Friday, July 19, 2013

Neyi saklıyorsunuz?

Dilan'ın yaralanma görüntüleri gelince savcılık mahkemeye başvurdu

Cumhuriyet/Ankara Bürosu- Ethem Sarısülük’ü vuran polis memuru hakkındaki davada, mahkemenin “soruşturma izni yok” gerekçesiyle dosyayı savcılığa göndermesinin yankıları sürerken bir başka mahkeme ise Dilan Dursun’u ağır yaralayan şüpheli polisler lehine bir karara imza attı. 20 yaşındaki Dilan Dursun’un ağır yaralanmasına ilişkin soruşturmayı yürüten savcı Mustafa Demir, mahkemeye başvurarak dosyayla ilgili kısıtlama kararı talep etti. 8 Temmuz tarihli savcılık dilekçesinde, dosyada Dilan’ın vurulduğu bölgede olay günü görev yapan araç ve personel isim listesinin bulunduğu, 5 MOBESE kamera görüntüsü, 1 TRT görüntüsü, 1 adet telsiz kayıtları ile akrepte görevli polislerin isimlerinin yer aldığı ifade edilirken bu belgeler üzerinde incelemenin devam ettiği ifade edildi. Kamera görüntüleri üzerinde bilirkişi incelemesinin sürdüğü, bir kısım tanık beyanlarının alınacağı belirtilen dilekçede, “Bu aşamada dosya içeriğinin incelenmesi veya dosyadan örnek alınması soruşturmanın selameti açısından tehlike oluşturabilir” denildi. Başvuruyu değerlendiren Ankara 20. Sulh Ceza Mahkemesi, kısıtlama kararı verdi. Kararın, Dilan’ın akrep içinden atılan gaz bombasıyla vurulmasına ilişkin görüntünün savcılığa ulaşmasının ardından alınması dikkat çekti.

Kaygılıyız
Dilan Dursun’un avukatı Doğukan Tonguç Cankurt, “Bu kararla dosyayı inceleme ve dosyadan örnek almamız engellenmiştir. Öncelikle karara derhal itiraz edeceğiz. Kararın gerekçesi soruşturmanın selametinin tehlikeye düşebileceği olarak belirtilmiştir ancak bizce soruşturmanın selametini tehlikeye düşürecek karar budur. Çünkü bu kararla birlikte soruşturmanın açık ve hızlı bir şekilde yürütülmesi tehlikeye girmiştir. Soruşturmanın gidişatından kaygılıyız” dedi.
19 Temmuz 2013

Thursday, July 18, 2013

Siyah Güzeldir!



Etnik kıyafetlere “gundi” gözüyle bakanlara, Kürtçe’yi uydurulmuş eksik bir dil sananlara Dersim’i, Amed’i yaşatmamız gerek. Çünkü, siyah güzeldir, esmer de öyle (reş xweşike). Trans da candır, bu böyle biline!
Ömer AKPINAR
İstanbul - BİA Haber Merkezi
17 Temmuz 2013, Çarşamba 15:58

Trayvon Martin, 17 yaşında Afro-Amerikan bir lise öğrencisiydi. Mahalle bekçisi George Zimmermann, elinde şekerlemeler ve buzlu çayla yürüyen Trayvon’ı “kuşkulu göründüğü” için öldürdü. Florida’daki “direnme kanunu” sebebiyle bekçi hiç ceza almadı.
Eğer bir siyahla yan yana yürürseniz dik dik bakışlara, “ay ne acayip” gülüşmelerine, parmakla göstermelere ve “la zenciye bak oğlum” gibi laflara maruz kalabilirsiniz. Eğer siyahsanız, girdiğiniz dükkânda hırsız muamelesi görebilir, dans ederken birdenbire “ya saçına dokunabilir miyim lütfen, çok değişik de” arsızlığıyla karşılaşabilirsiniz.
Suçlu kabul edilen, yadırganan, istenmeyen bir tek siyahlar değil. Daha geçen hafta Kuşadası’nda Dora adlı bir trans, kendi evinde bıçaklanarak öldürüldü. Dora’nın katili bulundu; ama gerçek bir ceza alır mı, yoksa sırtı sıvazlanıp indirimle kurtulur mu kimse bilmiyor. Kimse adalete güvenemiyor. Yargı, adalet duygumuzu o kadar incitti ki…
Dora için transfobi karşıtları, seks işçisi aktivistleri 8 ayrı şehirde eylem yaptılar. Ankara’daki eyleme BDP Milletvekili Sebahat Tuncel de katıldı. Tuncel’in resmini çekip Kaos GL’nin Facebook sayfasına yükledim ve yorumlar gelmeye başladı. “Bölücü” BDP’nin pinkwash yapmasından asla tekrarlamak istemediğim küfürlere kadar… Tuncel bir Kürt olduğu için, bir kadın olduğu için…
Siyah feministlerin kadınlardan bahsedildiğinde akla sadece beyaz kadınların, siyahlardan bahsedildiğinde de akla sadece siyah erkeklerin gelmesini eleştirmesi gibi aklımıza ilk gelenlerle yüzleşmeye ihtiyacımız var. Varoluşu ayrıcalıklılar tarafından başlı başına bir tehdit olarak algılanan herkesin var olmaya ihtiyacı var.
Afrika tarihini sömürgecilikten başlatanlara, Afrika’yı işe yaramaz bir kıta sananlara Afrika kültürlerini göstermemiz gerek. Transları ucube yerine koyanlara, “ne dediğinin önemi yok, sadece trans olduğun için buradasın” muamelesi yapanlara herkesin az biraz trans olduğunu anlatmamız gerek. Etnik kıyafetlere “gundi” gözüyle bakanlara, Kürtçe’yi uydurulmuş eksik bir dil sananlara Dersim’i, Amed’i yaşatmamız gerek.
Çünkü;
Siyah güzeldir, esmer de öyle (reş xweşike). Trans da candır, bu böyle biline! (ÖA/NV)
* Bu yazı kaosgl.org’dan alındı.

