Friday, June 22, 2012
Thursday, June 21, 2012
“Evlenince aşk mutlaka biter!”
Cemal Süreya: “Evlenince aşk mutlaka biter!”
Mutluluğun şiiri olmaz. Mutluluğun aşkı da olmaz. Olsa da adını başka türlü koyalım, mutluluk diyelim, karı-kocalık diyelim, dostluk diyelim. Ama aşk demeyelim.
Evlenince aşk mutlaka biter. Çünkü aşk, yanlı, ilkel bir duygudur. Sanki aşkta bir savaş hali vardır. Masallara bakın, ‘Gerdeğe girdiler ve evlendiler’ denir ve biter. Biter, çünkü aşkın anlatılacak şeyi kalmaz artık. Toplumun önüne biz beraberiz diye çıkmak, ister evlilik olsun, ister beraber yaşamak olsun, hiç fark etmez, aşk ölür.
Bir de aşkta rekabet vardır. Çoğunca rekabetten doğar aşk. Her an elinden kaçırabilecek gibiysen ona tutkun büyür. O sadece seninse, onun için de, senin için de, özellikle erkek için, aşk yavanlaşır. Evlilik ise toplumsal, kutsal bir kurumdur. Ve her kutsal kurumda olduğu gibi yalanları çok fazla. Başka dengeler yoksa, aşk bitince cinsellik de kalmaz…Bazen aşkın yansımaları kalsa bile, cinsellik biter.
Wednesday, June 20, 2012
Dünyayı sarsan gerçekler...
Hani duyda inanma diye bir söz var ya, işte bu öyle bir şey…
Bu bilgileri görünce, dünyayı hiç tanımadığımı anladım. Bu gerçekler karşısında, gelişmiş toplumların veya şöyle diyelim emperyalistlerin ne kadar acımasız olduklarını daha iyi anladım.
İşte dünyayı sarsan gerçekler:
*Dünya nüfusunun yüzde 70'i, bugüne dek hiç çevir sesi duymamış. Yani telefonları olmamış!
* McDonalds'ın altın kemerini tanıyanların sayısı, Hıristiyan tacını tanıyanlardan fazlaymış. Bu da normal! Amerikan emperyalizminin ulaştığı nokta ve pazarlama stratejileri gözler önünde…
* Her yıl 2 milyon genç kız ve kadın sünnet ediliyormuş. (Biliyorsunuz bizde erkekler sünnet ediliyor.)
* ABD, pornografiye yılda 10 milyar dolar harcıyormuş. Bizde en fazla porno sitelerine giren ülkeyiz.
* ABD, "haydut devlet" diye ilan ettiği 7 ülkeden 33 kat daha fazla askeri harcama yapıyormuş.
* Yeni Zelanda'dan İngiltere'ye uçakla getirilen bir tane kivi, atmosfere kendi ağırlığının 5 katı sera gazı salıyormuş.
* Sanayileşmiş ülkelerde insanlar, günde 6-7 kg katkı maddesi yiyormuş.
* Bir Japon kadını ortalama 84 yıl, bir Botswanalı kadın sadece 39 yıl yaşıyormuş.
* Dünyada 27 milyon köle varmış. Hani kölelik kalkmıştı?
* Her yıl 120 bin kadın veya genç kız, Batı Avrupa'ya satılıyormuş. Bu beyaz kadın ticareti mi, yoksa köle ticareti mi?
* Dünya nüfusunun beşte biri, günlük 1 dolarında altında gelirle yaşıyormuş.
* Hindistan'da 44 milyon çocuk işçi varmış. Aslında nüfus yoğunluğuna bakıldığında, bizde onlardan aşağı kalmayız. Hele hele 4+4+4 yasası hayata geçirildikten sonra, yakında Hindistan’ı geçeriz.
* Amerikalı 7 milyon kadın, 1 milyon erkek yeme bozukluğu çekiyormuş. Obezitenin nedeni anlaşılıyor!
* Amerikalıların üçte biri, uzaylıların geldiğine inanıyormuş. Bu rakam bizde daha fazla olabilir!
* Kenya'da bir ailenin gelirinin üçte biri rüşvete gidiyormuş. Bizde ne kadarı gidiyor acaba?
* Brezilya'daki Avon(reklamla uğraşan) kadınlarının sayısı, asker sayısından fazlaymış.
* Her gün dünya nüfusunun yedide biri, yani 800 milyon insan aç kalıyormuş. Dünyayı sömürenler utansın!
* 150'den fazla ülkede işkence varmış. Büyük ihtimalle bu ülkelerin içinde bizde varız!
* Dünyanın üçte biri savaş halindeymiş. Silah tüccarlarının neden zengin olduğu daha iyi anlaşılıyor!
* Sigara içenlerin yüzde 82'si gelişmekte olan ülkelerde yaşıyormuş. Sigarayı üretenlerin yüzde doksanı da gelişmiş ülkelerdir!
* Afrika'da 30 milyon kişi AIDS’miş.
* Silahlı çatışmaların dörtte biri, doğal kaynakları ele geçirmek için yaşanıyormuş. İşte Irak!..
* ABD'de her hafta ortalama 88 öğrenci sınıfa silah getiriyormuş. Örnek almamız gereken bir uygulama(!) Bunun eksikliğini duyuyor olmalıyız. Nede olsa biz küçük bir Amerika’yız!
* Dünyada en az 300 bin düşünce suçlusu varmış. Bizde bu rakama katkı veren ülkelerden biriyiz.
* Sıradan bir İngiliz, günde yaklaşık 300 defa kameraya yakalanıyormuş.
