Tuesday, September 15, 2015

PROTEST THE RALLY

    Earlier today, Donald Trump, Ted Cruz and Sarah Palin held a rally on the west lawn of the Capitol in support of war and against the Iran deal. I don’t remember the last time I heard the words “God,” “Jesus,” and “war” so often and in such close proximity to one another.
    Code Pink was there to protest this rally of stupidity, bigotry and hate with their usual blend of positivity, facts, historical knowledge and pink clothing. Also present were Veterans for Peace, IVAW (Iraq Veterans Against War) and Neturei Karta, an Orthodox Jewish organization that is against war and the State of Israel. I’m not sure where I stand on this group but I was happy, at least, to see so many turn out in support of the Iran deal.
    Despite the heat, activists in pink, black and everything in between, stood their ground in what I would like to call the Peace Line, across from the west Capitol lawn but within earshot of the rally-goers. Medea Benjamin and Tighe Barry lead chants of “No War” “Peace with Iran” and others. Neturei Karta joined in as well, and sang and chanted in Hebrew. Several rally-goers shot out obscenities as they passed by, presumably because they can’t think of anything intelligent to say. Code Pink activists and others handled it with grace – I could certainly learn a few things from their calm and composure in these situations.
    Please feel free to share images with credit to Eleanor Goldfield/Art Killing Apathy

    Friday, September 11, 2015

    Efsanevi yazar Galeano: Ben elinden hiçbir şey gelmeyen beceriksizin biriyim


    Banu Acun ve Canan Kaya’nın Latin Amerika’nın Kesik Damarları ve Gölgede ve Güneşte Futbol’un yazarı Eduardo Galeano ile yaptıkları söyleşiden satırbaşları:
    Bacaktan çok tekerleklerimiz var
    Büyük, modern şehirlerde otomobillerin diktatörlüğünde dayatılan yaşam tarzı hoşuma gitmiyor. Biz insanlar yürümeyi unutuyoruz. Bacaklarımız var ama her seferinde onları daha az kullanıyoruz. Gerçekte bacaktan daha çok tekerleklerimiz var. Tamamen motorize olmuş durumdayız. Üstelik ben yürürken sözcükler de içimde yürüyor. Yani ben yürürken yazıyorum, hikâyeler ben yürüdükçe içimde yürüyen sözcüklerle büyüyor.
    Ben hayata benzeyen bir dille yazmak istiyorum. Yani his düşünce, aynı zamanda hem düşünenebilmek hem de hissedebilmek, kalbin ve mantığın birleştiği yerde hislerin ve düşüncelerin dünyasında. Zannediyorum ki bu dünyalarda sözcükler yürüyerek birleşir. En azından ben öyle hissediyorum. Sözcüklerle yürüyorum, sonra yazıyorum. Bir şekilde bu sözcükler bana doğru yürüyorlar.
    Bu yüzden her zaman şunu söylüyorum, kitaplar beni yazıyor, ben onlar için yazıyorum. İçimdeki kapının çalınma vaktine kadar yavaş yavaş, uysalca büyüyorlar. Dudaklarımın kapısını çalıyorlar, ellerimin kapısını çalıyorlar. Tık tık tık, dışarı çıkmak istiyorlar, daha fazla şeye ulaşmak istiyorlar.
    Beceriksizin biriyim
    Ben elinden hiçbir şey gelmeyen beceriksizin biriyim. Bu yüzden doğduğumdan beri hep şunu yapayım bunu yapayım diye çabaladım. İlk önce futbolcu olmak istedim ama bacaklarım istemedi. Yani Galeano değil, Lugano olmak isterdim… Sonra din adamı olmak istedim ama günahkâr beynim yüzünden onu da olamadım. Sonrasında ressam olmak istedim, bir dönem oyalandım. Ama her zaman söylemek istediklerimle söylediklerim, yani arzular ve gerçekler arasında büyük bir uçurum olduğunu hissediyordum. Bu yüzden çok zorla da olsa yazmaya başladım.
    Benim için yazmak çok meşakkatliydi. Şimdi yazmaktan keyif almama rağmen hâlâ benim için meşakkatli bir iş ve beni zorlamaya devam ediyor. Ama ilk yazma deneyimlerim bana pek keyif vermiyordu. Onun yerine hızlı gazetecilik yapmak daha çok hoşuma gidiyordu.
    Gazeteciliğe on dört yaşımda karikatürist olarak başladım. Daha sonra ilk makalelerimi yazmaya başladım. Ancak hiçbir zaman ciddi konular üstüne yazmıyordum, ayrıca hoşuma da gitmiyordu. Daha çok bir gazeteci gibi haber peşinde koşmayı seviyordum. Çok çok sonraları yazma keyfini hissetmeye başladım. Bu, hiçbir zaman beyaz bir sayfanın başına oturunca duyduğum paniği yatıştırdım anlamına gelmiyor tabii. Yazarken aynı paniği hâlâ hissediyorum.
    Bazen yazma isteği beni korkutuyor. Söylemek istediklerimi layık oldukları gibi anlatamayacağımdan korkuyorum. Çünkü gerçeklik ellerimden daha verimlidir. Benden çok daha fazla şey bilir. Bu yüzden çoğu sefer yazmak beni ürkütür. Ama korkuyu yendikten sonra aldığım keyif olağanüstüdür. Bir konu üstünde çalışırken fazla sözcükleri silmek, firari sözcükleri aramaya çıkmaksa uçsuz bucaksız bir keyiftir.
    Bazen yazdıklarımın söylemek istediklerime yeterince benzediğine inanma şansı yakalıyorum. Bu bana çok keyif veriyor. O zaman bana az çok iyi gelenleri yayımlıyorum. Üstelik tek yapmayı bildiğim şey de bu, yani yazmak. Bunun dışında hiçbir şey yapmayı bilmiyorum. Araba kullanamam, patlak bir ampulü değiştiremem, bozuk fişi onaramam, tamamen beceriksiz bir adamım.

