyla karşı karşıya gelmiştir.
İLK ÖNEMLİ SINAV
Zor koşullarda mücadele edip başarmanın tarzı olan Kürdistan devriminin tarzı ya zindanda başarılı olacak ya da daha ilk önemli sınavında başarısız kalarak Özgürlük Mücadelesi sıkıntılar yaşayacaktı. Bu açıdan öncü kadrolar şahsında zindandaki direnişin başarı ya da başarısızlığının sonuçları tarihsel olacaktı. PKK'nin lider kadroları kendileri üzerinde uygulanan baskıların amacını çok iyi gördükleri gibi, direnişin başarısının Kürdistan devrimi için yaratacağı büyük sonuçları da çok iyi bilmekteydiler. Bu açıdan baskıyı, zulmü ve ölümü teslim alma aracı haline getirmek isteyenlere yaşamlarını ortaya koyarak cevap verdiler. Daha ilk günden ölümü yenerek ölümsüzleşen M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek Kürdistan devriminin tarzını kendi direnişlerinde başarıya götürerek bir destan yazdılar. Destanın anlamına denk bir duruş ve direniş göstererek insanlığın özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin köşe taşlarından biri olmayı hak ettiler.
Kemal Pir, ölüm orucunda ölüme doğru giderken zulme karşı direnişini anlamlandıracak biçimde “özgürlük ne kadar güzel bir şey” demiş; Hayri Durmuş “Mezarıma ‘halkıma borçludur’ diye yazın” deme mütevaziliğini ve büyüklüğünü göstermiştir.
14 TEMMUZ RUHU VE DİRENİŞÇİLİĞİ
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucuyla zor koşullarda direnmenin ve başarmanın tarzı somutlaştırılarak Özgürlük Hareketi yenilmez kılınmıştır. On yıllardır gerillamız ve halkımız tüm zorluklara, baskılara ve her türlü saldırıya karşı direniyor, saldırıları boşa çıkarıyor ve büyük gelişmeler yaratıyorsa, bunu sağlatan 14 Temmuz ruhu ve direnişçiliğidir. Bu direnişçiliğin Kürdistan devriminin tarzını gerillanın ve halkın eline vermesidir. Artık zorluklar yılmanın değil, mücadele etmenin ve başarıyı sağlamanın gerekçesidir. Zor koşulların mücadele tarzını yaratmak Kürdistan halkına ve tarihine kazandırılmış en büyük değerdir. Bu en büyük değere göre davranıldığında Kürdistan'da başarısızlık ve yenilgi olmayacaktır. Çünkü 14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu ile birlikte zorluk ne olursa olsun başarısızlık ve yenilgi tarihe gömülmüştür.
‘NE KADAR FEDAKARLIK YAPSAK DA ONLARA BORCUMUZU ÖDEYEMEYİZ’
Bütün bastırmalara rağmen Kürt Özgürlük Hareketi yenilmiyor, zorluklar gelişme nedeni oluyorsa bunun tarzını sağlatan 14 Temmuz direnişçiliğidir. Bu açıdan ne kadar minnetle ansak da, ne kadar çalışsak, ne kadar fedakarlık yapsak da halk ve Özgürlük Hareketi olarak onlara borcumuzu ödeyemeyiz. Halk ve Hareket olarak onlara borcumuzu ödemek her zaman hedefimiz olacak; özgürlük ve demokrasi mücadelemizi onların anılarına bağlılığın gereği yükseltip başarıya götüreceğiz.
‘ÖNDER APO KEMAL PİR’İN ÖZLEMİNİ GERÇEKLEŞMEYE ÇALIŞMAKTADIR’
Önder Apo'nun Newroz mesajı, 14 Temmuz’da şehit düşen büyük devrimci, büyük enternasyonalist Kemal Pir’in “Kürdistan devriminde Türkiye halklarının özgürlüğünü görüyorum” biçimindeki özlemini pratikleştirmeyi ifade etmektedir. Önder Apo, Newroz mesajıyla Kürdistan devrimiyle Türkiye ve Ortadoğu halklarının özgürlük devrimlerini bir bütün hale getirmekte ve Kemal Pir’in özlemini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi 14 Temmuz ruhuyla Önder Apo'nun Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu halklarını özgürleştirme hedefini başarıya ulaştırmak için tüm çabasını en yüksek düzeyde göstererek 14 Temmuz şehitlerine borcunu ödemeye çalışmaktadır. Kongra Gel 9. Genel Kurul da bu şehitlerimize bağlılığı bir daha vurgulamış, onların anılarını başarıyla pratikleştirecek kararlara ulaşmıştır.
14 Temmuz direnişçilerini bu vesileyle bir kere daha saygı ve minnetle anıyor, onların anılarının Kürdistan'ın özgürlüğünü, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun demokratikleşmesinde yaşatılacağına dair sözümüzü bir kez daha yineliyoruz.” 
KAYNAK:  http://www.ajansafirat.net/news/guncel/kck-14-temmuz-direnis-ve-basarinin-adidir.htm


Saturday, July 13, 2013

Musa

15 yaşında...