* Silahlı çatışmalarda 300 bin çocuk asker savaşıyormuş.
* İngiltere'de 2001 seçimlerinde 26 milyon kişi, Pop Idol'un ilk sezonunda 32 milyon kişi oy kullanmış
* Amerikalılar çöpe saatte 2.5 milyon plastik şişe atıyormuş. Yani her üç haftada bir Ay'a ulaşmaya yetecek uzunlukta şişe birikiyormuş.
* Yoksul aile çocuklarının psikolojik sorun yaşama ihtimali, zengin aile çocuklarına göre 3 kat daha fazlaymış.
* ABD'nin, BM'ye 1 milyar dolardan fazla borcu varmış. Bir savaşta BM’e açar, borcunu silah satarak öder(!)
* Rusya'da yılda 12 binin üzerinde kadın aile içi şiddet sonucunda hayatını kaybediyormuş. Demek ki üzüm üzüme bakarak kararır sözü gerçekmiş!
* İngiliz süpermarketleri, müşterileri hakkında hükümetten daha fazla bilgiye sahipmiş. Çocuğunu birahanede unutan bir başbakan’ın idare ettiği ülkeden farklı bir şeyler beklenebilir mi?
* 15 yaşındaki İngilizlerin yarısı uyuşturucu kullanıyor, dörtte biri sigara içiyormuş. Bebeği birahaneye götüren başbakan’a sahip oldukları için gurur duymalılar!
* Dünyadaki obez nüfusun üçte biri, gelişmekte olan ülkelerde yaşıyormuş. Zaten gerisi de ABD’de yaşıyor!
* ABD ve İngiltere, gelişmiş ülkeler arasında en yüksek erken hamilelik oranına sahipmiş.
* Çin'de 44 milyon kadın kayıpmış. Ucuz işgücü olarak, kayıt dışı çalıştırılıyor olmasın!
* 2002'de idamların yüzde 81'i ABD, Çin ve İran'da gerçekleşmiş.
* AB'deki her inek için verilen günlük 2.50 dolarlık sübvansiyon, Afrika'nın yüzde 75'inin günlük geçiminden daha fazlaymış.
* 70'in üzerindeki ülkede aynı cinsten iki kişinin ilişkisi yasak, 9'unda ise cezası ölümmüş!
* 1 yılda 13.2 milyon Amerikalı, estetik ameliyat yaptırmış.
* Dünyanın en çok kazanan sporcusu golfçu Tiger Woods, yılda 78 milyon dolar, yani saniyede 2.5 dolar kazanıyormuş. Golf’un neden zengin sporu olduğunu böylece anlamış olduk!
* Washington'daki lobi endüstrisinde 67 bin kişi, her seçilmiş kongre üyesi için 125 kişi çalışıyormuş.
* Motorlu araçlar dakikada 2 insanı öldürüyormuş. Biz buna ne kadar katkı yapıyoruz acaba?
* 1977'den bu yana ABD'deki kürtaj kliniklerinde 80 bin şiddet ve taciz vakası yaşanmış. Yasaklasalar bu kadar olmazdı(!)
* Dünyadaki yasadışı uyuşturucu pazarı 400 milyar dolamış.
* Amerikalı siyah erkeklerin hapse girme ihtimali, yüzde 33’müş.
* Petrol rezervleri 2040'da tükenebilirmiş. O zaman ABD kime saldıracak?
Görüldüğü gibi durum içler acısı. Yani dünya ölmüş de ağlayanı yok!
Tuesday, June 19, 2012
Direniş Kültürü - Hasan Hanefi
Özet
Arap ülkelerinin yöneticileri ve halklarında tahakkümlere ve direnişe karşı bir kayıtsızlık söz konusudur. Bu kayıtsızlığın emperyalistlere ve Siyonistlere karşı bir yenilmişlik duygusundan Batılı güçlerle girilen çıkar ilişkilerine, bir zamanlar devrimle yönetime gelenlerin bile kendi iktidarlarını korumak için halkı bastırmasından siyasi muhayyilenin zayıflığına, neoliberal dönüşümlerin halkı depolitize etmesinden farklı grupların birbiriyle çatışmasına kadar pek çok sebebi vardır. Halbuki bu coğrafyanın kültürünü şekillendiren İslam ilk geldiği günlerde insanların hayatında hürriyet, eşitlik ve adalet bağlamında bir devrim yaratmıştır. Ancak önce Muaviye ve daha sonra Emevilerle birlikte yönetenlere itaatin aşılandığı ve muhalefetin kötülendiği bir din anlayışı yaygınlık kazanmıştır. Modern dönemdeki ulusal direniş hareketleri ise İslam’ın devrimci yorumuna geri dönmek için umut vermektedirler.