    Yalnızca avcum kaşındığı zaman yazıyorum

    Deneyimlerim bana şunu gösterdi; beynim bunu yazmak gerekir dediğinde, ellerime emir verdiğim zaman ellerim bana itaat ediyor ama gönülsüzce; çıkan sonuç hiçbir zaman inandırıcı olmuyor. Ellerim yalnızca kendi canı istediği zaman coşku ve heyecanla yazıyor, verilen emir üstüne değil. Ellerim kaşınınca yazıyorum.
    İçimdekiler bir şeye benzediği zaman onları yazma gereği duyuyorum. Yani ellerim yazmak istediği zaman, yazacaklarım beynimde olgunlaşmış oluyor. Bunun müzikle de ilgisi var. Sözcüklerin yalnızca bir anlamı değil, aynı zamanda sesleri de vardır. Bu sesler öteki seslerle birleşir ve bir melodi oluştururlar. Okurun kulağına ulaşan işte bu melodidir. Bununla birlikte, sözcükler bir de anlam ifade eder. Tarihi ifade ederler, idealleri ifade ederler vb. Müzik gibi birinci mevkide değer görürler. 
    Çevirmen, formasıyla bütünleşmeli
    Çevirilerde sözcüklerin orijinal müziği kayboluyor, ama yazının orijinal melodisine saygı gösteren, ona sadık kalan bir çevirmen, duyduğu müzikle birlikte yeni bir müzik yaratma durumundadır. Çevirmen, çeviri yaparken bir coautor, yani yardımcı yazar görevi görür. Böylece çeviri, yaratıcı bir sanat haline dönüşür. Bu da çok yorucu bir iştir. Tüm dünyadan çevirmenlere kölelik ücretleri ödendiğinden, çeviri nadiren sanata dönüşür. Yalnızca… futbol deyimiyle söylersek, çevirmen formasıyla bütünleşince, yani çevirmen çevirdiği metinle kendini özdeşleştirince, ancak o zaman ona az ya da çok ne ödeneceğini umarsamadan o yeni müziği yaratır. Çevirmenlik gerçekten de çok zor, çok nazik ve günümüz dünyasında çok haksız bir biçimde ücretlendirilen bir iştir.
    Türkiyeli okurla çok iyi bir bağ kurdum
    Neden bilmiyorum ama kitaplarımın bazı ülkelerde öteki ülkelere göre şansı daha yaver gitti. Bazen İspanyolcadan çok farklı yapısı olan dillerde, örneğin Türkiye gibi ülkelerde söylediğim yaşandı, ki Türkçe bizim dilimizden çok çok farklı bir dil. Ama, buna rağmen kitaplarım okurlarla çok iyi bağ kurdu, insanlara ulaştı. Bu durum bana gerçekten çok büyük mutluluk veriyor. Çünkü bana göre sınır diye bir şey yoktur. Yani gönlün haritasında sınırlar yoktur. Bir insan başka ülkelerde yaşayan, başka diller konuşan, değişik kültürden bir başkasıyla kendini yurttaş (kendini aynı ülkenin vatandaşı) hissedebilir. Aynı zamanda bir kişi “Ben onlarım, onlar da ben” diye de hissedebilir. Bu yol çok daha doğal. Bu düşünce biçimi hayatta kalmaya çok yardımcı olur, çünkü bu dünya komşuna güvenme şiarı üstüne inşa edilmiştir.
    Dünya korku diktatörlüğünün boyunduruğunda. Komşudan gelecek tehdite karşı eğitiliyoruz. Komşun seni kaçırabilir, tecavüz edebilir, yalan söyler, işini elinden alır, eşini elinden alır, kim bilir daha nelerini elinden alır. Ötekilere dikkat et! Yanına oturan adam bir terörist olabilir. Şu gülen kadın sana bulaşıcı bir hastalık bulaştırabilir. Korku ülkesinde yaşamaya eğitilmişiz. Bu yüzden kardeş, kız kardeş, sevgili gibi sözlere çok değer veriyorum.