Wednesday, July 17, 2013

İşte Ali İsmail'in komaya girmeden önceki ifadesi

Eskişehir'de Gezi Parkı eylemleri sırasında sivil giysili kişilerin saldırısına uğtayan, ardından da kaldırıldığı hastanede hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz'ın komaya girmeden önce karakolda verdiği ifadede " Sopayla vurdular.Neden vurdular bilmiyorum" demiş.
17 Temmuz 2013 Çarşamba
Eskişehir'de Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin sıktığı biber gazından kaçarken sivil giysili kişilerin saldırısına uğrayan ardından da kaldırıldığı hastenede hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz, komaya girmeden karakolda verdiği ifadede " Sopayla vurdular. Neden vurdular bilmiyorum" demiş.
Ali İsmail, 3 Haziran saat 01.00 sıralarında sivil giysili bazı kişilerin saldırısına uğradı. Daha sonra hastaneye gitti. Sabah evine döndü. Uyudu. Aynı gün 17.00 sıralarında uyandı. Odunpazarı Polis Merkezi'ne gelip ifadesini verdi. İfade sırasında hatırlamakta ve konuşmakta güçlük çekiyordu. Sorulara başını eğerek yanıt verebiliyordu.  Korkmaz'ın 3 Haziran'da saat 19.41'de polis kayıtlara geçen ifadeleri de hayatındaki son tanıklığı oldu.
Radikal Gazetesi'nin haberine göre Ali o gün yaşananlarla ilgili şu ifadeleri kullandı : " Eski gar arkasından evime gittiğim sırada sivil giyimli 5-6 kişilik bir grup önüme çıkarak bana saldırmaya başladı. Elinde sopalarla sırtıma,bacağıma, kafama, omzuma vurmaya başladılar. Saldıran grup düşünce bırakıp kaçtı, tam hatırlayamıyorum. O anda can havliyle gitmek isterken, 'Özbesin' isimli marketin önünde ev arkadaşım Fırat Köse ile karşılaştım. Kuzenim Okan'a haber verdi. Birlikte hastaneye gittik. Gerekli tedavi yapıldı ama betin tomografisi çeklilemediği için bizi Yunus Emre Devlet Hastanesi'ne yönlendirdiler. Kolum bandaja alındı. Dün konuşma zorluğu yaşamıyordum ama bugün hatırlama zorluğu çekiyorum. Bana kimlerin neden vurduğunu bilmiyorum, saldıranlar sivil kıyafetliydiler. Şikayetçiyim.
Korkmaz'ın dövülerek öldürülmesiyle ilişkin soruşturmada ifadesi alınan ve daha sonra yaptığı gizli tanıklık savcılık tarafından reddedilen tanık, üniversiteli gencin siviller tarafından dövüldüğünü anlatarak, o geceyi şu şekilde anlattı : 
"Yunus Emre Caddesi'nde çevik kuvvet saldırıya geçince iki şahısın biizm olduğumuz tarafa koşarak geldiğini fark ettim. İsmail önde, diğer şahıs ise arkadaydı. Elinde budaklı odun olan şahıs İsmail'e hamle yaptı, yakalayamadı. Elinde beyzbol sopası olanla bunun yanındaki 3-4 tane polis copu olan şahıs İsmail'i yakaladı. Sopa ve coplarla darp edip saldırmaya başladılar. Elinde bir şey olmayan sivil şahıs tekmeyle vuruyordu. İsmail o anda iki elini başına doğru tutuyordu. Ardından yediği darplar sonrası İsmail düşerek başını kaldırıma çarptı v kendinden geçti. Bir dakika baygın vaziyette kaldı. Elinde sopa olmayan İsmail'i döven şahıs "İyi stres attık" dedi. İsmail, bir kaç dakika sonra kendine geldi. Elinde beyzbol sopası olan kişi "Sen hala burda mısın, git buradan " dedi. İsmail de sessiz bir şekilde karşılık verdi. Şahıs ise, " Sen bana ne dedin" diyerek, kafasına vurdu. Birkaç kez de tekmeyle beline vurdu. İsmail Arcaklı Caddesi'ne doğru koşarak gitti." 
 

Monday, July 15, 2013

ABD ayakta, Obama'dan itidal çağrısı


ABD ayakta, Obama'dan itidal çağrısı
ABD Başkanı Barack Obama, ülke çapında büyük infiale yol açan Martin Trayvon davası hakkında açıklama yaptı.
Son güncelleme: 15 Temmuz 2013 08:32 Mynet haber bugün 8.372.439 defa, bu haber 1.805 defa okundu.
ABD'de bir yıldır süren ve ırkçılık tartışmalarını gündeme getiren dava sonuçlandı. Florida'daki mahkeme 17 yaşında siyah bir genci öldürmekle suçlanan George Zimmerman'ı suçsuz buldu. Protestolara neden olan kararın ardından Obama'dan da bir açıklama geldi.
ABD'nin Florida eyaletinde Trayvon Martin adlı 17 yaşındaki siyah bir genci öldürmekten 2012 yılından beri yargılanan George Zimmerman'ın ‘meşru müdafaa' hakkını kullandığı gerekçesiyle suçsuz olduğuna hükmedildi.
Son üç haftadır 50 görgü tanığının dinlendiği ve ABD medyasının canlı yayınlarla aktararak yoğun ilgi gösterdiği davada jüri heyeti, 29 yaşındaki Zimmerman'ın hakkındaki tüm suçlamalardan beraat etmesine karar verdi.
Mahkemenin kararı, ülkede hassas konular olan ırkçılık, silah kontrolü ve kanun karşısında eşitlik tartışmalarını bir kez daha gündeme taşıdı.
Zimmerman'ın avukatları, müvekkillerinin masumiyetini ispatladıklarını iddia etti. Savcılık ise Zimmerman'ın yalan söylediği görüşünde.
HAYAL KIRIKLIĞI 
ABD'de ırkçılık tartışmalarına yol açan ve ömür boyu hapis istemiyle yargılanan Zimmerman hakkında verilen karar hayak kırıklığı yarattı. Martin'in ırkçı bir cinayete kurban gittiğini savunanlar, mahkeme binasının önünde kararı protesto etti.

Tartışmalı karar başkent Washington,, San Francisco , Şikago, Filedelfia ve Atlanta gibi kentlerde de protesto edildi.
NAACP'DEN AÇIKLAMA 
ABD'deki Afro-Amerikan kuruluşlarından NAACP, olayla ilgili yeni bir soruşturma açılmasını talep etti. NAACP, “Adalet Bakanlığı'ndan Trayvon Martin'in vatandaşlık haklarının ihlal edilmesiyle ilgili inceleme başlatmasını talep ediyoruz” açıklamasını yaptı.

OBAMA'DAN İTİDAL ÇAĞRISI 
Mahkemenin kararıyla ilgili bir açıklama da ABD'nin ilk siyah Başkanı Barack Obama'dan geldi. ABD Başkanı Obama, "ABD bir hukuk ülkesidir ve jüri kararını vermiştir. Halkımıza konuya ilişkin itidalli olma çağrısı yapıyorum. dedi.

Trayvon Martin'in öldürülmesinin bir trajedi olduğunu söyleyen Obama, ülkedeki bireysel silahlanmanın azaltılması gerektiğini yineledi.
OLAY 2012'DE MEYDANA GELDİ 
Olay, 2012 yılının Şubat ayında Florida eyaletinde bulunan Stanford kasabasında meydana gelmişti. Babasını ziyaret etmek için Stanford'daki bir yerleşim yerine giden Trayvon Martin, orada mahalle bekçisi olarak devriye gezen George Zimmerman'la karşılaşmıştı.

Üzerinde kapüşonlu bir mont olan Martin'den şüphelenen ve ardından Martin'i silahıyla vuran Zimmerman, mahkemede verdiği ifadede ise meşru müdafaa hakkını kullandığını söylemişti. Ancak iddia makamı ve davaya katılan müdahil avukatlar, Zimmerman'ın silahsız Martin'den ten rengi nedeniyle şüphelendiği ve bu nedenle ateş ettiğini savunuyordu.