الملخص
إن حكام العرب وشعوبهم لديهم لا مبالاة تجاه التسلط والمقاومة، وهذه اللا مبالاة أسبابها كثيرة منها: الانهزام النفسي أمام الأمبرياليين والصهاينة، والمصالح المشتركة مع القوى الغربية، قمع الشعوب من قبل الحكام الذين يريدون الحفاظ على سلطاتهم ولو كانوا قد وصلوا إليها من خلال الثورة، ضعف الذاكرة، وإبعاد التحولات اللبرالية الجديدة الشعوب من السياسة، وصراع الجماعات المختلفة. وأما الإسلام الذي يشكل ثقافة هذه الجغرافيا، فقد حقق ثورة في حياة الناس في أيامه الأولى من حيث الحرية والعدل والمساواة. ولكن في عهد معاوية أولا وفي عهد الأمويين من بعده انتشر مفهوم ديني يحث على طاعة الحكام ويعيب المعارضة. وأما حركات المقاومة الوطنية في العهد الحديث، فإنها تعطي أملا للرجوع إلى مفهوم الإسلام الانقلابي
Abstract
The Resistance Culture
There is negligence toward occupation and resistance among the rulers and societies in Arab world. There are many reasons for this negligence ranging from a feeling of being defeated against the imperialists and Zionists to the self-interested relations with the Western powers; from the fact that even those who came to power by a revolution suppress the society in order to maintain their rule to the weakness of political imagination; from depoliticization of the society by neoliberal transformations to the conflicts between different groups. Yet, in the early stages of Islam, which embodies the culture of this region, it led a revolution in the people’s lives in terms of freedom, equality and justice. However, firstly with Muaviye and later with the Umayyads, an interpretation of religion in which obedience to the governors is implanted and the opposition is denigrated had become widespread. The national resistance movements in modern times are anyhow giving hope for a return to the revolutionary interpretation of Islam.
Arap ülkelerinin yöneticileri ve halklarında tahakkümlere ve direnişe karşı bir kayıtsızlık söz konusudur. Bu kayıtsızlığın emperyalistlere ve Siyonistlere karşı bir yenilmişlik duygusundan Batılı güçlerle girilen çıkar ilişkilerine, bir zamanlar devrimle yönetime gelenlerin bile kendi iktidarlarını korumak için halkı bastırmasından siyasi muhayyilenin zayıflığına, neoliberal dönüşümlerin halkı depolitize etmesinden farklı grupların birbiriyle çatışmasına kadar pek çok sebebi vardır. Halbuki bu coğrafyanın kültürünü şekillendiren İslam ilk geldiği günlerde insanların hayatında hürriyet, eşitlik ve adalet bağlamında bir devrim yaratmıştır. Ancak önce Muaviye ve daha sonra Emevilerle birlikte yönetenlere itaatin aşılandığı ve muhalefetin kötülendiği bir din anlayışı yaygınlık kazanmıştır. Modern dönemdeki ulusal direniş hareketleri ise İslam’ın devrimci yorumuna geri dönmek için umut vermektedirler.
الملخص
إن حكام العرب وشعوبهم لديهم لا مبالاة تجاه التسلط والمقاومة، وهذه اللا مبالاة أسبابها كثيرة منها: الانهزام النفسي أمام الأمبرياليين والصهاينة، والمصالح المشتركة مع القوى الغربية، قمع الشعوب من قبل الحكام الذين يريدون الحفاظ على سلطاتهم ولو كانوا قد وصلوا إليها من خلال الثورة، ضعف الذاكرة، وإبعاد التحولات اللبرالية الجديدة الشعوب من السياسة، وصراع الجماعات المختلفة. وأما الإسلام الذي يشكل ثقافة هذه الجغرافيا، فقد حقق ثورة في حياة الناس في أيامه الأولى من حيث الحرية والعدل والمساواة. ولكن في عهد معاوية أولا وفي عهد الأمويين من بعده انتشر مفهوم ديني يحث على طاعة الحكام ويعيب المعارضة. وأما حركات المقاومة الوطنية في العهد الحديث، فإنها تعطي أملا للرجوع إلى مفهوم الإسلام الانقلابي
Abstract
The Resistance Culture
There is negligence toward occupation and resistance among the rulers and societies in Arab world. There are many reasons for this negligence ranging from a feeling of being defeated against the imperialists and Zionists to the self-interested relations with the Western powers; from the fact that even those who came to power by a revolution suppress the society in order to maintain their rule to the weakness of political imagination; from depoliticization of the society by neoliberal transformations to the conflicts between different groups. Yet, in the early stages of Islam, which embodies the culture of this region, it led a revolution in the people’s lives in terms of freedom, equality and justice. However, firstly with Muaviye and later with the Umayyads, an interpretation of religion in which obedience to the governors is implanted and the opposition is denigrated had become widespread. The national resistance movements in modern times are anyhow giving hope for a return to the revolutionary interpretation of Islam.
Sunday, June 17, 2012
Ali Mezarcıoğlu - Roman Çocuğuna
Kardeşim, ey Roman çocuğu. Sen kim olduğunu biliyor musun? Biliyor musun omuzlarındaki ağırlığı Romanlığın nereden gelir? Bilmiyorsan dinle kardeşim, dinle bu Roman çocuğunu.
Biz ki Balkan dağları gibi dik tutarız başımızı, gururumuz dik, ateşli ve büyüktür. Yine de gizleyemeyiz atalarımızdan bize miras kalan yoksulluğu. Gözlerimizde patlayan devasa güneşler bile yetmez 1000 yıllık hüznün ızdırabını anlatmaya. Bizim acılarımızı anlatacak sözcükler hiçbir dilde bulunmaz. Bizim acılarımız anlatılamaz! Acılarımızın tek şahidi hiçbir kitabın yazmadığı kayıp tarihidir Romanların...
Roman tarihi 1000 yıl öncesinin kadim Hindistan topraklarında başlar. Derken kana bulanır Hindistan. Savaş, istila.... Akıl almaz bir fırtına, bir dehşet dalgası koparır atalarımızı o uzak diyardan. Herşeyini ve hatta geçmişini kaybetmiş insanlar uzun bir yolculuğun sonunda Bizans namıyla anılan Doğu Roma'ya varırlar.