    Dünyanın vicdanı olmak istemem
    Ben dünyanın vicdanı olmak istemem. Ama elbette ki dünyanın, hayatın açıklanmasında, anlamlandırılmasında yardımcı olma yeteneğine sahip olmayı isterdim. Ne anlamda derseniz, bana göre insanlığın gökkuşağı, gökyüzünün gökkuşağından çok daha fazla renge sahip. Yani hayran olduğumuz, güneş ve yağmurun bir araya gelmesinden oluşan gökkuşağı, bizim, insancıkların dünya üstünde var olarak oluşturduğumuz gökkuşağından çok daha az güzelliğe sahiptir. Ama görünen o ki bizler bizzat kendi kendimizin körüyüz. Kendimizi görebilme yeteneğimiz yok. Çünkü insanlığın yarısını yok sayan maçizm yüzünden, ırkçılık yüzünden, militarizm yüzünden, elitizm yüzünden, bizi azaltan, yok sayan, küçülten, bir parçası olmak istediğimiz olası bütüncül güzelliğe ulaşmamızı engelleyen sakat bir bakış açımız var. Öyleyse gökkuşağının kurtarılmasının yolu bizim onu görmemizi engelleyenleri teşhir etmekten geçer. Yani kafeslerden nefret etmeden özgürlüğe sevdalanamam. Başka türlüsü ikiyüzlü, sahtekâr bir şey olurdu. Bu yüzden dünyanın güzelliklerini görmemizi engelleyenleri teşhir etmek için insanlığın kayıp anılarını (memorias perdidas – “insanlığın kayıp tarihi” de denebilir) kurtarmakta ısrar ediyorum.
    Kadınların kayıp anıları, tek suçu daha koyu bir renge sahip olmak olan insanların kayıp anıları, unutulmuş coğrafyaların kayıp anıları, söylemeye değer şeyleri olduğu için hatırlanmayı hak eden, unutulmuş, bugün bile terörist ilan edilerek diskalifiye edilmiş insanların kayıp anıları…
    ABD terörizm hakkında konuştuğunda onları asla ciddiye almıyorum. Kötü bir mizah duygusuyla yapılmış kötü bir şaka olduğunu düşünüyorum. Dördüncü sınıf bir mizah…
    Hepimizin bir başkasına söyleyecek, anlatacakları dinlenmeye, kutlanmaya en azından affedilmeye layık bir şeyleri vardır. En büyük sorun insanlığın büyük bir bölümünün ağzının kapalı olması, seslerinin duyulmamasıdır.
    Teknolojinin ve kitle iletişim araçlarının gösterdiği inanılmaz gelişmeye rağmen, baskın sesler dünyadaki var olan seslerin çokluğuyla kıyaslandığında çok küçük bir topluluğa aittir. Bu yüzden duyulmayan seslerin, bir şeyler söyleme yükümlüğü olan seslerin dinlenmeye daha layık olduğunu düşünüyorum. Geri kalan seslerin büyük bölümüyse sahibinin sesinin yankısından başka bir şey değildir. 
    Biz erkekler kadınlardan korkarız
    Kadınların dünyası biz erkekler için gizemli bir dünya. Bu gizem hem arzu hem de korku üretiyor.
    Zaten sahip olduğumuz, bize yeterince sorun yaratıyor. Freud penis hasetinden söz eder, ama ben, dediğim gibi onun varlığından şüpheliyim. Ama şu var, dünyanın hali hazırdaki durumunu gözler önüne seren öteki panik, yıllardan beri süregelen erkek egemenliği, maçist üstünlük tamamen korkunun eseridir, tıpkı diktatörlükler gibi korkudan doğar ve ondan beslenir. İşte bu yüzden biz erkekler kadınlardan korkarız!..