Sunday, July 14, 2013

14 Temmuz direniş ve başarının adıdır

14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nda yaşamlarını yitiren M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’i anan KCK, “On yıllardır gerillamız ve halkımız tüm zorluklara, baskılara ve her türlü saldırıya karşı direniyor, saldırıları boşa çıkarıyor ve büyük gelişmeler yaratıyorsa, bunu sağlatan 14 Temmuz ruhu ve direnişçiliğidir” dedi.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı,  Amed zindanında PKK öncü kadrolarının 12 Eylül faşist rejimine karşı gerçekleştirmiş oldukları 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu’nun yıldönümü vesilesiyle bir açıklama yayınladı. Açıklamada, ölüm orucunda yaşamını yitiren M. Hayrı Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek anılırken, 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu ile başarısızlık ve yenilginin tarihe gömüldüğü vurgulandı.
KCK Yürütme Konseyi Eşbaşkanlığı’nın açıklaması şöyle:
“Bundan 31 yıl önce tarihin en büyük işkencehanelerinden biri olan Amed zindanında 14 Temmuz Büyük Ölüm Orucu ile kendilerini özgürlüğün direniş abidesi haline getirerek şehit düşen M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek’i minnetle anıyor, büyük direnişleri önünde saygıyla eğiliyoruz.
ZORUN ZORU
Kürt halkının Özgürlük Mücadelesi Kürdistan'ın dört parçaya bölünmesi ve Ortadoğu'nun dünya dengelerinin bulunduğu coğrafya olması nedeniyle zorun zoru bir mücadeleyi gerektirmekteydi. Tam bir Kürt kapanı oluşturulmuştu. Kürdistan'ın varlığı ve geleceği umutsuz bir vakaya dönüşmüştü. Bu durumun var olduğu 1970’li yılların başında Önder Apo’nun öncülüğünde ideolojik, teorik, örgütsel ve eylemsel olarak Kürdistan devriminin zorluklarına katlanacak ve başarılı olacak bir Hareket ortaya çıkarılmıştır. Zorluklarla dolu Kürdistan devrimini başarıya götürecek böyle bir Hareketin tarih sahnesine çıkması Kürdistan tarihi için bir milat olmuştur. Bu Hareket Kürdistan toplumu ve Kürdistan devriminin karakterine uygun olduğundan kısa sürede büyük gelişmeler göstermiştir. Kürtleri soykırıma uğratmak isteyen Türk devleti böyle bir Hareketi kendisi için büyük tehlike olarak görmüş ve önünü almak için 12 Eylül askeri darbesini yapmıştır. Bu darbeye neden olan başka etkenler olsa da esas etkenin Türk devletinin Kürtleri yok etme stratejisine karşı gelişen Özgürlük Mücadelesi olduğunu bizzat darbeciler itiraf etmiştir.
KÖK KAZMA HAREKATI
12 Eylül askeri faşist darbesi Kürtleri yok etme stratejisinin önüne çıkan bu engeli ezmek için PKK'ye yönelik bir kök kazıma harekatı yürütmüştür. Binlerce PKK kadrosu, sempatizanı ve taraftarı zindanlara doldurulmuştur. Başta öncü kadrolar olmak üzere PKK şahsında halkın özgürlük umudu zindanın betonlarına gömülmek istenmiştir. Amed zindanı PKK'nin bitirildiği ve halkın özgürlük umudunun kökünün kazındığı bir sembol haline getirilmek istenmiştir. Bunun için işkenceciler her türlü fiziki ve psikolojik baskıyla Amed zindanını zorun zoru yaşanılamaz bir yer haline getirmişlerdir. Zorun zoru olan Kürdistan devriminin daha zorlu bir ortamı bu zindanda yaratılmıştır. Önder Apo'nun zorun zoru koşullarına karşı yarattığı Kürdistan devriminin tarzı Amed zindanında ilk büyük sınavıyla karşı karşıya gelmiştir.
İLK ÖNEMLİ SINAV
Zor koşullarda mücadele edip başarmanın tarzı olan Kürdistan devriminin tarzı ya zindanda başarılı olacak ya da daha ilk önemli sınavında başarısız kalarak Özgürlük Mücadelesi sıkıntılar yaşayacaktı. Bu açıdan öncü kadrolar şahsında zindandaki direnişin başarı ya da başarısızlığının sonuçları tarihsel olacaktı. PKK'nin lider kadroları kendileri üzerinde uygulanan baskıların amacını çok iyi gördükleri gibi, direnişin başarısının Kürdistan devrimi için yaratacağı büyük sonuçları da çok iyi bilmekteydiler. Bu açıdan baskıyı, zulmü ve ölümü teslim alma aracı haline getirmek isteyenlere yaşamlarını ortaya koyarak cevap verdiler. Daha ilk günden ölümü yenerek ölümsüzleşen M. Hayri Durmuş, Kemal Pir, Akif Yılmaz ve Ali Çiçek Kürdistan devriminin tarzını kendi direnişlerinde başarıya götürerek bir destan yazdılar. Destanın anlamına denk bir duruş ve direniş göstererek insanlığın özgürlük, demokrasi ve sosyalizm mücadelesinin köşe taşlarından biri olmayı hak ettiler.
Kemal Pir, ölüm orucunda ölüme doğru giderken zulme karşı direnişini anlamlandıracak biçimde “özgürlük ne kadar güzel bir şey” demiş; Hayri Durmuş “Mezarıma ‘halkıma borçludur’ diye yazın” deme mütevaziliğini ve büyüklüğünü göstermiştir.
14 TEMMUZ RUHU VE DİRENİŞÇİLİĞİ
14 Temmuz Büyük Ölüm Orucuyla zor koşullarda direnmenin ve başarmanın tarzı somutlaştırılarak Özgürlük Hareketi yenilmez kılınmıştır. On yıllardır gerillamız ve halkımız tüm zorluklara, baskılara ve her türlü saldırıya karşı direniyor, saldırıları boşa çıkarıyor ve büyük gelişmeler yaratıyorsa, bunu sağlatan 14 Temmuz ruhu ve direnişçiliğidir. Bu direnişçiliğin Kürdistan devriminin tarzını gerillanın ve halkın eline vermesidir. Artık zorluklar yılmanın değil, mücadele etmenin ve başarıyı sağlamanın gerekçesidir. Zor koşulların mücadele tarzını yaratmak Kürdistan halkına ve tarihine kazandırılmış en büyük değerdir. Bu en büyük değere göre davranıldığında Kürdistan'da başarısızlık ve yenilgi olmayacaktır. Çünkü 14 Temmuz 1982 Büyük Ölüm Orucu ile birlikte zorluk ne olursa olsun başarısızlık ve yenilgi tarihe gömülmüştür.
‘NE KADAR FEDAKARLIK YAPSAK DA ONLARA BORCUMUZU ÖDEYEMEYİZ’
Bütün bastırmalara rağmen Kürt Özgürlük Hareketi yenilmiyor, zorluklar gelişme nedeni oluyorsa bunun tarzını sağlatan 14 Temmuz direnişçiliğidir. Bu açıdan ne kadar minnetle ansak da, ne kadar çalışsak, ne kadar fedakarlık yapsak da halk ve Özgürlük Hareketi olarak onlara borcumuzu ödeyemeyiz. Halk ve Hareket olarak onlara borcumuzu ödemek her zaman hedefimiz olacak; özgürlük ve demokrasi mücadelemizi onların anılarına bağlılığın gereği yükseltip başarıya götüreceğiz.
‘ÖNDER APO KEMAL PİR’İN ÖZLEMİNİ GERÇEKLEŞMEYE ÇALIŞMAKTADIR’
Önder Apo'nun Newroz mesajı, 14 Temmuz’da şehit düşen büyük devrimci, büyük enternasyonalist Kemal Pir’in “Kürdistan devriminde Türkiye halklarının özgürlüğünü görüyorum” biçimindeki özlemini pratikleştirmeyi ifade etmektedir. Önder Apo, Newroz mesajıyla Kürdistan devrimiyle Türkiye ve Ortadoğu halklarının özgürlük devrimlerini bir bütün hale getirmekte ve Kemal Pir’in özlemini gerçekleştirmeye çalışmaktadır. Kürt Özgürlük Hareketi 14 Temmuz ruhuyla Önder Apo'nun Kürdistan, Türkiye ve Ortadoğu halklarını özgürleştirme hedefini başarıya ulaştırmak için tüm çabasını en yüksek düzeyde göstererek 14 Temmuz şehitlerine borcunu ödemeye çalışmaktadır. Kongra Gel 9. Genel Kurul da bu şehitlerimize bağlılığı bir daha vurgulamış, onların anılarını başarıyla pratikleştirecek kararlara ulaşmıştır.
14 Temmuz direnişçilerini bu vesileyle bir kere daha saygı ve minnetle anıyor, onların anılarının Kürdistan'ın özgürlüğünü, Türkiye'nin ve Ortadoğu'nun demokratikleşmesinde yaşatılacağına dair sözümüzü bir kez daha yineliyoruz.” 
KAYNAK:  http://www.ajansafirat.net/news/guncel/kck-14-temmuz-direnis-ve-basarinin-adidir.htm


Saturday, July 13, 2013

Musa

15 yaşında...

