Friday, July 6, 2012

Sezaryen fetvası kanun oldu!

Başbakan Erdoğan’ın 25 Mayısta verdiği “kürtaj ve sezaryen” fetvasının ilk ayağı tamamlandı. Mecliste bugün görülen “Sezaryen Kanun Teklifi” yasalaştı. Sezaryene “tıbbı zorunluluk” şartı getirildi. Başbakan Erdoğan, Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı’nda “Sezaryenle doğumlara karşı olan bir Başbakanım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan olduğunu bilmek durumundayız” demişti.
  • Sezaryen için “tıbbi zorunluluk” isteyen düzenleme yasada, “Gebe veya rahmindeki bebek için tıbbi zorunluluk bulunması halinde doğum, sezaryen ameliyatı ile yaptırılabilecek. Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen, doğumu takiben anne veya bebekte meydana gelebilecek istenmeyen sonuçlardan dolayı hekim sorumlu tutulamayacak” denildi.
    Düzenleme aleyhine yapılan konuşmalarda ise, AKP’nin iktidara geldiği 2002’de sezaryen oranı yüzde 21 iken, 2012’de bu oranın yüzde 48’lere çıktığı vurgulandı. Sezaryendeki bu artışın nedeninin de sağlık sisteminde ve özelleştirme politikalarında yattığının altı çizildi. Öte yandan yasada özel hastanelere yönelik herhangi bir düzenleme olmaması da dikkat çekti. Halbuki Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Gereksiz yere sezaryen oranlarını çok yükseltmiş olan özel hastanelerle ilgili yaptırımlarımız olacak. Bunu da önümüzdeki aylardan itibaren bütün Türkiye’de yaşayacağız” demişti.
    TJOD: 2 YIL ÖNCE UYARDIK ÖNLEM ALINMADI
    Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) sezaryen yasası ile ilgili bir açıklama yayınladı. Açıklamada, Türkiye’de sezaryenle doğum oranının 2003 yılında yüzde 21.2 oranında, 2011 yılında ise yüzde 48 oranında olduğuna dikkat çekildi.
    “Bu oranların düşürülmesine yönelik dünyadaki uygulamaları da içeren geniş bir program bundan yaklaşık 2 yıl önce Sağlık Bakanlığına sunulmuştur. Programla ilgili hiçbir uygulama yapılmadan, dünyada bir ilki oluşturacak şekilde, hekim sorumluluğu ve yetkisinin kanunla düzenlenmesi yoluna gidilmesi, Türkiye’nin dünyadaki imajını zedeleyecek bir girişim olarak görülmektedir” denildi.
    ANNE İSTEMLİ SEZARYEN YÜZDE 4
    Kanun teklifinde tartışılması gereken hususun “Anne istemli sezaryen” olduğu belirtilen açıklamada, “Anne istemli sezaryen oranının ülkemiz için yüzde 4 olduğu açıklanmışsa da bu oranın kesin olarak ne olduğu bilinmemektedir. Anne isteği ile sezaryenin sıklığı araştırılmalıdır. Kanımızca, doğru danışma verdikten sonra anne isteği ile sezaryene olanak sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır” denildi.
    Dünyada genel kanının, “Hastanın otonomisine ve bir kadının kendi doğum şeklini seçme hakkına saygı duyulmasının etik bir davranış olduğu”  yönünde olduğunun hatırlatıldığı açıklamada, “Anne isteği ile sezaryen ve hastaların sezaryen tercihi, kamuoyunda yeteri kadar tartışılmadan, hekimlerin karar verme ve hastayı değerlendirme yetkisi yok sayılarak  kanunla önlenmeye çalışılmaktadır. Bu durum imza attığımız sözleşmelere aykırıdır.
    Sezaryenin gerekli ya da gereksiz olduğuna hekim karar verir. Yasaklama ve cezalandırma yöntemleri uzun vadede, toplum sağlığını olumsuz etkileyecektir.
    Daha önce Sağlık Bakanlığına sunulan ve yüksek sezaryen oranlarını düşürmeye yönelik tedbirlerin hiçbiri alınmadan, sadece hekimi cezalandırmaya çalışmak, sorunu çözmeyecektir” denildi. (HABER MERKEZİ)