Çok başarılı öğrenciydi Musa.
Öğretmen olmak istiyordu.
Sabahtan okuluna gidiyor...
Öğleden sonra çobanlık yapıyordu.

*
Gene öyle bir sabah, çıktı ağıldan bozma, tek göz oda evinden kör karanlıkta, yürüye yürüye, 2 kilometre, sırtında çantası, şehirlerarası asfalta geldi. İzmir Aliağa’ya bağlı Kapıkaya köyünde yaşıyordu. Köyde okul yok. Okul Yenişakran’da... Türkiye’nin en batı ucunda, bütün yatırımlar oraya yapılıyor denilen coğrafyada, Türkiye’nin en doğusundaki yaşıtlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu; taşımalı eğitim... Servis bekliyordu. Yakaladı yakaladı... Kaçırırsa okuluna gitmesi imkânsızdı. O nedenle, gün doğmadan kalkıyor, en az 2 saat yolu hesap ederek, saat 6 gibi asfaltta oluyordu.
Aha göründü servis minibüsü... Manisa’nın Karaahmetli köyünden başlıyor, çocukları toplaya toplaya, en son Musa’yı alıyor, Yenişakran’a varıyordu. İçeride, biri şoför, biri engelli çocuğuna refakat eden anne, toplam 27 çocuk. Musa 30’uncu... Durdu önünde her sabahki gibi, bindi Musa, hareket ettiler. Ama bir acayiplik vardı. Şoför döndü Musa’ya öfkeyle “bak seni almak için durduk, fren patladı, niye rampada duruyorsun, 100 metre yürüyüp düzlükte dursana!” diye bağırdı. Yer kalmadığı için ayakta dikilen Musa, büktü boynunu. Ne desin. Zaten bütün çocuklar ona suçlu gibi bakarken ne diyebilirdi ki? Bir ara göz göze geldi en sevdiği sınıf arkadaşı Hidayet’le... Gülümsedi Hidayet, şöyle bir salladı elini havada “boşver” manasında, “boşver, üzülme...”
Dandik asfaltta haldır haldır gitmeye başladılar. 1 kilometre, 2 kilometre, 3 kilometre... Yenişakran’a 4 kilometre kala, olanlar oldu. Trafolar bölgesinde dik yokuşun sonundaki sert viraja daldı minibüs... “Fren boşaldı” diye bağırdı şoför, savruldular, korkuluk morkuluk yok tabii, uçtular Tütünlü Deresi’ne... Önce çığlıklar, 3 takla, 5 takla, darmadağın oldu, zaten darmadağın haldeki minibüs...
Sonra trajik sessizlik.
İsmail oracıkta öldü. 9 yaşındaydı. Recep öldü, Murat öldü. 15’indeydiler. Ve, gülümseyerek kan kardeşine moral vermeye gayret eden Hidayet... Ambulanslar geldiğinde hâlâ nefes alıp veriyordu. Hastane, ameliyat, olmadı... Hidayet de gitti.
Ya Musa?
Kafası yarılmıştı, sağ el bileği ezik... Hatta, o feci kazanın haberini yapan gazeteler, Musa’nın bandajlı fotoğrafını koymuşlardı, “açılan kapıdan fırladı, kurtuldu” diye.
Kurtulmuştu Musa. Sağ çıkmıştı o tabut minibüsten. Ama kâbuslardan kurtulamadı. Hidayet her gece rüyasına giriyor, gene gülümseyerek “boşver, üzülme” diyordu ama, şoförün “bak seni almak için durduk!” diye bağırması kulaklarından gitmiyordu, çın çın... Bıraktı okulu. Gitmedi bi daha.
Bir sene sonra... Bilirkişi, en fazla 12 yaşında olması gereken servis minibüsünün, daha eski, 15 yaşında olduğunu, frenlerin kazadan çok önce patlak olduğunu tespit etti. Balatalar erimişti. Aslında servis minibüsü bile değildi, öyle olsaydı, “S” plaka taşımalıydı, taşımıyordu. Buna rağmen, hiç kimse şikâyetçi olmadı. Savcı hariç... Kamu adına dava açtı, bilirkişi raporunu koydu hâkimin önüne, hâkim de, hiç tereddüt etmeden 10 sene hapis verdi şoföre... Giden gitmişti ama, hiç olmazsa suç cezasız kalmamıştı.