Çok başarılı öğrenciydi Musa.
Öğretmen olmak istiyordu.
Sabahtan okuluna gidiyor...
Öğleden sonra çobanlık yapıyordu.

*
Gene öyle bir sabah, çıktı ağıldan bozma, tek göz oda evinden kör karanlıkta, yürüye yürüye, 2 kilometre, sırtında çantası, şehirlerarası asfalta geldi. İzmir Aliağa’ya bağlı Kapıkaya köyünde yaşıyordu. Köyde okul yok. Okul Yenişakran’da... Türkiye’nin en batı ucunda, bütün yatırımlar oraya yapılıyor denilen coğrafyada, Türkiye’nin en doğusundaki yaşıtlarıyla aynı kaderi paylaşıyordu; taşımalı eğitim... Servis bekliyordu. Yakaladı yakaladı... Kaçırırsa okuluna gitmesi imkânsızdı. O nedenle, gün doğmadan kalkıyor, en az 2 saat yolu hesap ederek, saat 6 gibi asfaltta oluyordu.
Aha göründü servis minibüsü... Manisa’nın Karaahmetli köyünden başlıyor, çocukları toplaya toplaya, en son Musa’yı alıyor, Yenişakran’a varıyordu. İçeride, biri şoför, biri engelli çocuğuna refakat eden anne, toplam 27 çocuk. Musa 30’uncu... Durdu önünde her sabahki gibi, bindi Musa, hareket ettiler. Ama bir acayiplik vardı. Şoför döndü Musa’ya öfkeyle “bak seni almak için durduk, fren patladı, niye rampada duruyorsun, 100 metre yürüyüp düzlükte dursana!” diye bağırdı. Yer kalmadığı için ayakta dikilen Musa, büktü boynunu. Ne desin. Zaten bütün çocuklar ona suçlu gibi bakarken ne diyebilirdi ki? Bir ara göz göze geldi en sevdiği sınıf arkadaşı Hidayet’le... Gülümsedi Hidayet, şöyle bir salladı elini havada “boşver” manasında, “boşver, üzülme...”
Dandik asfaltta haldır haldır gitmeye başladılar. 1 kilometre, 2 kilometre, 3 kilometre... Yenişakran’a 4 kilometre kala, olanlar oldu. Trafolar bölgesinde dik yokuşun sonundaki sert viraja daldı minibüs... “Fren boşaldı” diye bağırdı şoför, savruldular, korkuluk morkuluk yok tabii, uçtular Tütünlü Deresi’ne... Önce çığlıklar, 3 takla, 5 takla, darmadağın oldu, zaten darmadağın haldeki minibüs...
Sonra trajik sessizlik.
İsmail oracıkta öldü. 9 yaşındaydı. Recep öldü, Murat öldü. 15’indeydiler. Ve, gülümseyerek kan kardeşine moral vermeye gayret eden Hidayet... Ambulanslar geldiğinde hâlâ nefes alıp veriyordu. Hastane, ameliyat, olmadı... Hidayet de gitti.
Ya Musa?
Kafası yarılmıştı, sağ el bileği ezik... Hatta, o feci kazanın haberini yapan gazeteler, Musa’nın bandajlı fotoğrafını koymuşlardı, “açılan kapıdan fırladı, kurtuldu” diye.
Kurtulmuştu Musa. Sağ çıkmıştı o tabut minibüsten. Ama kâbuslardan kurtulamadı. Hidayet her gece rüyasına giriyor, gene gülümseyerek “boşver, üzülme” diyordu ama, şoförün “bak seni almak için durduk!” diye bağırması kulaklarından gitmiyordu, çın çın... Bıraktı okulu. Gitmedi bi daha.
Bir sene sonra... Bilirkişi, en fazla 12 yaşında olması gereken servis minibüsünün, daha eski, 15 yaşında olduğunu, frenlerin kazadan çok önce patlak olduğunu tespit etti. Balatalar erimişti. Aslında servis minibüsü bile değildi, öyle olsaydı, “S” plaka taşımalıydı, taşımıyordu. Buna rağmen, hiç kimse şikâyetçi olmadı. Savcı hariç... Kamu adına dava açtı, bilirkişi raporunu koydu hâkimin önüne, hâkim de, hiç tereddüt etmeden 10 sene hapis verdi şoföre... Giden gitmişti ama, hiç olmazsa suç cezasız kalmamıştı.

*
Ve, önceki gün yıldönümüydü. Kapıkaya köyünün kabristanında anma töreni yapıldı. İsmail, Recep, Murat ve Hidayet’in ardından dualar edildi. Musa da oradaydı. Gene kenarda, gene boynu bükük. Ve gene, bir senedir her gördüğüne söylediği gibi, “benim yüzümden, keşke düzlükte dursaydım, benim yüzümden” diye ağlıyordu. Ne büyükleri teselli edebiliyordu onu, ne mahkemenin verdiği adil karar rahatlatabilmişti vicdanını, ne de rüyasında “boşver” diye gülümseyen Hidayet.
*
Bitti tören, gitti evine.
Astı kendini Musa.
Bir sene dayanabilmişti buna.

*
4 sene evvel, 2009’da yazmıştım bu yazıyı... Sorumlusu oldukları felaketlerin suçunu başkalarına yükleyen sorumsuz siyasetçiler için yazmıştım.
Harakiri yapmanızı beklemiyoruz ama, Musa’nın yüreğinden utanın, sorumlusu olduğunuz felaketler nedeniyle bari bi özür dileyin demiştim.
*
4 sene sonra, dün... Bi mektup geldi.
*
“Sayın Yılmaz Özdil, bu yazıyı yazmak benim için çok zor ama size bilgi vermem gerektiğini düşündüm. Musa’nın davasına bakan Karşıyaka 1. Ağır Ceza Mahkemesi’nin heyetinde hâkim olarak bulunmuştum.
Yargılama boyunca titiz çalışma yürüttük. Suçu ve suçluyu ortaya çıkardık. Sanığın, kullandığı servis aracının bakımlarını yaptırmadığını, fren sistemlerinin tamamen bitmiş olmasına ve bu durumu bilmesine rağmen, aracı kullanmaya devam ettiğini ortaya koyduk. Aracın sürücüsüne ‘bilinçli taksirle ölüme neden olmak’ suçundan emsal davalarda çok rastlanmayan miktarda (10 yıl) hapis cezası verdik. Verilen ceza Yargıtay incelemesinden de geçerek onaylandı ve kesinleşti.
Gayet iyi iş çıkardığımızı düşünmüştüm. Ancak, Musa’yı fark edemedik. Onun, bu suçtan duyduğu pişmanlığı, acıyı göremedik ve onun için yapılması gerekenleri yapmadık. Sonunda Musa, kendi mesajını ve kendisi gibi suç mağduru olanların görülmesi gerektiği mesajını canını önümüze atarak verdi.
2005 yılından beri çocuk adalet sistemine ilişkin çalışıyorum. Bir dönem Adana Çocuk Mahkemesi hâkimliği yaptım. Yargı sisteminin, suç işleyen veya suçun mağduru olan çocuklar bakımından iyileştirilmesi için pek çok çaba gösterdim. Bunları şunun için söylüyorum: Benim gibi, adalet sistemi içindeki çocuklara duyarlılığı yüksek olan, onları fark ettiğini düşünen, çocukların korunması için çaba sarf eden bir hâkim bile Musa’yı göremedi. Korunması gerektiğini, psikolojik yardım için önlem alınmasını akıl edemedi.
Meslek hayatımın en acı deneyimini hiçbir zaman unutmayacağım.
Musa’nın sorumluluğunu sırtımda hep taşıyacağım.
Size bildirmek istediğim şeye gelince; Musa’yı geri getirmeyecek ama, onun gibi başka çocukların da olmaması, fark edilmesi için, çocuk adalet sisteminin iyileştirilmesine ilişkin çalışmalara katılmaya devam ediyorum.
Bu kapsamda; Adalet Bakanlığı, Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı, Hâkimler ve Savcılar Yüksek Kurulu, Adalet Akademisi ve UNICEF tarafından bir eğitim çalışması yapılıyor.
Çocuk adalet sisteminde çalışan 850 hâkim, cumhuriyet savcısı ve sosyal çalışmacı eğitime tabi tutulacak. Bu eğitim, 70 hâkim, cumhuriyet savcısı ve sosyal çalışmacı tarafından verilecek. Bu 70 kişinin yetiştirilmesine ilişkin eğitim çalışmalarını içlerinde bulunmaktan gurur duyduğum bir ekip yürütüyor. Yetiştirilen eğiticiler tüm Türkiye’de eğitimler verecek ve yargı sistemine giren çocukların ihtiyaçlarının fark edilmesi için duyarlılık yaratacaklar.
Eğitimcilerin eğitimi için yapılan çalışmanın birinci aşaması 26 Haziran-4 Temmuz arasında Eskişehir’de yapıldı. Eğitimin bir oturumunu Musa’ya ayırdık. Bu oturumda ‘Musa’ başlıklı yazınızı okuyup, çocukların korunmasında çocuğun fark edilmesinin temel ihtiyaç olduğunu ortaya koyuyoruz. Görevimizi gereği gibi yapmadığımız takdirde ortaya çıkan acı sonucu görüp, her defasında tekrar sarsılıyoruz.
Böylesi bir okuma ve tartışma benim için çok ağır olsa da, adalet sistemine giren çocukların fark edilmesini sağlamak bakımından son derece öğretici bir örnek olduğu için çalışmanın içinde tutmaya devam ediyoruz.
Vicdani sorumluluğumu kaldırmaya yetmeyecek ama, Musa için hiç olmazsa bunu yapabildiğim için bir parça rahatlıyorum. Sizinle paylaşmak istedim.
Murat Aydın
Hâkim, İzmir, Karşıyaka Adliyesi”