    SONUÇLARI KÖTÜ OLUR
    Gazetemize konuşan Kadın Doğum Uzmanı Dr. Gülnihal Bülbül, sistemin normal doğumu desteklemeyen pek çok yönü varken birkaç cümlelik yasalarla sorunun çözümünün mümkün olmadığını ifade etti.
    “Bir kadına zorla, baskıyla, istemediği halde ve fobi derecesinde korkuları olduğu halde normal doğumu dayatamazsınız. Bunun sonucu kötü olur” diyen Bülbül şunları dile getirdi: “Önce ebelik yasası çıkması, ebelere rollerinin geri verilmesi lazım. Ebe ortalama 12 saat olan doğum süresince gebeyle ilgilenecek, gerekirse doktoru çağıracak. Böylece doktor da ‘12 saat bir hastayla uğraşmak yerine yarım saatte sezaryen yaparım’ demeyecek. Doktorun bunu söylemesine neden olan koşulları ortadan kaldırmak lazım”
    İŞKENCEYLE EŞ DEĞER
    Sağlığın ticarileşmesiyle sezaryen oranının arttığını ifade eden Bülbül, sosyal devlet anlayışının olduğu ülkelerde sezaryen oranının düşük olduğunu, Türkiye’de sezaryen oranlarının yüksekliğinin sağlıktaki performans sistemi ile bağlantılı olduğunu ifade etti. Bülbül, “Performans sistemi de sonuçta parça başına iş yapma, ticaret üzerine dönen bir sistem. Sistem böyle olunca normal doğum için 12 saat harcamak, sezaryen için yarım saat harcamak kriter olmaz” dedi.
    Kadına “Sen kürtaj olmayacaksın, sen normal doğuracaksın” demenin insan haklarına aykırı olduğunu söyleyen Dr. Gülnihal Bülbül, “Doğumun bir travma haline gelmemesi için de yapılabilecekler var. Finlandiya örneğinde olduğu gibi kadınların gebelikleri süresince eğitilmesi, psikolojik destek almaları, endişeleri ve korkularıyla bilgilendirilerek baş etmeleri yasayla sorunu ele almaktan daha anlamlı. Her şeye rağmen gerçekten sezaryen istiyorsa o kadını zorla normal doğuma yönlendirmek kadına işkence yapmakla eş değer.” ALINTI

Thursday, July 5, 2012

Şık Gazeteci


“Pusu”nun önsözünü gazeteci Umur Talu kaleme aldı. “Şık Gazeteci” başlıklı yazısında, “Ahmet’in şıklığı sadece soyadından değil… Her devirde ve her türlü  ‘sakıncalı’ damgası yiyebilmesinden de geliyor” diyen Talu’nun kaleme aldığı Pusu’nun önsözü aynen şöyle:
Yayınlanmamış kitabı yüzünden eşinden, evladından, işinden, dostundan “ayırılıp” dört duvar arası yatırılan Gazeteci’nin yeni kitabı bu.
Kitap yeni olsa da…
Yazarının; gözümde, gönlümde, hafızamda, arşivdeki onca yazımda hep eski, kıdemli bir yeri var.
Ahmet benim için hep ve en önce gazeteci.
Ahmet benim için hep ve en önce Şık Gazeteci.
Gazeteciliğe yakışanı yapabilmek için nice riske girmiş olan…
Cilalı gazeteciliğin kapsama alanına almadığı nice mevzua tıklamış olan; bu işe işleve; muhabirliğe, gazeteciliğe şıklık katmış olanlardan.
Çok yerde söyledim, yazdım.
Ahmet’in şıklığı sadece soyadından değil…
Her devirde ve her türlü  “sakıncalı” damgası yiyebilmesinden de geliyor.
Bu damgayı vuranları sinir etmesinden; bu damgayı, nice güçlünün, kudretlinin, hakim mevkiin elinden yemeyi hak etmesinden geliyor.
Ezilenin, horlananın, dışlananın, kovulanın, vurulanın yanından bir gazetecilik elbet cilalı duayenlerin dediği gibi pek “objektif” olmayabilir ama: objektifini halkın yanında konuşlandırmak, mertliktir, şıklıktır, insanlıktır, gazeteciliğin özündeki damardır.
Ahmet’i; Metin Göktepe Hakikati’ni kovalamış genç gazetecilerle ve  “Hayata Dönüş” diye yutturulan ve nice itibarlı, büyük, elbet özgürlüklere, insan haklarına pek müptela yönetmen ve yazarın kankalık ettiği Cezaevi Tufan Katliamı sürecindeki tersine, inadına haberleriyle bildim.
O devirdeki “kanlı objektif”i parçalayan gazetecilerden biri olarak.
Sonrasında, sadece hak gazeteciliği değil, kendi hakkını da arayan gazeteci olarak sevdim, elimden geldiğince destekledim.
O sıra resmen “sakıncalıdır” damgasını bizatihi büyük medya vurdurtmuştu Ahmet’in üstüne.
Ve sonradan, basın özgürlüğüne ne kadar hassas olduklarını heyecanla izlediğimiz nice ağabey, abla ve kardeş ya susmuştu ya susturulmuştu!
“Sakıncalı”; kapısı kapanan gazetelerden sonra dergilerde de “sakıncalı” oldu.
Andıç haberi yapıyordu, ama kendi zaten medyadan, ordudan, iktidardan, şuradan buradan andıçlı bir hayat yaşıyordu.
Üniversite ona bir yer verdiğinde, elbet işini yaptı ama kendi hakkını, örgütünü arayan gazeteci ruhu orada da kendi sendikal hakkını kovalayan öğretim kadrosu içinde koştururken buldu.
Türkiye, medya, nice meslektaşı bu kısımları pek bilmez; nitekim pek ilgilenmezdi zaten.