    Wednesday, September 9, 2015

    muhyiddin abdal / insan nedir şimdi bildim

     İNSAN NEDİR ŞİMDİ BİLDİM

    İnsan insan derler idi
    İnsan nedir şimdi bildim
    Can can deyu söylerlerdi
    Ben can nedir şimdi bildim
    Kendüzünde buldu bulan
    Bulmadı taşrada kalan
    Mü’minin kalbinde olan
    İman nedir şimdi bildim
    Takvâ ehlinin sattığı
    Mü’minlerin ok attığı
    Münkirlerin şekk ettiği
    Güman nedir şimdi bildim
    Bir kılı kırk yardıkları
    Birin köprü kurdukları
    Erenler gösterdikleri
    Erkân nedir şimdi bildim
    Sıfât ile zât olmuşum
    Kadr ile berât olmuşum
    Hak ile vuslat olmuşum
    Mihman nedir şimdi bildim
    Muhyeddin eder Hak kadir
    Görünür her şeyde hâzır
    Ayan nedir pinhan nedir
    Nişan nedir şimdi bildim 

    (fazıl say & burcu uyar-selva erdener-güvenç dağüstün-cem adrian / insan insan)

    Tuesday, August 4, 2015

    Zergele: “Burası Türkiye, İsrail değil” mi?