*
Pazar pazar canınızı sıkmak istemezdim ama...
Çocuklarımızın, Ethem’lerin Abdullah’ların Ali’lerin, canlarını önümüze atarak mesajlarını verdikleri şu günlerde... Vicdan sahibi hukukçuların var olduğunu bilmenizi istedim.

Friday, July 12, 2013

Vicdani Retçi Onur Erden Tutuklandı

 Kıbırıs Cumhuriyeti tarafından  iltica başvurusu reddedilen vicdani retçi Oniur Erden, dün İstanbul’a getirilerek askeri mahkemeye çıkarıldı. Mahkeme tarafından tutuklanan Erden, Kasımpaşa Askeri Cezaevi’ne kondu. 
Anarsi Haber Vicdani retçi onur erden tutuklandı Vicdani Retçi Onur Erden Tutuklandı
ARŞİVDEN
Kıbrıs Cumhuriyeti tarafından iltica talebi reddedilen vicdani retçi Onur Erden dün sabah saatlerinde uçakla Atatürk Havaalanı’na getirildi. Deniz Saha Komutanlığı’na götürülerek askeri mahkemye çıkarılan Erden mahkeme tarafından tutuklandı. Kasımpaşa Askeri Cezaevi’ne götürülen Onur Erden ile görüşen Vicdani Ret Derneği Avukatı Davut Erkan ”Vicdanı retçi Onur Erden iltica başvurusu reddedilerek Güney Kıbrıs devleti tarafından sınırdışı edilip, Türkiye’ye iade edildi. Hakkında Gelibolu Askeri savcılığı’nca firar suçlamasıyla soruşturma yürütüldüğünden ve bu dosyada yakalama emri çıkarıldığından, Kasımpaşa Askeri Savcılığı’na çıkarıldı. Burada Gelibolu’ya gönderilmek üzere yol tutuklaması kararı verildi.
Şu anda Kasımpaşa Askeri Cezaevi’nde tutuluyor. En geç 7 gün içinde Gelibolu’ya götürüleceği öngörülüyor. Orada mahkemeye sevkedilecek ve büyük ihtimalle tutuklanmasına karar verilecek ve hakkında dava açılacak.” dedi.

Üçüncü Firar Eylemi
Güney Kıbrıs devletince iltica başvurusu reddedilen ve  Türkiye’ye iade edilip hemen tutuklanan  Erden, 2 Ocak 2006 tarihinde askere alınmış. Yaklaşık üç ay askerlik yapmış. 11 Nisan 2006 tarihinde askerlik yaptığı Tekirdağ Hayrabolu’da bulunan 95. Zırhlı Tugay Komutanlığını terk ederek ilk firar eylemini gerçekleştirmişti. 7 Temmuz 2006 tarihinde  tekrar yakalanan ve mahkemeye sevk edilen Erden firar etmek suçundan tutuklanmış ve 10 ay hapis cezası almıştı. 6 ay 20 gün cezaevinde kaldıktan sonra şartlı tahliye ile cezaevinden çıkan Erden’e 1 gün yol izni verilerek birliğine teslim olması istenmişti. Ancak Onur Erden teslim olmayarak 2. firar eylemini gerçekleştirdi. 11 Mart 2009′da tekrar yakalanarak tutuklanan Erden, 16 Haziran 2009′a kadar tutuklu kalmıştı. Yargılama sonucu 10 ay hapis cezası verilen ve tahliye edilen Erden birliğine teslim olması için tekrar 1 gün yol izni verildiğinde 3. firar eylemi gerçekleştirmişti. Son olarak Güney Kıbrıs Devleti’ne iltica etmeye karar vermişti.

Sunday, July 7, 2013

Sekiz koyun bile etmezdi senin hayatın, onun için öldün!..