Derken, memleketin yeni muktedir siyaset ve hukuk düzeni içinde…

 Ahmet’in basılmamış kitabı basıldı!

Ömrüm nice kitap imhası görmüştür ama yayın yönetmeni odasında imha edilen hard diskin “hard hüznü”ne o sayede uzaktan tanık oldu.
Derken evler, kopyalar, dostlar, telefonlar, tutukluluk, tahliye retleri, bir kısım linç girişimi, uzun tutukluluk, iddianame, dava… Ve nihayet tahliye.

Ahmet’e şunu dedim mi sonradan, hatırlayamadım:
Hiç değilse, kitabına, duruşmasına, hayatına katılan nice güzel meslektaşının, dostunun inatçı, ısrarlı desteğini tatmak için bile değermiş diye düşün!
Bu ülkenin ve düşünenin, yazanın, çizenin, konuşanın, mücadele edenin acıları ne bugünden ibaret, ne de en şiddetlisi böyle bir hapis kadar.
Ardımızda nice katledilmiş; unutulmamış ve çoktan unutulmuş isim var.
Yakılmış, toplatılmış, yasaklanmış, tutuklanmış, sürülmüş, vurulmuş kitaplar.
Ben yine de umut duyarım hep.
Çünkü her yeni kelime bir ötekinin de yolunu açar.
Her acı, bir sonrakine dayanma gücü sağlar.
Yazıya, habere, kitaba her “baskı”…
Matbaaların, klavyelerin, zihinlerin, emeklerin daha fazla özgürlük “basmasını” sağlar.
Hep derim…
“Press”, baskı olabilir ama…
Gazetecilik de “press”tir.
Baskıya karşı basmak.
Baskına karşı basın.

Baktım, Ahmet için epeyce yazı yazmışım, epeydir hem de.
Bir kitaba özel olan bu sonuncuyu, o içerideyken “kaçma şüphesi” diye tahliye etmeyenlere yazdığım yazıdan bir bölümle bitireyim.
İster onlar da okusun, ister oğlum yine bina dokusun:
Ahmet kaçsa; üzerine yürümüş bin tür baskıdan korkar, önce kendinden kaçardı.
Kaçsa; üzerine abanmış büyük medya tehdidinden korkar, önce vicdanından kaçardı.
Kaçsa; Göktepe cinayetinden Hayata Dönüş Operasyonu’na, devlet şiddetinden korkar, olay yerinden kaçardı.
Kaçsa; elinde makinesi, polis darbesiyle yerlerde sürüklendiğinde, o meydandan kaçardı.
Kaçsa; nice büyük gazetecinin yaptığı gibi, hakikatten, hakikatleri deşmekten, hakikatle yüzleşmekten kaçardı.
Kaçsa; nice utanmazın yaptığı gibi, bin tür insan acısıyla boğuşmaktan kaçardı.
Kaçsa; mayın kurbanı çocuklara bir fotoğrafta hayat vermeye çabalamaktan kaçardı.
Kaçsa; çetrefilli, kan kokulu, ceset dolu nice mevzu ile uğraşmayıp kakarakikiriye kaçardı.
Kaçsa; medyada da üniversitede de, sendika mendikayla uğraşmaz, kolayına kaçardı.
Kaçsa; tutuklandığı güne kadar kendisini defalarca kuşatmış yalnız kalmaktan bıkar, sığınmalara kaçardı.
Kaçsa; büyük medyanın büyük kafalarına direnmek yerine, birçoğu gibi yalakalığa kaçardı.
Kaçsa; bunca senedir en kestirmesine kaçar, iktidarların veya darbecilerin kanatlarına kaçardı.
Kaçsa; evladını nasıl geçindireceğinin kâbuslarına koşmaz, medya aristokrasisinin evlatlığı olup rahat etmeye kaçardı.

Kimse, arşivinden, tarihinden, kendisinden kaçamaz zaten.
O yüzden, biraz şık olmalı gazeteci!

Ben Ahmet’i pek tartışmam.
Siz elbette kitabı tartışabilirsiniz.