Hindistan'ın kayıp çocukları Bizans'ta kendileri gibi Çingene denilen başka insanlarla karşılaştılar. Onlarla aynı acıları aynı yoksulluğu paylaştılar, kaynaştılar, bir oldular. Böylece yeni bir kavim doğmuş oldu. Zamanla Bizans'ın hükmettiği Balkanların ve Batı Anadolu'nun her köşesine yayıldılar. Artık sadece kendilerinin bildiği ve sadece bu topraklarda konuşulan bir dilleri vardı. Dillerine Romanes kendilerine de Roman dediler.
İlk Romanların ne toprakları vardı, ne hayvan sürüleri. Ne de özgürce avlanabilecekleri uçsuz bucaksız ormanları. Sahip oldukları herşey ellerinden alınmış, çok uzaklarda kalmıştı. Tek sermayeleri elleriydi. Onlar da o ellerle demir işlediler, sepet ördüler, kalay yaptılar, çalgı çaldılar... Binbir hizmeti, binbir zanaatı, binbir güzelliği Balkanların ve Batı Anadolu'nun en ücra köşelerine kadar taşıdılar. Maharetli elleriyle insanlığa sundukları güzelliklerin karşılığı ise bitmek bilmeyen bir çaresizlik oldu. Kimi yerde köle yaptılar atalarımızı. İnsan pazarlarında sattılar. Her şey satılıktı bu pazarlarda. Onur da satılıktı. Vicdan da satılıktı. Kimi yerde ise devrin yegane ulaşım aracı olan ata binmeleri yasaklandı, eşek sırtında yolculuğa mahkum edildiler. Güçlükle edinebildikleri topraklar güç sahipleri tarafından ellerinden alındı. Şehirlerin, kasabaların ve köylerin en ücra noktalarında yaşamaya zorlandılar. Şehirler, kasabalar ve köyler büyüyüp atalarımızın yaşadığı uzak mahalleleri içine aldığında ise daha da uzaklara sürgün edildiler. Gözden ırak olan gönülden de ırak oldu. Ne yersiz yurtsuzluk bitti ne de yoksulluğun kupkuru ızdırabı...
Kardeşim, ey Roman çocuğu! İşte kalbinin en ıssız köşesinde sızlayan o derin yara böylesine acı bir geçmişin ürünüdür. Her Roman çocuğu kalbinde o yarayla doğar. O yarayla büyür, her Roman çocuğu büyürken kalbindeki yara da onunla beraber büyür. Bu yaranın tek tedavisi bilmektir. Sen artık biliyorsun. Sakın unutma! Bilmeyenleri bildir, onların da yarasına merhem ol. Bilenler bilmeyenlerden çok olduğu gün Romanların acıları dinecek, Romanların kayıp tarihi dile gelecektir.
Medya Roman Yayında

Romanların haber sitesi ve Roman iletişim kanalı Medya Roman yayında. Romanlarla ilgili haberlerin paylaşılacağı Medya Roman sitesi üzerinden Roman televizyonu Medyaroman TV de yayın yapacak. Tamamen gönüllü bir ekibin katkılarıyla hazırlanan Medya Roman sitesi Roman kültürünün her yönüyle tanıtılmasına ve Romanlarla ilgili yanlış inanış ve önyargıların aşılmasına aracılık edecek.
Medya Roman üzerinden yayınlanacak olan Medyaroman TV'de Roman düğünlerine, Romanlarla ilgili görüntülü haberlere, belgesellere ve Roman kültürünün çeşitli unsurlarını yansıtan nitelikli programlara yer verilecek. Medya Roman sitesini takip eden izleyicilerin sitede yer alan "Haber Yolla" formunu kullanarak haber gönderme şansları olduğu gibi dilerlerse siteye gönüllü olarak Medya Roman çalışmalarının bir parçası olabilecekler. İlk etapta Türkçe ve İngilizce olarak hazırlanacak olan Medya Roman sitesinin en kısa zamanda çeşitli dünya dillerinde yayınlanması amaçlanıyor.
Çingeneyiz.org ailesinin bir parçası olan Medya Roman sitesi Romanes konuşan veya ataları Romanes konuşmuş bireylerden oluşan Roman toplumunun sesi olmayı amaçlıyor. Hiçbir ticari kaygı gözetilmeksizin hazırlanan sitede yayınlanan tüm içerikler kaynak gösterilmek kaydıyla başka yerlerde kullanıma açık olacak. Sıkıntılarını, dertlerini, mutluluklarını ve kültürlerinin güzelliklerini başka yerlerde ortaya koyma imkanı bulamayan Romanlar, Medya Roman üzerinden seslerini dünyaya duyuracaklar.
Medya Roman'a girmek için tıklayın
Saturday, June 16, 2012
Bir Maskenin İtirafları Yukio Mişima
Bir Maskenin İtirafları
Yukio Mişima
Editörün Notu
Kawabata, Nobel'in kendisinden önce Mişima'ya verilmesi gerektiğini söyler. Onun için "dünya çapında olağanüstü bir yetenek, 300 yılda bir doğan dahîlerden biri. Benden çok yukarılarda" der. Mişima İkinci Dünya Savaşının kaotik ortamında geçen yarı-otobiyografik çarpıcı romanı "Bir Maskenin İtirafları" nda ölüm, şiddet, vahşet ve çarpık seks dürtüleri ile kanlı fanteziler içinde yalpalayan kitap kahramanının, sosyal baskılardan kendisini korumak amacıyla bir "maske" arkasına saklanmasını anlatır. Mişima'ya göre toplumun kendisi hastalıklıdır ve herkes sanki bir maskeli balodadır...