07.07.2013

Kurşun yemek nasıl bir şeydir acaba?..
Bir merminin olağanüstü hız kazanarak vücuda çivi gibi saplanması, hedefini bulduğu anda alçakça yavaşlayarak durması, geçtiği yerleri yırtarak açtığı ölüm kanalının insanı iyice kanatıp bitirmesini beklemesi nasıl bir şeydir?..
Ölümü karşılamak nasıl bir duygudur?.. Hayatın yavaş yavaş eriyip tükendiğini hissetmek?..
Beklenmedik bir anda ölmek?.. Ummadığın bir anda yediğin kurşunla?..
Ya bu kurşunu yuvasından çıkaran o acımasız parmağın sahibi, sana 17 yıllık hayatını veren iki kişiden biriyse?..
Ya babansa seni vuran?.. Ve öldüren?..
* * *
Senin duyguların nasıl rengârenk bir yelpaze gibi açılıp çeşitlenmişti o gün! Akşama nişanın vardı... Evliliğe ilk adımın...
O aileden kurtuluşunun başlangıcı mıydı bu acaba? Yoksa bir başka meçhul kurtuluşu özleyeceğin yeni bir karanlık tünelin girişi mi? Bunu bilmiyorum.
Sevdiğinle mi nişanlanacaktın o akşam? Yoksa baban seni zorla sevmediğin birine mi vermeye hazırlanıyordu? 
"Başlık" istemiş miydi senin için? Senin karşılığında para, altın veya "bir miktar inek ya da koyun", mesela?..
Kaç koyun ederdin acaba?.. Seni satıp karşılığında beş koyun mu alınırdı, on koyun mu, yirmi mi?.. Bunu da bilmiyorum.
Hayatının bedelinin kaç koyun ettiğini bilmiyorum, ama kaç koyun "etmediğini" biliyorum...
Senin canının sekiz koyunluk değeri olmadığını dünkü gazetelerden öğrendim.
Ya sekiz koyunu getirecektin, ya da hayatını kaybedecektin.
Buydu bütün seçenekler!..
İkincisi oldu...
Ve sen öldün...
* * *
Gazetelere göre, 31 Ağustos 2012'de Ankara'ya bağlı Akyurt'ta bitmiş senin kısa hikâyen. Adın Sefariye imiş. Beş kardeşmişsiniz.
Baban Şevket Ateş bir önceki gün seni koyun gütmeye göndermiş. Döndüğünde "Sürüde sekiz koyun eksik" diyerek seni sıkıştırmış. Bütün aile gece boyu koyunları aramış, ama bulamamışsınız. Baban kahvaltıda seni tehdit etmiş:
- Ya iki gün içinde koyunları bulur getirirsin, ya da kurşunu yersin!..
Sen cevap vermemişsin. Cevap vermek yerine gülümsemişsin.
Neden gülümsedin, Sefariye? Alay mı ettin? Meydan mı okudun? Acı acı mıydı gülümsemen?..
Baban - bizim memlekette kendini sahiden erkek ve otorite zanneden her türlü vicdani sürüngenin kibirli tepkisiyle - sana son kez haykırmış:
- Sen kime gülüyorsun!..
Ve çekmiş vurmuş seni...
Bu kadar basit işte!
Gülmüşsün ve ölmüşsün...
Karnına giren kurşun henüz tam zafer kazanmamışken ve delip yırttığı yerlerde filizlenen ölüm tomurcuğunun seni tüketmesini beklerken, sen son insani tepkini dile getirmişsin. Acıdan çok şaşkınlıkmış bu:
- Beni vurdun, baba!..
"Baba" demişsin katiline. Kısa süre sonra da gitmişsin...
Sonrası iğrenç bir ahlaki (evet, hukuki olmaktan çok ahlaki) süreç olmuş. Aylarca herkes satmış seni. Annen, kardeşlerin, akrabaların... "Ne de olsa hayat devam ediyor" anlayışıyla ve katilden korkup "kazaydı, kendi kendini vurdu" diyerek yalan söylemişler. Hapisten kurtulmaktan başka hiçbir şey düşünmeyen zavallı ve korkunç baban-katilin ailede herkesi tehdit ederek "özgür" kalmaya çabalamış. Vicdandan değil, ama "cahil yalanı"ndaki beceriksizlikten dolayı ortaya çıkmış gerçek.
* * *
Öldüğün yer Akyurt. Hani Esenboğa Havaalanı'nın bulunduğu yer. Ankara yani. Başkentimiz...
İnsan hakları, demokrasi, özgürlükler üzerine en çok yalanın söylendiği şehir...
Kadınların eşitliği ve cinsiyetler arasındaki adalet üzerine de çok palavra atılır orada...
Ama kadınlarla erkekler ne orada aynı haklara sahiptir, ne de öteki şehirlerde...
Merkezi ve yerel iktidarlara binlerce insan geldi geçti... Ve onlarca parti... Sayısız lider ve yönetici...
Ne var ki hiçbir zaman kadınların ve kız çocuklarının aşağılanmasına, şiddet görmesine, tecavüze uğramasına, ensest kurbanı edilmesine, yaşı tutmadan ve rızası olmadan evlendirilmesine, toplumun bütün hücrelerinde, bu arada işyerinde ve ailede ikinci sınıf sayılmasına hakkıyla karşı çıkılmadı.
* * *
Aslında senin yok oluş hikâyen daha doğumunla başladı, Sefariye. Kız doğdun çünkü. Ev işleri falan yapacaktın tabii, ama birçok işe pek yaramayacaktın; dahası çevredeki erkeklerin dikkatini çekip babanın rahatını kaçıracak, hatta belki bin türlü bela çıkmasına yol açacaktın.
Asla eşit görülmeyecek bir işgücü ve erkeklere "keyif verici madde"ydin. Senden kurtulana kadar (yani senin tüm sorumluluğunu "doğru bir koca"ya devredene kadar) yakınlarını yoracak, mutsuz edecektin.
Bir inek veya koyun kadar net yararın yoktu. 
Sekiz koyunla ise kıyaslamak bile mümkün değildi seni.
Onun için o sekiz koyun kadar yaşayamadın...
 
Son olarak: Kıyaslamadan söz ettim de... Senin hikâyen bazı Türk gazetelerine "Gerçek Ünzile" olarak geçti.
Duymuş muydun Aysel Gürel diye bir kadını? Onun bir Anadolu turnesinde, bir köyde tesadüfen rastladığı beş kardeşli ve çocuk yaşında "birkaç koyun karşılığında" evlendirilen Ünzile adlı bir kız için yazdığı şiir, sonradan Sezen Aksu'nun sesinden hüzünlü bir çığlık olarak tüm ülkeye yayıldı.
Sen duydun mu Ünzile'yi sağlığında?
Duyup da aradaki benzerliğe acı acı güldün mü?
Hani ölmeden önceki son gülüşünle?..
 
   Ünzile insan dölü
   On kardeş beşi ölü
   Büyüdükçe un ufak
   Ve gelir de görücü...
   Varmadan sekizine
   Ergin oldu Ünzile
   Hem çocuk, hem de kadın
   On ikisinde ana...
   Yağmuru kim döküyor
   Ünzile kaç koyun ediyor
   Dayaktan uslanalı hiçbir şey sormuyor.

Saturday, July 6, 2013

Suriye: Muhalif bölgelerde Şeriat yayılıyor

Suriye’de, dine hakaret etmekle suçlanan 14 yaşındaki Muhammed Kataa'nın öldürülmesi, ülkede iki yıldır devam eden silahlı direnişte İslamcı radikallerin gücüne dair endişelerin doğmasına neden oldu. Muhammed'in ailesi, korkulara ve edinşelere rağmen katilleri arıyor...

İstanbul- Muhammed Kataa’nın annesi, Halep sokaklarında dolanıp oğlunun katillerini bulmak için yabancılarının suratlarını bakıyor bir bir…
Katilleri görse tanıyacağını biliyor. Oğlu Muhammed dine hakaret etmekle suçlanıp kalabalığın ortasında, başından silahla vurularak öldürüldüğünde, o da oğluna ateş eden İslamcı militanlarla göz gözeydi.
Annesi ,oğlu Muhammed’i mutlu, sorumluluk sahibi ve kahve tezgâhlarıyla geçimlerini zar zor kazandıkları Şaar mahallesinde iyi bilinen ve sevilen biri olarak anıyor.
Muhammed 14 yaşındaydı. Ama savaş nedeniyle okula gidemiyordu. Daha çok, Şaar’ın en işlek caddelerinden birinde, mahallelinin en çok tercih ettiği koyu ve şekerli kahveler satmakla meşguldü.
Geçen ay biri Muhammed’den bir fincan bedava kahve istedi. Muhammed’in kahkahalar atarak “Peygamber’in kendi çıkıp gelse dahi olmaz” cevabı, onun ölüm fermanı oldu.
Muhammed’in bu sözünü duyan üç silahlı adam, 14 yaşındaki çocuğu bir arabaya sürükleyip götürdü Yarım saat sonra, feci şekilde dövülen Muhammed’in bedeni kahve tezgâhın arkasına bırakıldı.
BBC Türkçe'nin haberine göre, yaptıklarının hiç kimse tarafından sorgulanmayacağından emin olan silahlı adamlar “Oh Halep halkı, Oh Şaar halkı” diye bağırıp kalabalığı etraflarına topladı. O sırada, Muhammed’in annesinin feryatları duyuldu.
Muhammed’in annesinin daha sonra tek hatırladığı, ellerini yüzüne kavuşturup gözyaşlarına boğulduğu… Muhammed’in annesi, “Aralarından biri, ‘Peygamber’e her kim hakaret ederse, Şeriat gereği öldürülecektir’ dedi” diye anlatıyor yaşadıklarını ve ekliyor: “Çıplak ayakla sokaklara koştum. İlk ateşi duydum. Oraya vardığımda yere düştüm. Aralından biri tekrar ateş etti, onu tekmeledi. Sonra üçüncü defa ateş etti, üstüne bastı.”
“’Neden onu öldürüyorsunuz? O daha çocuk!’ dedim. Adam bağırdı: ‘O, Müslüman değil – çekil!’”