    Türk Silahlı Kuvvetleri’ne ait savaş uçaklarının Kandil’in Zergele köyüne düzenlediği saldırı sonucunda ona yakın sivilin öldüğü haberleri karşısında Dışişleri Bakanlığı bir açıklamada bulunmuş. Bakanlık, “PKK’nın lojistik ve koordinasyon amaçlarıyla kullandığı” bir kamp olduğunu iddia ettiği Zergele’ye yönelik gerçekleştirilen hava harekatı sırasında sivil kayıplar meydana geldiği yönündeki iddialar hakkında inceleme başlatıldığını açıklamış.
    Bakanlıktan yapılan açıklamada “Bahse konu Zergele terörist kampında sivillerin bulunmadığı, ancak üst düzey PKK’lıların harekat sırasında orada mevcut oldukları bilinmektedir. Öte yandan terör örgütünün sivilleri canlı kalkan olarak kullandığı da maalesef bir vakıadır” denilmiş.
    Bakanlığın ve (havuzlusu ve havuzsuzuyla) savaş medyasının Zergele’nin bir “terörist kampı” olduğu iddiasını, savaş propagandasına has bir “karartma” girişimi olarak şimdilik es geçelim. Bakanlığın açıklamasındaki son bölüm, yani “terör örgütünün sivilleri canlı kalkan olarak kullandığı” iddiası çok çok daha önemli.
    Askeri terminolojide “canlı” ya da “insan kalkanı”, sivillerin savaşan güçleri gizlemek ya da adı üstünde onlara “kalkan” oluşturmak için kullanılması anlamına geliyor. Askeri güçlerin sivillerin arkasına saklanması sonucunda diğer tarafın saldırmakta tereddüt edeceği varsayımından hareketle uygulanan bir yöntem bu.
    Aslında “insan kalkanı”, “gerilla karşıtı” askeri harekatlarda devletlerin sivil kayıpların sorumluluğunu üstlerinden atmak için sıklıkla ortaya attığı bir argüman. Bu argümanın en istikrarlı kullanıcısı ise İsrail’den başkası değil. Hani şu Erdoğan’ın Davos’ta paylayıp, “siz çocuk öldürmesini iyi bilirsiniz” dediği İsrailli yetkililer, Gazze ve Lübnan’a dönük saldırılarındaki sivil kayıpları, Hamas ya da Hizbullah’ın uyguladığını iddia ettiği “insan kalkanı” yöntemine yorarak def etmeye çalışıyor sıklıkla.
    Buna göre mesela Hamas, İsrail’e karşı ateşlediği füzeleri sivil yerleşimler, okul ya da hastanelerin yakınına yerleştirmekte ve bunun sonucunda da Hamas’ın askeri hedeflerine saldırmak “zorunda” olan İsrail ordusunun operasyonlarında sivil kayıplar artmaktadır. Yani İsrail’e göre kayıpların sorumlusu, oyunu kurallarına göre oynamayan Hamas’tır; İsrail Savunma Kuvvetleri’ne göre Hamas insan kalkanı kullanımında adeta “profesyonelleşmiştir”. Aynı yönde itham edilen Hizbullah da insan hayatını hiçe sayan “sinizmiyle” sivil kayıpların sorumlusudur.
    İşte Türkiye Dışişleri Bakanlığı, sorumlusu olduğu sivil kayıplara dair eleştirileri def etmek adına, Erdoğan’ın tabiriyle “çocuk öldürmeyi iyi bilen” İsrail yetkililerinin bu kabak tadı vermiş “canlı kalkan” argümanına başvuruyor. İsrail’in “iyi bildiği” bir yöntemle saldırıya uğrayanı, yani mağduru-bombalananı fail haline getirmeye çalışıyor.
    İsrail bir halkın bir bütün olarak terörist ilan edilmesi ve sivil-asker ayrımını berhava eden askeri yöntemler konusunda işgal edilmiş Filistin topraklarını bir “model” haline getirdi zaten. Erdoğan Türkiyesi “canlı kalkan” laflarıyla o “modeli” tepe tepe kullanma yolunda tam gaz ilerliyor. Ne de olsa böyle böyle “büyük Türkiye” oluyoruz işte.
    “Burası Türkiye, İsrail değil” mi diyordunuz?

    Tuesday, May 26, 2015

    Kimse Duymaz: Türkiye’de İnsan Ticareti Mağdurları Üzerine bir Araştırma, Elif Özer


     