Wednesday, July 4, 2012

"Unutulan" anarşistler

Solun kendine çok da uzak olmayan "kardeş" ideolojisinden insanlarla "devrimci dayanışma"ya girmesinin zamanı geldi de geçiyor
İSMAİL GÜNEY YILMAZ
Anarşist düşünce, modern zamanların en lânetli ideolojisi olarak nitelenebilir. Anarşizm, bilinen devrimci sosyalistlerin çizdiği aşamalı kurtuluş güzergahlarının aksine, kapitalizmden komünizme geçişte bir “ara rejim”in gerekliliğine ihtiyaç olmadığını savlayan bir fikriyat. Bu düşünceye göre “devlet”in her türlüsü özgürlüğe biçilmiş kefendir, anarşizmin temelleri otorite denilen şeye tüm biçimleriyle karşı olmak üzerine şekillenir. Sosyalist solla, anarşistler arasındaki esas fark da, sosyalizmde “devlet” kavramının, hem de olabilecek en güçlü şekliyle var olmasından kaynaklanır. Bu fark da teorik ve gerçek, şiddetli çatışmalar şeklinde, I. Enternasyonal’den bugüne devam eden anarşist-Marksist zıtlaşmasında sürüyor.

Tutsak anarşistler meselesi
Yukarıda koca koca kitaplara konu olan anarşizm mefkuresini en özet ve anlaşılabilir ifadelerle anlatmaya çalıştık. Muhalif kulaklara hoş gelen ama uygulanabilirliği ve teorik altyapısı açısından sorunlu bir ideoloji olan anarşizm, birbiriyle, bireyin özgürlüğü, komünal yaşam gibi temel tartışma konuları dışında taban tabana zıt olan pek çok alt dala ayrılıyor. Mesela şiddeti savunanı da var, ona ileneni de.
Türkiye ’de de, pek taraftar bulamamış, zayıf bir hareket olan anarşizm, son 1 Mayıs sonrası tekrar gündeme geldi. Aslında Türkiye ’de siyasi bir aşağılama sıfatı olarak “anarşistlik” hep gündemdeydi ama bu kez ilk defa gerçek anlamıyla ülkenin haber bültenlerine bir operasyonla taşınmış oldu.
Bu yılın 1 Mayıs ’ı olaysız, kavgasız, gürültüsüz geçecekti ki, “Anarşist Blok” adlı grubun çağrısıyla bir araya gelmiş çeşitli eğilimlerden anarşistlerin yürüyüş sırasında Şişli’deki “sembolik öneme haiz” bazı iş yerlerinin camını çerçevesini indirmesi, bir istisna oldu. Hedef alınan şirketlerin sembolik olması gibi, eylem de aslında sembolikti. Bu eylem sonucu ne Şişli’de bir otonom oluşturuldu ne de kapitalist şirketler büyük zararlar gördü.
Anarşistlerin bu eylemi sonrasındaysa, terörle mücadelenin iki operasyonuyla çok sayıda gözaltı sonucunda 15 anarşist tutuklandı. Üstelik Metris M Tipi Kapalı Cezaevi’nde sekiz kişilik koğuşta hepsi bir arada kalıyor. İnançlarından soyundurulmaya çalışılan anarşist tutsakların 12’si iki haftadır dönüşümlü açlık grevi yapıyorlar.

Sola çağrı
Solunsa anarşist tutsaklar mevzusuyla pek ilgilenmediği görülüyor. Bu yazının da esas derdi bu zaten. “Unutulan”, pek konuşulmayan anarşist tutsakları hatırlatmak. Bir anarşist avına dönüşen ve çeşitlendirilmiş saçma iddialarla şişirilen bu operasyona gereken etkin ve örgütlü tepkiyi göstermeyi sol boynunun borcu olarak bilmeliydi. Kezâ eğer adına “devrim” dediğimiz şey gerçekleşecekse, o binaya dün olduğu gibi yarın da anarşistler de taş koyacaklar. Solun kendine çok da uzak olmayan “kardeş” ideolojisinden insanlarla “devrimci dayanışma”ya girmesinin zamanı geldi de geçiyor.