Japonya'nın en ünlü, en renkli ve üretken yazarı Yukio Mishima'nın en büyük fantezisi acılı, şiddet ve kan içeren ölümdü
Derleyen: AYŞE AKDENİZ
"Kadınlara kur yapmaktan hoşlanıyorum, fakat cinsel birleşmeyi bir kadınla yapmak ilgi alanım dışında". Bu sözler Yukio Mishima'ya ait. Dünya edebiyatı şaheserlerinden kabul edilen "Bir Maskenin İtirafları" adlı otobiografik romanında kendi eşcinselliğini yazan, uluslararası haklı bir üne sahip Japon yazar Yukio Mishima, ilk orgazmına Aziz Sebastian'ın resmine bakarken ulaştı. Bu resimde Aziz Sebastian, kuşatılmış ve fırlatılan oklarla yara bere içindedir. Yukio aynı dönemde bir sınıf arkadaşına âşık oldu. Bu aşk, hayatı boyunca süren üç fetişistliğe yol açtı. Erkek kolaltı kılı, ter ve beyaz eldiven.
Mishima, II. Dünya Savaşı sonrası Japonyasının en renkli, en verimli ve en üretken yazarı oldu. Savaş öncesi ve sonrası yazarların olduğu kadar sağcı ve solcu entelektüellerin saygısını da kazandı. Japonya'nın, "değişen duyguların etkisi altında modernizme adım atışını ve Batı ideallerinin ülkesi tarafından kalıcı kucaklanışı"nı saptayarak ne kendisinden önce ne de kendisinden sonra hiçbir romancının yapmadığını yaptı. Nobel ödüllü Kawabata Yusunari, Yukio Mishima için, "Sadece Japonya'da değil, dünya çapında olağanüstü bir yetenek, 300 yılda bir doğan dahîlerden biri. Benden çok yukarılarda" diyor.
Tokyo'da doğan Yukio'nun asıl adı Kimitake Hiraoka'dır. Eserlerinin temelinde, 'çağdaş hayatın tinsel beyhudeliğine zıt geleneksel Japon değerlerinin ayrışması' yatar. Kısa hayatına, 13 makale, 31'i tek perdelik 52 oyun, 143 kısa hikâye ve 20 roman sığdırdı. Samuray sınıfına has olan 'hara-kiri' yoluyla intihar ettiğinde ciddi bir üne ve büyük bir servete sahipti. Yazarlığının doruk noktasında ve sadece 45 yaşındaydı. Tüyler ürpertici ölümü hakkında yazılanlar, edebi başarısı hakkında yazılanlar kadar çoktur. Küçük bir bürokrat, Hitler ve Nazizm hayranı olan babasının kökleri, hem çiftçi hem aristokrat hem de Japonya'yı 250 yıl yöneten askerlere kadar uzanır. Babaannesinin kökleri ise samuraylara kadar. Babaannesi, Yukio'yu doğar doğmaz yanına aldı. İki katlı bir evde oğlu ve geliniyle birlikte yaşayan babaanne, Yukio'nun beslenme saatleri dışında annesinin alt kata inmesini yasakladı. Bu nedenle 12 yaşına kadar babaannesinin yanından ayrılmayan Yukio, yıllar sonra ölen (1939) babaannesinin etkisinde çok fazla kaldı.Karlı dağ, muammalı şeytan
Babaannesi, maziye yönelik hasret ve özlemlerini torununa aktardı. Ecdadı samurayların ruhlarına hakim olan disiplini, beden ve aklının tamamını kontrol etmeyi, mağrur ve kibirli olmayı ve bu yeteneklerle övünmeyi aşıladı. Bu etkileri Mishima'nın eserlerinde belirgin olarak görürüz. Fakat Yukio'nun kim olduğuyla bir türlü yetinememesi de muhtemelen bu nedenleydi. Yukio Mishima, 'ölüm' kavramına doğal sayılmayacak kadar yoğun bir ilgi duyan, parlak zekâlı, mecalsiz, fakat kan ve acıyla ilintili fantezileri olan bir gençti. Ergenlik çağında yazmaya başlayan Yukio'nun ilk romanı 13 yaşındayken okul gazetesinde basıldı. 1943 yılında Tokyo Üniversitesi'nin hukuk bölümüne girdi. Talebeyken kısa hikâyelerinden bir ilk koleksiyon yayımladı, hepsi bir hafta içinde satıldı. "The Forest in Full Bloom/Çiçek Açmış Orman" adlı ilk uzun hikâyesi öğretmeni Fumio Shimizu'nun desteğiyle Bungei Bunka dergisinde basıldığında 16 yaşındaydı. Bu eserin Tokyo'da 1944'de yani savaşın son yılında, kağıt kıtlığında kitap olarak basılması mucize sayıldı. Fakat dört bin adet olarak çıkan ilk baskı yine bir haftada satıldı.
Kendisine yazar olarak seçtiği isim "Mishima", Fuji Dağı'nın karlı tepelerinin izlendiği şehrin adıydı. "Yukio" ise kar demek. İlginç olan, Yukio'nun ismi Japonca olarak tamamı yazıldığında, "Ölümle lanetlenen muammalı şeytan" anlamına da geliyor. Kendisi de bunun ilginç bir tesadüf olduğunu söylüyor. "Bir Maskenin İtirafları" adlı otobiografik romanı ortaya çıkar çıkmaz Mishima enternasyonal bir isim oldu (1949). Eşcinsel ilişkiyi anlattığı eseriyle Japon halkını şaşırtmaktan ve Batılılaşmış bir hareketle etkilemiş olmaktan da bir keyif aldı.