    By sahizer samuk, 24 Ocak 2015

    Elif Özer’in tezini yansıttığı bu kitap belki de bir cumartesi sizi karamsarlığa sürükleyebilecek bir kitap. Fakat aslında Elif hiçbir melodramaya başvurmadan, çok profesyonel bir şekilde mülakatlarını yapmış (hepsi derinlemesine görüşme ve kimi zaman da birden fazla aynı kişiyle görüşmüş) ve bize başka hiçbir yerde elde edemeyeceğimiz bilgileri sunmuş. Bu sırada da isim belirtmemeye, eski Sovyet ülkelerinden gelen göçmenlerin kasabalarının adını vermemeye özen göstermiş. Eğer göç üzerine çalışıyorsanız ve Türkiye’ye göçü inceliyorsanız bu kitap kesinlikle okunması gerekenler arasında. Çünkü büyük bir emek ve açıkkalplilikle yazılmış. Duyarlılıkla araştırma yapılmış.
    İnsan ticaretinin tanımını yapmakta öncelikle fayda var. Burda insan ticaretinin Palermo Protokolü’ndeki tanımından çok Elif’in yaptığı özet tanımı bir alıntıyla kullanmak istiyorum:
    ‘İnsan ticareti, günümüzde artan şekilde tanınmaya başlamış, küreselleşme ve kapitalizmle yakından ilişkili bir insan hakları ihlalidir. İnsanların alınıp satılması, bir yerden başka bir yere götürülmesi, tehdit ve baskı ile istemedikleri işlerde çalışmaya zorlanmaları ve ‘gitmeleri’ne engel olunması gibi unsurlarlar tanımlanan insan ticareti suçu, günümüzde uluslararası örgütler ve devletlerin dış politika alanlarında genellikle ‘düzensiz göç’ ve ‘güvenliğe tehdit’ perspektifleriyle ele alınmaktadır.’
    Nataşalar diyerek kategorize edilmiş, yaftalanmış ve aşağılanmış kadınların hikayesi bu. İlk defa Savaş ve Barış’ı okuduğumda Nataşa’ nın ana karakterin adı olduğunu öğrendiğimde, bir hayli şaşırmıştım. Bu kadar güzel ve sık rastlanan ve aynı zamanda en ünlü klasiklerden birinin ana karakteri olan Nataşa’yı biz nasıl da kötü anlamlar içeren bir kelime haline getirmişiz diye düşündüm.
    Elif, kitabında mağduriyetin kökeninin sadece bir sebebe indirgenemeyeceğini, ki bu sebep genelde fakirlik olarak kestirilip atılır, göstermiş. Kültürel yapılarla (ataerkil toplum), neo-liberal devlet politikaları ile kısıtlayıcı göç politikalarının iç içe geçmişliğini bu yaptığı incelemeyle gözler önüne sermiş. Özbekistan ve Türkmenistan gibi ülkelerin geçirdiği dönüşümler sonucu göçün bir yaşam mücadelesi stratejisi olarak tercih edilişinden bahsetmiş. Bunu yaparken de bu insan ticareti ağların nasıl işlediğine dair hayal edemeyeceğiniz detayları vermiş.
    İnsan ticareti mağdur kadınların ‘kaçamıyor’ (kaçabilemiyorum, demişti mağdurlardan biri) oldukları bu ağların akrabalardan, pezevenkten, tacir ve otel görevlileri ile müşterilerden oluştuğunu, bir kadının hayatında başkalarına duyabileceği güven duygusundan eser bırakmayacağını apaçık görüyoruz kitabı okuyunca. İyileri yok mu var, yardım edenler yok mu, var fakat ilk etapta o kadar sıkı bir ağ ki kadına istemediği her şeyi kabul ettiren ve ona zamanla boyun eğdiren bir yapısı var bu düzenin. Bu kadınlar ailelerini arayıp da ne iş yaptıklarını anlatmaktan ve kasabalarında hor görülmekten korkuyorlar, bu nedenle de güvenli bir geri dönüş onlar için çok zor bir seçenek. Her ne kadar annesini arayıp (müşterilerin telefonlarından) durumlarını bildirseler de kaçmaları çok zor. Çünkü sıkı kontrol altındalar. Bir de sınırdışı edilme ihtimalleri var ki bu da bir daha göç edememek demek, onun yerine  daha prestijli bir işe geçmeye çalışıyorlar ama genelde bu kanallar kapalı oluyor. Kendi rızasıyla bu işe kısa sürede para kazanmak için girişen kadınlar zamanla borç altında bırakılıp mağdur hale getiriliyorlar.