Katiller kim?

Muhammed’in cesedinin fotoğrafları, 10 Haziran’daki cinayetten sonra Facebook ve Arapça Twitter’da paylaşılmaya başlandı.
Silahla yüzünden vurulmuş, burnu ve ağzının olması gereken yerde bir delik var.
Fotoğrafların yayılmasıyla büyük bir tepki oluştu. Katillerin, Suriye’deki ve Irak’taki El Kaide gruplarıyla bağlantılı olduğu iddia edildi. Ayaklanmalarda öne çıkan İslamcı Nusra Cephesi’nden de şüphelenildi. Her iki grup da cinayeti kınayan açıklamalar yayımladı. Halep’teki isyancı tugayların neredeyse tamamı ve şehirdeki ana Şeriat Mahkemesi de kınadı.
Mahkemede, 26 yaşında üniversiteden yakında mezun olacak, yuvarlak çerçeveli gözlük takmış hafif sakallı bir İslam âlimiyle görüştük. Silahlı adamların, cihatçılar ve diğer savaşçılar arasında sorun çıkarmak isteyen rejime bağlı milis grubu ‘şebbiha’ üyeleri olduklarını söyledi.
El Kaide’ye bağlı iki İslamcı grubun cinayeti üstlenmemelerinden sonra bu açıklamayı biraz ikna edici buldum. Peki, rejime bağlı eşkıyalar muhaliflerin kontrolündeki Halep’e girerek bir oğlan çocuğunu kaçırıp, yarım saat sonra cesedini sokaklara bırakma riskini gerçekten göze alır mı?
Aile, kanıtların kafa karıştırıcı olduğunu söylüyor. Anlattılarına göre adamlar, klasik Kuran Arapçası konuşuyor ve basit dil hataları yapıyordu. ‘Allah’a hakaret etmenin affedilebileceği ama Peygamber’e hakaretin cezasının ölüm olduğuna’ dair tuhaf bir ifade kullanmışlardı.
Dört adam da cihatçı gibi görünüyordu ama ay çekirdeği yemiyorlardı. Buradaki halk, “gerçek dindarların kabuklarından ayırmak çok zaman aldığı ve Peygamber’in ‘zaman kaybetmeyin’ dediği için ay çekirdeği yemediklerini” söylüyor.
Aile, Muhammed’in ölümünden hangi silahlı grubu suçlayacağını ya bilmiyor, ya da söylemekten korkuyor ama asıl isyancıları sorumlu tutuyor.
Muhammed’in ağabeyi Fuad, “Özgürlüğümüz kalmadı” diyor.
“İsyancılar Halep’i ele geçirdiğinde [özgürlük] vardı, ama şimdi hiçbir şeyimiz yok. Onun yerine sayısız [Şeriat] komiteleri var, her biri kendi din tefsirlerinin izinden gidiyor.”

Kırbaç cezası

Halep’in ana Şeriat mahkemesi, Muhammed Kataa’yı öldürenlerin ‘İslam adına hareket ettiklerini’ söylemelerine rağmen, ölümün İslam dışı olduğunu, suç teşkil ettiğini’ ifade etti.
Katillerin asıl güdüleri ne olursa olsun, cinayet rejimin bir oyunu veya cihatçıların aşırı İslamcı eylemleri dahi olsa, Şeriat’ın Suriye’de isyancıların kontrolündeki bölgelerde yayıldığı bir gerçek.
BBC Arapça Servisi’nden bir belgesel ekibi, Şeriat mahkemelerinin çalışmalarını izlemek için gittikleri kuzey kenti Sarakeb’te, altı hafta boyunca olağanüstü bilgiler elde etti.
Mahkeme, 27 yaşında üzerinde Afgan tarzı şalvar ve yanında Kalaşnikof bulunduran Şeyh Abdullah Muhammed Ali adlı bir vaiz tarafından idare ediliyor.
whipping

Taksi çalanlar Şeriat Mahkemesi'nde 'kırbaç cezasına' çarptırıldı.
Bir taksi şoförünün arabasını çalmaya çalışmakla suçlanan dört kişi çıkıyor Şeyh Abdullah’ın karşısına. Suçlarını itiraf etmelerine rağmen, isyancı bir tugaya üye olduklarını iddia ediyorlar.
Şeyh Abdullah, silahlarına el konulacağını ve gelecekte hiçbir silahlı gruba üye olmalarına izin verilmeyeceğini söylüyor. Şeyh Abdullah, hızla aldığı bir kararla dört kişiyi halka açık bir yerde kırbaçlanma cezasına çarptırıyor.
Adamlar, cezalarının infazı için Sarakeb’in merkezine götürülüyor. İnfaz, bir elektrik kablosuyla gerçekleştiriliyor.
Şeyh Abdullah, toplanan küçük gruba seslenmek için eline bir megafon alıyor ve “Allah’ın adıyla” diye başladığı cümlesini, dört adamın isimlerini okuyarak devam ettiriyor. “Grup lideri için elli, diğer adamların her biri için kırk kırbaç” diyor.
“Allah’ın kanunu, zayıfın korunması için en iyi yoldur” diye ekliyor.
Mahkûmlardan ilki dizlerinin üstüne çöküyor, iki yanında duran adamlar da kollarını tutuyor. Kırbaçlama başlayınca, kalabalık “Peygamber liderimizdir” sloganları atarken, bir diğer grup da kırbaç darbelerini sayıyor.
Daha sonra Şeyh Abdullah, belgesel ekibine aslında cezanın ‘çok hafif’ olduğunu, ‘üçkâğıtçılıkla’ suçlanan adamlar için verilmesi gereken normal cezanın ‘ölüm’ olduğunu söylüyor. Şeyh, “Şeriat kanunlarına göre, savaş dönemlerinde cezalar barış sağlanana kadar askıya alınır” diyor ve ekliyor: “Biz şimdi savaştayız. Rejimin ordusuyla savaşmaya odaklanmalıyız. Tam cezalar rejim yıkıldığında, İslamcı Devlet kurulduğunda uygulanacak.”