Önce yazmak ve spor
Mishima'nın annesi Shizue, oğluna karşı kıskanç bir sevgili gibi davranıyordu. Yukio'nun da annesine karşı davranışları insanlarda şüphe uyandırıyor, dedikodulara sebep oluyordu. Eşcinsel olmasına karşın, annesinin ölümcül sanılan hastalığı sırasında Yukio'nun alelacele evlenmeye kalkmasının nedeni, annesine bakacak bir yardımcı gereksinimiydi muhtemelen. Annesine konulan teşhisin yanlış olduğu kısa bir süre sonra anlaşıldı, fakat bu bir şeyi değiştirmedi. Mishima'nın karısı Yoko, Japonya'nın en ünlü ressamlarından Nei Sugiyama'nın kızıydı. Yukio ile iki çocukları oldu.
Yukio evlenirken karısına iki şey söyledi. Birincisi, hayatındaki en önemli şeyin daima yazısı olacağı, ikincisi de spor çalışmalarına karışmaması. Sıkı bir disiplinle vücut çalışan Yukio'nun üst bedeni sporcu gibiydi, fakat bacakları cılızdı. Ayrıca karatede siyah kuşağın ikinci derecesine kadar yükseldi.
Yukio fanatik bir milliyetçiydi. 100 kişilik müridiyle küçük bir ordu kurdu. 1970 yılında Tokyo'da bir generali rehin almak için kalkıştığı eylemde, ordusundan dört kişinin intiharına sebep oldu. Balkondan attığı nutuğa karşılık avludaki askerler gülmeye başlayınca onuru kırıldı ve ecdadları samuraylar gibi hara- kiri ayiniyle karnını deşerek intihar etti. Yanında duran sadık müridlerinden biri, Yukio'ya ait 7. yy samuray kılıcını aldı, intihar eden yazarın kellesini uçurdu, arkadan da kendisi intihar etti.
İnsan eti yeme fantezisi
Yukio ergenlik çağındayken, yaralar içinde ölen güzel şövalyeler çizerdi. En sevdiği resim olan "Jan Dark"ın bir kadın olduğunu öğrendiği zaman erkek kıyafeti giyen kadınlardan nefret etti. Marquis de Sade gibi, ölüm ve insan eti yeme fantezileri kurarak çok sık mastürbasyon yapıyordu. Biraz daha büyüdükten sonra kadınlarla ilgilenmeye karar verdi. Hukuk okuduğu dönemde Sonoko isminde bir kadınla kısa bir beraberlik yaşadı, ancak kadın bir başkası ile evlenince Yukio hayatında ilk ve son olarak sarhoş oldu. Bir süre sonra, "İtiraflar" eserinin getirdiği ünle cesurlaşınca arkadaşlarını Tokyo'nun 'gey' kafelerinde eğlendirdi. Onların aralarında en favori arkadaşları külhanbeyi olanlardı. 1952 yılında New York'a yaptığı bir seyahatinde ideal erkeği bulmak için bar bar dolaştı. New York sonrası Rio'ya gitti. Öğleden sonraları parklarda dolaşıp genç delikanlılarla arkadaşlık kurarak onları kaldığı otele davet etti. O gençlerle nasıl konuştuğunu soran bir arkadaşına eşcinsel dünyada ortak bir lisana gerek olmadığını anlattı. Bu sohbet sırasında arkadaşına, kadınlarla flört etmekten hoşlandığını ancak işin cinsel ilişki kısmıyla ilgilenmediğini de açıkladı. Aynı arkadaşını geç saatlerde aradı, otel odasına gelen bir Japon kadının onu baştan çıkarmaya çalıştığını, hemen gelip onu bu kadının elinden kurtarmasını istedi. Buradan da Fransa'ya gitti.
Paris'te besteci Toshiro Mayuzumi ile çok iyi dost oldular. Yeni arkadaşına kendisini kulamparaların gittiği bir bara götürmesini istedi. Ancak bara geldikten sonra Mayuzumi Fransızca konuşup oğlanları kendi amacına göre yönlendirdiği için ona küfredip durdu.
Birini öldürmek ihtiyacı duyuyorum
Mishima'nın dış görüntüsü birçok kadın için iticiydi. Çok cılız bacaklarının üstünde, kasları fazlaca geliştirilmiş geniş bir bedeni vardı. Boyu 1.60 kadardı. Bir Japon dergisinde yapılan ankete göre ünlü yazar ile evlenmektense kendilerini öldürmeyi tercih edeceklerini söyleyen Japon kadın okuyucu oranı yüzde 50 idi.
Yukio Mishima'nın en büyük fantezisi acılarla şiddet ve kan içeren ölümdü. Onu tanıyan hemen herkes şu sözleri mutlaka duymuştu: "Mastürbasyonun nihai formatı seppukadır (hara-kiri)".
Nitekim, büyük yazar, "hara-kiri" yaptı. Yukio ile beraber intihar eden 25 yaşındaki genç Masakatsu Marito'ya herkes Yukio'nun nişanlısı gözüyle bakıyordu. Yukio gibi ölüme karşı olağandışı bir ilgi duyan Marito, hayatını Mishima'ya adamıştı. Mishima'nın, "Birini öldürmek ihtiyacını hissediyorum, kan görmek istiyorum" dediği biliniyor. Yukio Mishima, 1949'da yazdığı "Bir Maskenin İtirafları" edebiyat tarihinin en büyük eserlerinden biridir. Bunu takiben, 1950 ile 1964 yılları arasında verdiği eserlerin her biri olağanüstüdür. "Aşka Susamak", "Yasak Renkler", "Denizini Kaybeden Denizci", "İpek ve Sezgi", "Şölenden Sonra", "Dalgaların Sesi" ve ticari anlamda en başarılı eseri "Altın Tapınak".