*
Ve, önceki gün yıldönümüydü. Kapıkaya köyünün kabristanında anma töreni yapıldı. İsmail, Recep, Murat ve Hidayet’in ardından dualar edildi. Musa da oradaydı. Gene kenarda, gene boynu bükük. Ve gene, bir senedir her gördüğüne söylediği gibi, “benim yüzümden, keşke düzlükte dursaydım, benim yüzümden” diye ağlıyordu. Ne büyükleri teselli edebiliyordu onu, ne mahkemenin verdiği adil karar rahatlatabilmişti vicdanını, ne de rüyasında “boşver” diye gülümseyen Hidayet.
*
Bitti tören, gitti evine.
Astı kendini Musa.
Bir sene dayanabilmişti buna.

*
4 sene evvel, 2009’da yazmıştım bu yazıyı... Sorumlusu oldukları felaketlerin suçunu başkalarına yükleyen sorumsuz siyasetçiler için yazmıştım.
Harakiri yapmanızı beklemiyoruz ama, Musa’nın yüreğinden utanın, sorumlusu olduğunuz felaketler nedeniyle bari bi özür dileyin demiştim.
*
4 sene sonra, dün... Bi mektup geldi.
*
“Sayın Yılmaz Özdil, bu yazıyı yazmak benim için çok zor ama size bilgi vermem gerektiğini düşündüm. Musa’nın davasına bakan Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin heyetinde hâkim olarak bulunmuştum.
Yargılama boyunca titiz çalışma yürüttük. Suçu ve suçluyu ortaya çıkardık. Sanığın, kullandığı servis aracının bakımlarını yaptırmadığını, fren sistemlerinin tamamen bitmiş olmasına ve bu durumu bilmesine rağmen, aracı kullanmaya devam ettiğini ortaya koyduk. Aracın sürücüsüne ‘bilinçli taksirle ölüme neden olmak’ suçundan emsal davalarda çok rastlanmayan miktarda (10 yıl) hapis cezası verdik. Verilen ceza Yargıtay incelemesinden de geçerek onaylandı ve kesinleşti.
Gayet iyi iş çıkardığımızı düşünmüştüm. Ancak, Musa’yı fark edemedik. Onun, bu suçtan duyduğu pişmanlığı, acıyı göremedik ve onun için yapılması gerekenleri yapmadık. Sonunda Musa, kendi mesajını ve kendisi gibi suç mağduru olanların görülmesi gerektiği mesajını canını önümüze atarak verdi.
2005 yılından beri çocuk adalet sistemine ilişkin çalışıyorum. Bir dönem Adana Çocuk Mahkemesi hâkimliği yaptım. Yargı sisteminin, suç işleyen veya suçun mağduru olan çocuklar bakımından iyileştirilmesi için pek çok çaba gösterdim. Bunları şunun için söylüyorum: Benim gibi, adalet sistemi içindeki çocuklara duyarlılığı yüksek olan, onları fark ettiğini düşünen, çocukların korunması için çaba sarf eden bir hâkim bile Musa’yı göremedi. Korunması gerektiğini, psikolojik yardım için önlem alınmasını akıl edemedi.
Meslek hayatımın en acı deneyimini hiçbir zaman unutmayacağım.
Musa’nın sorumluluğunu sırtımda hep taşıyacağım.
Size bildirmek istediğim şeye gelince; Musa’yı geri getirmeyecek ama, onun gibi başka çocukların da olmaması, fark edilmesi için, çocuk adalet sisteminin iyileştirilmesine ilişkin çalışmalara katılmaya devam ediyorum.
Bu kapsamda; Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Adalet Akademisi ve UNICEF tarafından bir eğitim çalışması yapılıyor.
Çocuk adalet sisteminde çalışan 850 hâkim, cumhuriyet savcısı ve sosyal çalışmacı eğitime tabi tutulacak. Bu eğitim, 70 hâkim, cumhuriyet savcısı ve sosyal çalışmacı tarafından verilecek. Bu 70 kişinin yetiştirilmesine ilişkin eğitim çalışmalarını içlerinde bulunmaktan gurur duyduğum bir ekip yürütüyor. Yetiştirilen eğiticiler tüm Türkiye’de eğitimler verecek ve yargı sistemine giren çocukların ihtiyaçlarının fark edilmesi için duyarlılık yaratacaklar.
Eğitimcilerin eğitimi için yapılan çalışmanın birinci aşaması 26 Haziran-4 Temmuz arasında Eskişehir’de yapıldı. Eğitimin bir oturumunu Musa’ya ayırdık. Bu oturumda ‘Musa’ başlıklı yazınızı okuyup, çocukların korunmasında çocuğun fark edilmesinin temel ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyoruz. Görevimizi gereği gibi yapmadığımız takdirde ortaya çıkan acı sonucu görüp, her defasında tekrar sarsılıyoruz.
Böylesi bir okuma ve tartışma benim için çok ağır olsa da, adalet sistemine giren çocukların fark edilmesini sağlamak bakımından son derece öğretici bir örnek olduğu için çalışmanın içinde tutmaya devam ediyoruz.
Vicdani sorumluluğumu kaldırmaya yetmeyecek ama, Musa için hiç olmazsa bunu yapabildiğim için bir parça rahatlıyorum. Sizinle paylaşmak istedim.
Murat Aydın
Hâkim, İzmir, Karşıyaka Adliyesi”