Başkaldırının matematiği
Böyle bir dayanışma yazısında, tutsaklar vermiş bir gruba eleştiri yapmanın gereği tartışılabilir ama söz konusu anarşist ekibin kimi açıklamaları da bazı eleştirel değinmeleri gerektiriyor. Sola üstten bakarak “şenlikli 1 Mayıs ” eleştirisi yapan ve gerçekleştirdiği eyleme yönelik eleştirileri bloke etme çabası içinde olan Anarşist Blok, sanki daha birkaç sene öncesine kadar 1 Mayıs alanı için verilmiş mücadeleyi unutmuş gibi gözüküyor. Taksim’de serbest 1 Mayıs kutlamaları hakkı hangi bedeller göze alınarak kazanıldı? 1989’u ve Mehmet Akif Dalcı’yı bir hatırlasınlar. Akıllarına 2007-2010 arası 1 Mayısları getirsinler.
Anarşist arkadaşlar, şiddetin amaç ve araçlığını karıştırmış gibiler sanki. Tek başına şiddete bir kutsiyet atfedenler “goşist” diye addedilebilirler yalnızca. Hele ki yürüyüşe çoluğuyla çocuğuyla gelmiş binlerce insan varken ve kolluk güçlerinden eyleme herhangi bir müdahale gerçekleşmemişken, sağa sola saldırmak aynı zamanda bir sorumsuzluk örneğidir de.ALINTI

Monday, July 2, 2012

“İsrail İçin Savaşmam; Hapse Girerim!”/Vicdani Red

First They Came... If this doesn't wake you up - nothing will! 

“İsrail İçin Savaşmam; Hapse Girerim!”/Vicdani Red

İsrail’de askere gitmeyi reddettikleri için hapis cezasına çarptırılan üç kızdan biri olan Omer Goldman, eski bir Mossad şefinin kızı. 21 günlük hapis cezasını tamamlayan Omer, The Sunday Times'a konuştu ve "Affet baba, senin İsrail’in için savaşmam!" dedi.

ESKİ bir Mossad şefinin kızı olan İsrailli Omer Goldman (19), askerlik yapmayı reddederek askerî cezaevinde hücreye hapsedilmeye razı oldu. Goldman, özgürlüğünün kısıtlanmasına katlanabilmek için aylar öncesinden psikiyatriste giderek kendisini hazırladı. 21 Günlük hapis cezasını çekerek geçenlerde hücreden çıktı.

Askerliğin kadınlara da zorunlu olduğu ülkede, babası eski Mossad şefinin yardımcısı olduğu halde vicdani redciliği seçen Goldman, kendisi gibi düşünen "Duvara Karşı Anarşistler" örgütü üyesi diğer kızlarla birlikte askerlik karşıtı eylemlere katılmış ve Batı Şeria'nın işgaline karşı pankartlar taşımıştı.

Goldman'ın, gazetelerde adından "N." diye söz edilen babası, yıllardır görev yaptığı Mossad'da 2007'de istihbarat örgütünün şefi Meir Dagan'ın yardımcılığına kadar yükseldi. N'nin Dagan'ın yerine geçeceği bile söyleniyordu ancak Dagan'ın istifaya hiç niyetli olmadığı belirtiliyor. İkisi arasındaki görüş ayrılıkları yüzünden "N." Haziran 2007'de istifa etti.

İşte Omer, tam da bu sırada askerliği red mücadelesine başladı. Babasının kendisine çizdiği yoldan ayrıldı ve duvarın öteki tarafındaki Filistin yaşamını görmeye gitti. Bitirdiği zaman askere gitmesi gereken liseyi terk ederek protesto mektubuna imza atan 40 öğrenci arasında yer aldı. Omer'in askerliği red kararında etkili olan en önemli olay İsrail ordusunun yolu kestiği bir Filistin köyüne gittiğinde başına gelmiş. Hayatı boyunca düşman olarak gördüğü Filistinli biri yanında dururken kendisini savunması gereken kişiler olarak gördüğü İsrail askerleri ona ateş açmış. Omer olayı şöyle anlatıyor:

"Yol kenarında oturmuş konuşuyorduk ve askerler geldi. Emir verilmesi üzerine bize doğru gaz bombaları ve plastik mermiler attılar. Lastik mermi bana isabet etti. Hayretten donakalmıştım. Bu askerler körü körüne emirlere uyuyorlardı. Hayatımda ilk kez bir İsrail askeri silahını bana doğrultup ateş etmişti."

Omer olayı babasına anlattığında oraya gidip hayatını tehlikeye attığı için kızmış. Askere gitmeyi reddetme kararına ise kararlı bir şekilde karşı çıkmış. Omer, "Başlangıçta bunun gelip geçici bir ergenlik çağı hevesi olduğunu sanıyordu. Fakat sonra bu konuda ciddi olduğumu anladı. Baba-kız benzer karakterlere sahibiz. Ben de onun gibi inandığım şey için sonuna kadar savaşırım. Fakat ne yazık ki onun İsrail'i için savaşmam" diyor.