1964 ile 1970 yılları arasında "Doğurgan Deniz" adı altında topladığı dört roman yazdı. Bu dört roman Mishima'nın başyapıtları kabul edilir. 1912-1970 yılları arası Japon yaşamını harikulade anlatır. 25 Kasım 1970'de,
"Doğurgan Deniz" romanlarının sonuncusunu bitirdiği gün, Başbakan'ı istifaya zorlamak için, yukarıda anlattığımız generali rehin alma eylemine girişti. Sonuçta da intihar etti.
Thursday, June 14, 2012
Wednesday, June 13, 2012
Savaşa Karşı Feminist Yaklaşımlar
Barış İçin Feminist Yaklaşım
Mayıs ayının son haftasında İstanbul Amargi tarafından Sınır Ötesi Feminist Buluşmalar başlığıyla, farklı coğrafyalarda yaşayan kadınların çatışma ve barış deneyimlerinin paylaşılmasına imkân sağlamak, ortak barışçıl feminist politikalar üzerine bir arada düşünebilmek ve bu alanda atılacak adımları planlanlamak amacıyla bir buluşma gerçekleştirildi.
Hikâyenin Kadın Hali’nde bu buluşmayı konuşmak üzere Suzan Karaibrahimoğlu ve Dilşah Şaylan konuk oldular.
Hindistan, Tunus, Lübnan, İsrail, Filistin, Irak, Irak Kürdistanı , Libya , Kıbrıs, Ermenistan ve Türkiye'den katılımcılarla yapılan buluşmada anti-militarizm, çatışma ve şiddet kültürü gibi konulara odaklanıldı. Buluşmaya Kıbrıs'ı temsilen Feminist Atölye (FEMA) ve Sınırı Aşan Eller (Hand Across The Divide, HAD) katıldı.
Daha önceki hafta da Sabancı Üniversitesi tarafından düzenlenen Savaş, Hafıza ve Toplumsal Cinsiyet başlıklı konferans için İstanbul’da bulunan ve çatışma bölgelerinde kadınların barış sürecine katkıları üzerine çalışan feminist araştırmacı ve yazar Cynthia Cockburn de buluşmada “Savaşa Karşı Feminist Yaklaşımlar” başlıklı panele katıldı. Buluşmaya sosyolog, araştırmacı ve yazar Pınar Selek de bir video kaydı ile katıldı.
Esmeray ile Cadının Bohçası Üzerine
Esmeray ile Cadının Bohçası Üzerine
Söyleşiyi Yapan: Esra Aşan, Pınar Gümüş / Kasım 2007
"Kadına Yönelik Şiddete Son" dediğimiz 25 Kasım Haftası'nda Boğaziçi Üniversitesi'nde çeşitli kadın etkinlikleri düzenlendi. Boğaziçi Üniversitesi Kadın Araştırmaları Kulübü (BÜKAK) tarafından organize edilen etkinlerden biri de Esmeray'ın "Cadının Bohçası" adlı stand-up gösterisinin sahnelenmesiydi. Feminist Kadın Çevresi'nden kadınlar olarak çeşitli kadın eylem ve etkinliklerinde birlikte çalışmalar yürüttüğümüz Esmeray'ın, bu gösterisinin organizasyona katkı sunduk. Gösteri öncesinde Esmeray ile geçmiş tiyatro çalışmaları, Cadının Bohçası süreci, gösterinin hedefleri üzerine söyleşi yaptık.
Tiyatroyla ilk olarak ne zaman ilgilenmeye başladın?
Çocukluktan beri tiyatroya ilgim vardı. Köyde insanlar tiyatro oyununun ne olduğunu bilmezken ben garip bir şekilde biliyordum. Tiyatroyla ilgili yazılar okuyor, televizyonda tiyatro ile ilgili programları takip ediyordum. Ama orada tiyatro kötü algılanıyordu. Bir keresinde bir düğünde, bir kız çocuğu göbek atarak oynamıştı. Babam aşırı derecede tepki göstermişti. “Burası tiyatro salonu mu!” demişti. Köyün içinde tiyatroya ilgi duyan biri olması garipti. Tiyatro oyunlarını hiç izlememiştim. Kimse götürmemişti beni ya da para bulamamıştım. Ama sanki bütün oyunları izlemiş gibi de bir doymuşluğum vardı. Sanki çok fazla oyun izlemişim, çok şey biliyorum gibi bir birikimim vardı.
İlk tiyatro deneyimim 96 yılında oldu. O yıllarda bizim sokak sanatçıları atölyemiz vardı. Atölye 95 yılında, Habitat döneminde kurulmuştu. Ben bu çalışmalara atölye kurulduktan sonra dahil oldum. Atölyede tiyatro yapmak üzerine konuşuyorduk. Akademi İstanbul’da öğrenci olan Elif “Ben size yardımcı olurum” dedi. “Birlikte oyunculuk üzerine çalışırız; tiyatronun hem teorisini hem de pratiğini birlikte yaparız.” Biz de başladık çalışmaya. Biz sokak çocuklarıyız; travestiler, lezbiyenler, eşcinseller de var aramızda. Bizde bir sokak kültürü var, “o zaman sokak tiyatrosu yapalım” dedik. Çok zordu sokak tiyatrosu yapmak; Elif’in de sokak tiyatrosu üzerine çok fazla deneyimi yoktu. Sokak tiyatrosu ile ilgilenen arkadaşları bazen çağırıyorduk. Oyunculuk üzerine bize yardım ediyorlar, danışmanlık yapıyorlardı. O dönem Ankara’da sokak tiyatrosu üzerine çalışan bir grup vardı. Onların da desteği olmuştu. Oyunculuktan daha çok, beden dili oluşturmakta zorlanıyorduk.