    Biraz metoddan bahsedecek olursak, 20-32 yaş aralığında olan 13 kadınla derinlemesine görüşmeler yapmış (her birisiyle en az iki üç kez saatler süren görüşmeler). 2009 yılında toplam 9 ay içinde gerçekleştirmiş hepsini. Mağdurların 7’si Özbek, 4’ü Türkmenistanlı ve biri Kırgızistanlı biri de Moldovalı. Kimileri Türkiye’ye annesiyle getiriliyor sonra anne geri gönderiliyor ve ‘bebek bakıcılığı’ denilen işin aslında fuhuş olduğu ortaya çıkıyor. Kimileri ise bilerek geliyorlar ama bazı ülkelerden çıkış zorluğu yaşandığından, tacirlerden yardım alarak başka bir ülkeye götürülüp ordan uçağa bindiriliyorlar ve tüm bunların onlara borç olarak geri döndüğü söyleniyor kadınlara… Bu borcu öde, tamam özgürsün, deniyor. Ama ne borç bitiyor ne de para birikiyor. Zamanla evine dönmeye, bir uçak parasına razı gelen kadınlar  kaçmaya kalkışıyorlar, kimi girişimler başarılı olmuyor. Elif’in de dediği gibi fistanla evden çıkıp sonra kotla, kısa ve boyanmış saçlarla eve dönmek demek yine kategorize edilmek, dışlanmak ve suçlanmak demek.
    Elif Özer, İnsan Kaynağını Geliştirme Vakfı’nda çalıştığından 300 kadar mağdur ile karşılaştığını belirtiyor. İKGV ve IOM (Uluslararası Göç Örgütü) mağdrularla yardım edebilecek uzman personele ve bilgi birikimine sahip. Kolluk kuvvetlerine verilen eğitimler de cabası. IOM’de çalıştığım sırada feminist perspektife sahip olan Elif gibi bir sürü güçlü, yardımsever, emektar ve aynı zamanda bilgili sosyal hizmet uzmanıyla tanıştım. Bu yüzden de deneyimimin çok kıymetli olduğunu bu kitabı okuyunca bir daha anladım.
    Kitabın basıldığı zaman 2012’de, mağdurların yasal olarak 6 aylık korunma hakkı ve vize hakkı bulunmaktaydı ve bu onlara herhangi bir yerde çalışma hakkı tanımamaktaydı. Şu sırada Yabancılar ve Uluslararası Koruma Kanunu (Türkiye’nin bir göç ülkesi olduğunu gözler önüne seren ve 2013’te kabul edilen kanun) ile koruma süresi uzatıldı mı bilmiyorum. Fakat bu yasadan sonra hakların daha iyi kullanıldığını umut ediyorum.
    ‘Bütün erkeklerimiz Rusya’da, bütün kadınlarımız Dubai’de, Türkiye’de’ (mağdurlardan birisinin ifadesi). Paramparça olan bir ekonomik yapıda kültürel değerler daha baskıcı hale gelebiliyor, insanların işte o zaman göç etmekten başka çaresi olmuyor. Genç ve dinamik olanlar, çalışmak ve çocuklarına para göndermek için yola çıkıyorlar. Hayalleri kendi memleketlerinde bir ev almak ve sonra kendi ayakları üzerinde durarak çocuklarına iyi bir gelecek sağlamak.