Omer Goldman'ın yanı sıra Tamar Katz ve Mia Tamarin adlı lise mezunu kızlar da askere gitmeyi reddettikleri için 22 Eylül'de hapis cezasına çarptırıldılar. Bu hafta yeniden yargılanacaklar. Askerliği kabul ettirmeye çalışmak için daha sonra tekrar tekrar yargılanacaklar.

ALINTI
 

 

Saturday, June 30, 2012

SİZİN HİÇ BABANIZ YANDI MI?'


 
SİZİN HİÇ BABANIZ YANDI MI?'

Zeynep Altıok görevinden alınmasına neden olan yazısında şu ifadeleri kullanmıştı:

'Siz sayın devlet yöneticileri nasıl ki 18 yıl önce günler öncesinden planlanan kalkışmanın piyonu olan binlerce kişinin 35 insanı diri diri yakışını 8 saat boyunca eliniz kolunuz bağlı izlediniz, öyleyse bugün orada kayıplarının yasını tutan birkaç yüz kişinin otelin önünde toplanarak karanfil ve türkülerle acılarını paylaşmalarına ve o meşum günü hatırlatmalarına mani olamazsınız!

Siz ki cumhuriyet tarihinin en insafsız ayaklanmalarından birinin temelinde yatan bu ortaçağ zihniyetine göz yumdunuz, siz ki bu katliamın ardından adil bir hukuk süreci işletmediniz, sadece kalabalıktan göstermelik olarak topladığınız sanıkları yargıya taşıdınız, elebaşlarının örgüt liderlerinin peşine düşmediniz, siz ki ‘sözde’ aranan firari sanıkların T. C. Sınırları içinde evlenmesine, askerlik yapmasına, ehliyet almasına olanak sağladınız, siz ki bir insanlık suçunu zaman aşımı ile yüzyüze bırakacak altyapıyı sağladınız, siz ki 18 yıldır eyleme geçen cehalet ile savaşmadınız, Sivas katliamının ardında kalan karanlıkları aydınlatmadınız! Öyleyse bugün bu insanların senede sadece bir gün -o da kendi başlarına geldiği için- toplanmalarını yasaklayamazsınız. O günü tekrar yaşamak bile ne kadar ağırdır bilir misiniz?

Sizin hiç babanız yandı mı? Hiç evladınız öldü mü? Siz kimi o otelden uzak tuttuğunuzun farkında mısınız? Oradan uzak tutamadıklarınızı adaletten uzak tutmayı pekâla biliyorsunuz.

Sivas’ta deprem ya da sel gibi bir doğal bir afet yaşanmadı. Orada gözü dönmüş bir kalabalık insanları öldürdü. "Olaya insan merkezli baktığımız için hiçbir ayrım yapılmadı" diyemezsiniz. Orada insanlar tesadüfen ölmedi. Onları öldürmeye kalkanla öleni bir arada anamazsınız. Madımak binasının yerine talep ettiğimiz utanç müzesini kurmaktan özenle kaçınıp sözde ‘bilim ve kültür merkezi’ kurmanız kabul edilemezken orada -hele bizlerin izni olmadan- kayıplarımızın isimlerini kullanamazsınız. Saldırganla mağdurun adını birlikte yazmak şuursuzluk ya da aymazlık değildir. Bu bilinçli yapılmış bir tercihtir. Meydan okumadır, gözdağı vermektir, kudret gösterisidir, vicdansızlıktır, hakarettir, saygısızlıktır. Derhal ama derhal babam Metin Altıok’un adının oradan kaldırılmasını talep ediyorum. 18 yıldır duygusal sebeplerle Sivas’a adım atmadım. Sadece bir utanç müzesi ya da bir insanlık anıtı yapılırsa gideceğimi söyledim. Şimdi gerekirse oraya gider o plaketi sökerim. Beni buna mecbur etmeyin. Bir zahmet siz kaldırın. Hemen!

Siz basın mensupları, köşe yazarları sizin Sivas katliamının anılmasına itirazınız olamaz. Sizlerin toplumsal sorumluğu var. Ülkemizde çok gerilerde olan eğitim sisteminin gelecek kuşaklara aktarmakta yetersiz kaldığı noktada yakın tarihimizin karanlık olaylarını tekrar tekrar hatırlatmalısınız. Kapkaranlık tablonun açmazlarının üzerine gitmeli, gerekli yasal süreçlerin doğru işlemesi ve adaletin yerini bulması için baskı oluşturmak zorundasınız. Sivas 93 anılacak, hatırlanacak ki orada susturulan aydın insanların sesi gelecek kuşaklara ulaşabilsin. Bu ülke geçmişiyle doğru anlamda yüzleşebilsin, alınacak dersler alınsın.
 