İki tane oyun çıkarmıştık; o oyunlar çok güzeldi. Özellikle ikinci oyun harikaydı. Oyunculuk anlamında değil ama harikaydı. O dönem Karanfilköy’ü yıkmak istiyorlardı. Karanfilköy halkı yıkımlara karşı çok örgütlü. Her sene yıkımlarla ilgili etkinlikler düzenleniyor. 96 yazında bir etkinlik olacaktı. Biz etkinlikten önce Karanfilköy’e gittik. Orada insanların ne yaşadığını, sorunlarını sorduk. Giden arkadaşlar onların hikâyelerini dinledi, notlar aldı. Biz de bu çalışma üzerinden doğaçlama bir oyun çıkardık. Karanfilköy’e gittik ve birden karşılarında travestileri gördüler. Biz 5-6 travestiydik. Tepki gösteremiyorlar. Örgütlüler ve biz onlarla dayanışmaya gitmişiz ama, muhatap da olmak istemiyorlar. Kadınların yanına gidiyoruz; bizden kaçıyorlar. Sonra oyunu oynadık. Oyunda karanfiller üretiyor, ürettiğimiz karanfili seyirciye doğru atıyorduk. Bunu görünce orada bir çığlık koptu. Hoşlarına gitti. Bize önyargıyla bakan o kadınlar bu sefer bizi bırakmıyorlar. Bize akşama kadar yemek yedirdiler. Çok güzel bir ortam oluşmuştu. Sanatın ve üretimin gücüyle oradaki önyargılar birden kırıldı. “Aslında biz sizi çok seviyoruz” demeye başladılar. Sanki günah çıkarır gibi...
Atölyenin başka tiyatro çalışmaları oldu mu?
Atölye içinde Dario Fo, France Rame oyunlarından biri olan Tecavüz’ü de oynamıştık. Bunun iki versiyonu olmuştu: Birinde, ben önde olayı anlatırken arkadaki oyuncular doğaçlamalar yapıyorlardı.İkincisinde, ben tek başıma oynadım. Sahneye erkek olarak, yani erkek kıyafetleri ile çıkıyordum. Kafamda şapka vardı, yüzümü de hafifçe kapatıyordu. Tecavüz hikâyesini anlatıyordum. Anlatının belli yerlerinde üzerimdeki kıyafetlerin bir bölümünü çıkarıp atıyordum, en altta kadın giysileri ile kalıncaya kadar. En sonunda şapkayı çıkarıp saçımı dağıtıyordum. Ayakkabımın içinden çıkardığım ruju sürüp, uzun saçlarım, makyajım ve mini eteğimle, kadın görüntüsünde oyunu bitiriyordum.
Bugünden baktığımda bu oyunun çıkış sürecini sorunlu buluyorum. Bu oyunu oynadığım dönemlerde kendimi feminist olarak tanımlamıyordum. Mesela oyun sürecinde erkeklerle çalışmıştım. Bugünkü bilincim olsaydı asla böyle bir oyunu erkeklerle çalışmazdım. Bu oyunu feminist olduğum için seçmemiştim. Oyundaki konunun kendi hayatıma yakınlığı bir nedendi. Ayrıca tek kişilik oyunu becerebilir miyim diye merak etmiştim.
Bu, fazla sahnelediğimiz bir çalışma olmadı. 97 yılının 8 Mart haftasında, Baro’nun Staj Eğitim Merkezi’nde bağımsız feminist kadınlar söyleşi, yemek gibi etkinlikler düzenlemişlerdi. Tecavüz oyununun sahnelenmesi de bu etkinliklerden biriydi. Bu oyun sadece kadınlara açıktı. Genelde feminist kadınlar oyunu izlemeye gelmişlerdi. 300 kişilik kadın seyirciye bu oyunu sergilemiştim. O oyundan sonra bir daha böyle oyunlar oynamayacağım diye kendi kendime söz vermiştim.
Bu kararı almanın nedeni neydi?
Oyun sonunda neredeyse bütün kadınlar ağlamıştı. Bu, beni çok kötü etkilemişti. Tecavüz oyununda bazı değişiklikler yapmış; kendi durumum, yaşadıklarımla paralellikler kurmuştum.
Oyun üzerine çalışırken tiyatrocu arkadaşlarıma birkaç yerde, sözlerde değişiklik yapmak istediğimi söylemiş, bunun etik olup olmayacağını sormuştum. Oyunda tecavüze maruz kalan bir kadındı; ben, tecavüze maruz kalanı bir transseksüel olarak yorumladım. Oyunda geçen “Kıpırda orospu!” gibi repliklerin yanına “Kıpırda ibne” gibi replikler ekledim. Oyundaki duruma benzer bir olay benim başımdan geçmişti. Oyunda aslında ben kendimi, kendi yaşadıklarımı anlatıyordum. Kendimi fazlasıyla kaptırmıştım. Seyirci de bunu anlamış olmalı ki oyun sonunda neredeyse herkes ağlıyordu. Sonrasında bu oyunu bir daha oynamadım. Oyunculuk anlamında da sorunlar vardı. Üzerinde çok fazla çalıştığımız bir oyun olsa da eksikleri çok fazlaydı.
Atölyemizin başına gelenler malum. Atölye çalışmaları 98 yılında sona erdi.
Subscribe to:
Posts (Atom)







.jpeg)