*
Pazar pazar canınızı sıkmak istemezdim ama...
Çocuklarımızın, Ethem’lerin Abdullah’ların Ali’lerin, canlarını önümüze atarak mesajlarını verdikleri şu günlerde... Vicdan sahibi hukukçuların var olduğunu bilmenizi istedim.

Friday, July 12, 2013

Vicdani Retçi Onur Erden Tutuklandı

 Kıbırıs Cumhuriyeti tarafından  iltica başvurusu reddedilen vicdani retçi Oniur Erden, dün İstanbul’a getirilerek askeri mahkemeye çıkarıldı. Mahkeme tarafından tutuklanan Erden, Kasımpaşa Askeri Cezaevi’ne kondu. 
Anarsi Haber Vicdani retçi onur erden tutuklandı Vicdani Retçi Onur Erden Tutuklandı
ARŞİVDEN
Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından iltica talebi reddedilen vicdani retçi Onur Erden dün sabah saatlerinde uçakla Atatürk Havaalanı’na getirildi. Deniz Saha Komutanlığı’na götürülerek askeri mahkemye çıkarılan Erden mahkeme tarafından tutuklandı. Kasımpaşa Askeri Cezaevi’ne götürülen Onur Erden ile görüşen Vicdani Ret Derneği Avukatı Davut Erkan ”Vicdanı retçi Onur Erden iltica başvurusu reddedilerek Güney Kıbrıs devleti tarafından sınırdışı edilip, Türkiye’ye iade edildi. Hakkında Gelibolu Askeri savcılığı’nca firar suçlamasıyla soruşturma yürütüldüğünden ve bu dosyada yakalama emri çıkarıldığından, Kasımpaşa Askeri Savcılığı’na çıkarıldı. Burada Gelibolu’ya gönderilmek üzere yol tutuklaması kararı verildi.
Şu anda Kasımpaşa Askeri Cezaevi’nde tutuluyor. En geç 7 gün içinde Gelibolu’ya götürüleceği öngörülüyor. Orada mahkemeye sevkedilecek ve büyük ihtimalle tutuklanmasına karar verilecek ve hakkında dava açılacak.” dedi.

Üçüncü Firar Eylemi
Güney Kıbrıs devletince iltica başvurusu reddedilen ve  Türkiye’ye iade edilip hemen tutuklanan  Erden, 2 Ocak 2006 tarihinde askere alınmış. Yaklaşık üç ay askerlik yapmış. 11 Nisan 2006 tarihinde askerlik yaptığı Tekirdağ Hayrabolu’da bulunan 95. Zırhlı Tugay Komutanlığını terk ederek ilk firar eylemini gerçekleştirmişti. 7 Temmuz 2006 tarihinde  tekrar yakalanan ve mahkemeye sevk edilen Erden firar etmek suçundan tutuklanmış ve 10 ay hapis cezası almıştı. 6 ay 20 gün cezaevinde kaldıktan sonra şartlı tahliye ile cezaevinden çıkan Erden’e 1 gün yol izni verilerek birliğine teslim olması istenmişti. Ancak Onur Erden teslim olmayarak 2. firar eylemini gerçekleştirdi. 11 Mart 2009′da tekrar yakalanarak tutuklanan Erden, 16 Haziran 2009′a kadar tutuklu kalmıştı. Yargılama sonucu 10 ay hapis cezası verilen ve tahliye edilen Erden birliğine teslim olması için tekrar 1 gün yol izni verildiğinde 3. firar eylemi gerçekleştirmişti. Son olarak Güney Kıbrıs Devleti’ne iltica etmeye karar vermişti.