Lütfen Sivas’ta yaşanan vahşeti yazın, hatırlatın. Dava sürecinin önemli kırılma noktalarını takip edin, aktarın. Örgütsüz olduklarını söyleyerek ceza indirimi alanların örgütlü suçlara tanınan haktan yararlanmak için başvurmalarındaki çelişkiyi, Kaçakların iade istemlerinin Avrupa ülkelerinden doğru taleplerle yapılmayışının takipçisi olun, İnsanlık suçlarının zaman aşımına uğramasına direnin. Dünyada kabul görmüş uygulamalara emsal teşkil eden kararlara yer verin. Sivas katliamı sanıklarının avukatlarından kaçının milletvekili olduğunun bilançosuna dikkat çekin. Neden mağdur avukatlarının böylesi kariyer patlamaları yapmadıklarını düşündürün. Ve son olarak lütfen her yıl sadece 2 temmuzdan bir gün önce arayıp duygularımızı sormayın. Bizim duygularımızı tahmin etmek hiç zor değil. Etkili haber için gözyaşlarımızın, acılarımızın peşinde koşmayın, gerçekleri yazın yalnızlığımızı, çaresizliğimizi yazın. Dile kolay 18 yıllık süreci yazın, yanımızda olun ki bir şeyleri değiştirebilelim. Sizin bizim duygularımıza değil bizim sizlerin ve toplumun duygularına ihtiyacı var. Bunu unutmayın.

ZEYNEP ALTIOK

Güney Kürdistan’da kadın sünneti sorunu sürüyor

Güney Kürdistan’da kadın sünneti sorunu sürüyor
ANF
30 Haziran 2012

HEWLER - Güney Kürdistan’da uzun yıllardan bu yana kadın hakları savunucuları kadın sünnetine karşı kampanya yürütüyor. Her yıl onbinlerce genç kadının kurbanı olduğu bu uygulama konusunda çalışma yürüten WADI adlı kuruluş özellikle Kerkük ve çevresinde kadın sünnetinin yaygın olduğunu kaydediyor.

Kadın sünneti dünyada en çok Kuzey ve Orta Afrika, Pakistan’ın bazı bölgelerinde görülüyor. Bu uygulama Güney Kürdistan’da da oldukça yaygın. İslamla çok fazla bir ilgisi olmadığı ifade edilen kadın sünnetinin İslam öncesinde kabile geleneklerine dayandığı düşünülüyor.

Güney Kürdistan’da kadın sünnetinin özellikle dini bağlılıkları yüksek olan topluluklarda görülmesi nedeniyle Federe Kürdistan Hükümeti öncelikle din adamlarını devreye koyarak bu uygulamanın durdurulmasına çalışıyor. Hükümetin Sağlık Bakanı Tahir Hewrami geçtiğimiz sene bir açıklama yaparak din adamlarının kadın sünnetine karşı mücadelede etkin rol almasını istemiş ve insanların bu şekilde bu uygulamaya karşı bilinçleneceklerini kaydetmişti.

WADI’nin verdiği bilgilere göre Güney Kürdistan’da Kerkük ve çevresinde yaşayan kadınların yüzde 40’ı sünnet edilmiş. Kerkük çevresindeki Kürt kadınları söz konusu olduğunda bu oran yüzde 65,4’e çıkıyor. Araplarda kadınlarda sünnet oranı yüzde 25,7 iken Türkmen kadınlarında ise bu oran yüzde 12,3.

Kadın hakları savuncuları bu bilgileri kadınların kendi açıklamalarına göre derlediklerini ifade ederken gerçek oranların çok daha yüksek olabileceğini kaydediyor.

Yapılan araştırmalara göre kadın sünnetinde en temel etken anne ve büyükannelerden gelen baskı. Erkeklerin kadın sünneti konusunda belirleyici olma oranları ise oldukça düşük.

WADI’nin Kerkük’te yaptığı araştırmada Arap ve Türkmen ailelerinde de kadın sünnetinin görülmesinin konunun sadece Kürt toplumunda değil Ortadoğu’da genel olarak görülen bir uygulama olabileceğini gösteriyor.

Süleymaniye yakınlarındaki Pishder, WADI çalışanlarından Gola Ahmet Hama’ya göre kadınlar için bir cehennem. Pishder ve çevresindeki kadınların yüzde 95’i sünnet edilmiş. Bölgede sadece iki köyde sünnet uygulaması yok.

Pishder’de hemen hemen tüm evlilikler görücü usulüyle oluyor. 2012 yılının ilk üç ayında 5 “namus” cinayetinin işlendiği kasabada 8 kadın da intihara teşebbüs etti.