'Devrimimizi öldürüyorlar'

İsyanın, kırsal bölgelerdeki muhafazakâr ve dinci destekçileri Şeriat kanunlarının sert cezalarını onaylıyor.
Belki de, birçokları isyancıların kontrolündeki bölgelerde günlük hayatın artık kaçınılmaz bir gerçeği olan anarşi, yağmacılık, ölüm, adam kaçırma ve hırsızlık olaylarından korkuyor.
Ama Sarakeb’te birçokları İslamcıların yükselişinden ürküyor. Sokaklarda küçük çağlı Şeriat karşıtı gösteriler düzenleniyor. Şeriat Mahkemesi'nin başındaki Şeyh Abdullah, kırbaç cezasının infazını izliyor.
BBC Arapça’nın sorularını yanıtlayan İlyas Kaduni adlı muhalif bir eylemci, “Umudumuz bu noktaya gelmek değildir” diyor ve ekliyor:
“’Peygamber Tugayı’nın Sevenler’ gibi [isyancı] tugayların isimleri, halkın ne düşündüğüne dair bir fikir veriyor. Hayatın her bir köşesine dini sıkıştırmak şart değil. Bu bizim devrimimizi öldürüyor.”
Sarakeb’in sokaklarının ‘düzene girmesini’ isteyen, bu ağırbaşlı ve soğukkanlı genç, “En önemlisi vatandaş olmanın sorumluluklarını yerine getirmek” diyor. “Göstermemiz gerekiyor… Kaosa alternatifimiz var.”
İlyas Kaduni, bir, iki ya da üç alabileceğini söylese de ‘yabancı cihatçıların’ yok olacağından yüzde 100 emin olduğunu söylüyor.
İlyas Kaduni gibi laik eylemcilerin etkisi giderek kayboluyor.
Barışçıl gösterilerle başlayan ve iç savaşa dönüşen ayaklanmaların üzerinden iki yıl geçti. Onlar hala duvarları boyuyor, bildiri dağıtıyor. Diğerleri ise gücü silahlarının ucunda topluyor.

İntikam

Yine de, işler tam olarak İslamcıların istediği gibi gitmiyor. El Kaide ile birleşmek konusunda fikir ayrılıkları yaşanıyor. Ayrıca, Özgür Suriye Ordusu ile de mücadeleleri devam ediyor.
İsyancıların saflarında mücadele edenlerin çoğu Müslüman olsa da, birçokları dinci bir devlet istemiyor.
Bu birliklerin komutanlarından biri, İslamcı Nusra Cephesi’nin kendi mevkilerinden birini intihar bombacısı gönderdiğini ve onlarca adamını öldürdüğünü söylüyor. Daha sonra da, ağabeyi cihatçılar tarafından kaçırılmış. Ağabeyinin serbest bırakılması için on binlerce dolar fidye ödedikten sonra şimdi onun için “intikam alma zamanı.” Komutan, “Hiçbir yere saklanamayacaklar” diyor.
Hükümete bağlı birlikler daha önce muhaliflerin kontrolündeki kentlere girerken, isyancılar da kendi aralarında çatışıyor. Aşırı uçlardaki cihatçılar, nispeten laik Özgür Suriye Ordusu ile mücadele ediyor, ‘iç savaş içinde, yeni bir iç savaş’ yaşanıyor.
Bu mücadele, düzensiz olsa da, en az rejim karşıtı mücadele kadar acımasız görünüyor.
Bu kavganın sonucu, ülkedeki savaşı isyancıların kazanması durumunda Suriye’yi nasıl bir devlet yapısı beklediğini de belirlemiş olacak. Ama şimdiden, Şeriat kanunları Suriye’nin birçok bölgesinde kabul görüyor.

(BBC Türkçe)

Friday, July 5, 2013

Abdullah Cömert'in Otopsi Raporu: Ateşli Silah

Türkiye / Gündem

Otopsi Raporu: Abdullah Cömert'in Üzerine Ateş Açılmış

3 Haziran'da Armutlu Mahallesi'ndeki protesto eylemine katılan 22 yaşındaki Cömert, başından vurulmuş, onlarca kişi de değişik yerlerinden yaralanmıştı. Abdullah Cömert’in ateşli silahla öldürüldüğü otopsi raporuyla belgelendi.
Yurt gazetesinden Ömer Ödemiş'in haberine göre, Cömert'in hastanede yapılan ön otopsi raporunda şu bilgiler yer aldı:
'ATEŞLİ SİLAH GİRİŞİ'
“Alın ortada 5x4 cm'lik, alın sağ kaş üstünde birbirinin üstünde 2.5x1.5 ve 1.5x1 cm'lik 2 adet ekimoz, sağ kaş dış yanda 4x1.5 cm'lik sürtünme tarzı sıyrıklı ekimoz, burun kökünde 1x1 cmlik alt kısmında yanık ile uyumlu görünüm bulunan ateşli silahla oluşması muhtemel sıyrık...” Antakya Devlet Hastanesi'nde yapılan ön otopsinin sonuç kısmında ise şunlar belirtilmiş: burun kökünde muhtemelen ateşli silaha ait giriş sağ temporoksipitalde çıkış olduğu eks duhul halde geldiği” ifadesinin ardından kesin ölüm nedeni ise şu cümlelerle yer almış: “Mevcut harici muayene bulgularına göre kesin ölüm sebebini tespit edemedim. Klasik otopsiye gerek vardır.”
TOPU İSTANBUL'A ATTI
Bunun üzerine Abdullah Cömert'in kesin ölüm nedeninin araştırılması için klasik otopsi yapıldı. Adli tıp uzmanı bilirkişi ise ölüm nedeni konusunda kesin düşüncesi olmadığını, ateşli silah girişinin deri altında kaldığını, çıkış bölümünde kırıklara yol açmadığını belirterek, ölüm nedeninin ateşli silah ile yaralanma olup olmadığı konusunda kesinleştirilmesi için detaylı analiz talep ederek topu İstanbul Adli Tıp Kurumu'na attı. Cömert'in kesin ölüm nedeni konusunda İstanbul Adli Tıp Kurumu'nun raporu beklenirken, kesin olan bir başka şey ortaya çıktı. O gece gösteri yapan kitlenin üzerine ateş açıldığı... Polis, barışçıl, silahsız gösteri yapan gruba müdahale ederken, ateş açıldı. Görgü tanıkları da Abdullah Cömert’in otopsi raporu da bu durumu belgeliyor.
CİNAYETİN ÜZERİNİ ÖRTMEYE ÇALIŞIYORLAR
OTOPSİ raporlarını inceleyen İstanbul Adli Tıp Kurumu'nda görev yapan uzmanlar ise konuya “kesin ölüm nedeni belirlenemedi” imzası atan Adli Tıp Uzmanı Dr. Fikret Yeşiloğlu gibi bakmıyor. YURT'un ele geçirdiği otopsi raporunu inceleyen uzmanlar, “Otopsi raporunun sonuçlarını söyle okuduk. Abdullah Cömert sanki sağ tarafı yere gelecek şekilde yatırılmış ve başının sol tarafından nişan alınarak ateş edilmiş gibi. Raporun sonucu resmen ateşli bir silahı işaret ediyor. Adli tıp uzmanı raporunda şunu yazmış, 'Bize kalbi ve nabzı atmayan, bilinci, gözleri kapalı, beyni de çalışmayan bir insan geldi. Kararı siz verin.” Yani resmen 'Ateşli silahla ölmüştür' raporu verememiş. Uzman ya bu raporu vermekten korkmuş ya da Cömert'in vurularak öldürülmesinin üzerini örtmeye çalışıyorlar.
Ömer Ödemiş / Yurt

Tuesday, July 2, 2013

El Nusra, Suriyeli Katolik rahibi infaz etti.

 

O görüntüler internete sızdı!

gazetevatan.com
Suriyeli muhaliflerin 23 Haziran tarihinde ülkede bulunan bir katolik rahibi, kafasını keserek infaz ettiği görüntüler Avrupa'yı ayağa kaldırdı. Vatikan tarafından da doğrulanan infaz 'vahşet' olarak ifade edildi. Bir video paylaşım sitesine yüklenen görüntülerde rahip gözleri bağlı bir şekilde yerde otururken görülüyor. Rahip, etrafta toplanan ve El Nusra'ya bağlı olduğu ifade edilen militanların tezahuratları arasında infaz ediliyor. Rahibin kimliği 49 yaşındaki Francois Murad olarak açıklandı. Murad, Esad'a yardım etmekle suçlandığı için vahşi şekilde öldürüldü.