Federe Kürdistan Hükümeti geçtiğimiz sene kadın sünnetini tamamen yasakladı. Ancak Kerkük bölgesi henüz resmi olaran Kürdistan Hükümetine bağlı değil. Kerkük valisi Necmeddin Kerim kadın sünnetini yasaklamaya sempatiyle baktığını açıklasa da henüz bu konuda harekete geçilmiş değil.

Irak genelinde ise bu konuda henüz bir yasaklama söz konusu değil.

Wednesday, June 27, 2012

BM: DÜNYADA 42,5 MİLYON MÜLTECİ VAR


BM: DÜNYADA 42,5 MİLYON MÜLTECİ VAR
Kaçan kurtuluyor

BM Mülteciler Programı’nın 2011 raporuna göre en fazla mülteci Afganistan’da (2,7 milyon). Onu Irak (1,4 milyon) ve Somali (1,1 milyon) izliyor. 2011’de en çok mülteciye ev sahipliği yapan ülke Pakistan (1,7 milyon) olurken Pakistan’ı, Irak (yaklaşık 900 bin) ve Suriye (resmi rakamlara göre 750 bin) izledi.


Açlık, fakirlik, savaş ve doğal felaketler

Tüm bunlar, geçen yıl 4,3 milyon yeni insanın mültecilere eklenmesinin sebepleriydi. Rakam artmaya devam ediyor. Fotoğraftaki bu Myanmarlılar, ülkenin kuzeyinde isyancılarla hükümet güçleri arasındaki çatışmalardan Bangladeş’e kaçmak için ülkelerini terketmiş.

Devasa mülteci kampı

Kuzey Kenya’daki Dadaab mülteci kampı. Özellikle komşu Somali’nin güney bölgelerinden 500 bin kişi buraya sığındı. 2011’deki uzun süreli kuraklık ama özellikle İslamcı El Şebbab milisleriyle geçici Somali hükümeti arasındaki savaş bu insanları buraya getirdi.


Önce Afganlar şimdi Pakistanlılar

Son yıllarda iki milyondan fazla Afganlı, komşu Pakistan’a sığındı. Çoğu Jalozai gibi kamplarda yaşadı. Jalozai sadece Afganlara değil, kendi vatandaşlarına da ev sahipliği yapıyor. 60 binin üzerindeki Pakistanlı, Afganistan sınır bölgesindeki savaşta kurban olmamaları için buradaki çadır kentte barındırılıyor.

Mülteciyken mülteci oldular

Bu Bangladeşliler şanslarını göçmen işçi olarak Libya’da denemek için, sıkıntıdaki ülkelerini terk etmişti. Ama 2011 baharında Libya’da patlak veren iç savaş onları yine bir mülteci olarak Tunus’taki Ras Ajdir bölgesine sürükledi. Binlercesi hala orada yaşıyor ve Libya’daki geçim kaynakları ve evleri yerle bir oldu.

Umudun adası Lampedusa

Sürekli daha fazla Afrikalı, mülteci olarak İtalya’nın Akdeniz’deki adası Lampedusa’ya geliyor. Ağırlık olarak Tunus’tan olmak üzere daha iyi bir yaşam umuduyla 1500 ile 2000 euro karşılığında, tıka basa dolu teknelerde adaya ulaşmaya çalışıyorlar. Birçoğu yolculuk sırasında hayatını kaybederken, ulaşanlar da sahil güvenlik tarafından ülkelerine geri gönderiliyor.

Almanya en büyük 4. ülke

Almanya geçen yıl ülkeye yaklaşık 600 bin mülteci kabul etti. Bunlardan 50 bini sığınma başvurusunda bulundu. Fotoğrafta Chemnitz kentindeki göçmen bürosunun geçici konaklama merkezi önünde Kuzey Afrikalılar yer alıyor. Malta yardım örgütü tarafından sağlanan 500 yatakta mülteciler 3 aylık barınma imkanı buluyor. Almanya en çok mülteci kabul eden 4. ülke durumunda.

Gazze Şeridi’ndeki değişmez durum

Binlerce Filistinli, evleri İsrail buldozerleri, füzeleri ve tanklarınca yıkıldığı için başta Gazze Şeridi olmak üzere acil geçici barınma yerlerinde yaşıyor. Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin hesabına göre sayısı 26 milyonu bulan bu insanlar, dünyada yerlerinden olanların üçte ikisini oluşturuyor.

Mülteciler için daha fazla duyarlılık

Bu kadın İsrail’deki Afrikalı göçmenler sorunu için tek başına gösteri yapıyor. İsrail hükümeti, 1500 Güney Sudanlı ve iki bin Fildişili’yi ikamet izni olmadıkları gerekçesiyle sınırdışı etmeye başladı.
 ALINTI

MIRA LA GITANA MORA - GIPSY KINGS