    Kitap göçmenlerin hangi şartlarda Türkiye’ye geldiklerini veya getirildiklerini çok iyi açıklamış. Kimi ‘kısır’lıktan dolayı boşandırılmış, kiminin kocası vefat etmiş, kiminin kaynanası onu iş bulmaya zorlamış, kiminin eşi Moskova’da çalışıp sakatlanınca çalışamaz olmuş. Kimisi ise göç edip kasabaya para getiren, ev alan iyi örneklere bakarak ben de yapabilir miyim, diye düşünmüş. Bu kadınlar öyle ya da böyle çalışmak zorundalar, kendi ayakları üzerinde durmak zorundalar.
    Her ne kadar göç deneyimi bir fırsat olsa da insanı köleleştirebiliyor da. Yine de kadınların daha iyi şartları arayışı veya içinde bulunduğu kötü şartlardan kaçış için çabalaması bitmiyor. Dolayısıyla bu şekilde kendi hayatlarının öznesi sayılmaktalar başlarına ne gelirse gelsin. Elif feminist perspektifin içinde fuhuşa değişik yaklaşımları; İsveç’teki gibi fuhuşun talep edilmesinin suç olması mı yoksa yasallaşması (yabancı kadınlar için) daha mı iyi (çünkü böylece yeraltına itilmemiş oluyor, kadınların bazı haklara sahip olması kolaylaşıyor) buna dair değişik görüşler var. Kendisi burda net bir sonuca ulaşarak, bu daha iyidir, dememiş, kadınların hikayelerinden yola çıkarak ikisine de uyabilecek öğeler gördüğünü belirtmiş.
    Onun kitabı sayesinde kimsenin duymadıklarını duymuş ve görmüş olduk. Elbette kitapta gül bahçeleri yok, acılar var, çaresizlikler var ama kadınların Türkçeyi kısa sürede öğrenişi ve gözlemleri, hayatlarını anlatışları o kadar ilginç ki acılardan çok onların özne olmaya devam ettiğini hissediyorsunuz.
    Elbette Türkiye’ye batıdan gelen kadınla doğudan gelen kadına aynı gözle bakılmıyor, burda yine gelişmiş ülkelerden gelmenin nasıl bir statü farkı yarattığını ve bir yabancının yabancılık raddesini belirlediğini görüyorsunuz. Elif bunu çok güzel bir şekilde analiz etmiş.
    Dostum Elif’in bu çalışması belki bizi biraz karamsarlığa sürükleyebilir ama 170 sayfada nasıl bu kadar bilgiyi bir arada analitik bir biçimde bulmak inanılmaz bir nimet, özellikle de akademisyenler ve göç çalışanlar için. Ayrıca bu kitap kolluk kuvvetlerinin okuması gereken bir kitap. Önemli olan gerçeklere biraz daha yaklaşmak, bilgilenmek ve başkalarının acılarına bakarken insanları ‘Nataşa’ diye yargılarken bu oluşumların arkasında nasıl bir tarih, nasıl bir kültürel yapı yattığını görmek. Bilmek yanmakmış, Cahit Sıtkı Tarancı’nın söylediği gibi, ama bizi hafif ateşte kızartan bu kitap bir anda yakmayacak tam tersine daha da olgunlaştıracak diye düşünüyorum.
    Elif’in elini taşın altına elini sokup bu araştırmayı yapması ve sonra tezini yayınlaması çok çok emek isteyen bir şey, kendisi de bu gücü babasından aldığını söylüyor: ‘Bu kitabı yazma gücü ise babamdan geldi. Yaşadığı sürece yerdeki çiçekten gökteki kuşa ve insanlara iyiliği dokunmuş Zeki Özer’in kızı olmak dünyanın en büyük gururu. Hayatım boyunca tarifsiz en büyük desteğim ve destekçim olan biricik babamın sonsuz özlemiyle bu kitabı O’na ithaf ediyorum.’ (p. 12)
    Ayizi Yayınları’nın bastığı bu kitabı herkese ama herkese tavsiye ediyorum.

    Thursday, May 21, 2015

    Sevişerek kirlenen kadınlığımız: Akşener vakası

    "Bugünün dünyasına bakıldığında ’68’in non-konformist gençlik hareketlerinden, radikal feminizmin söylemlerinden, yeni solun özgürlükçü virtüözlüğünden geriye pek bir şey kalmamış görünmektedir. Daha özelde Türkiye’ye bakıldığında militanları Ertuğrul Özkök ya da Duygu Asena gibilerinden oluşan liberal girdiler bayatlamıştır. Solda mal bulmuş mağribi gibi kadın, cinsellik, psikoloji konularına sardıranların dönemi kapanmıştır."

    Sevişerek kirlenen kadınlığımız: Akşener vakası



    Ebru Pektaş - İleri Haber
    Namlı asena Meral Akşener’in ‘bir kadına yakışmayacak’ kasedi olduğu iddiasıyla birlikte seksli seçim atmosferine girmiş olduk. Akşener’in karanlık geçmişi, faşistliği, Çiller’le kanka oluşu gibi pek çok konu malumunuz. Beri yandan Akşener vakasında sosyal medyada ortaya saçılanlar en az Akşener kadar fena.
    Sosyal medyada ‘tertemiz bir kadına iftira’ söylemiyle bir kez daha kadınlığımıza sevişme ‘gölgesi’ düştü. Bilirsiniz, biz kadınlar sevişerek kirleniriz. Alına sürülen lekedir, temizlenmesi gereken bir kir, masumiyetin bitişi ve namus meselesidir.
    Ama burada konunun başka bir boyutu daha var. Gündelik siyasi söylemden yasalara uzanan geniş bir alanda, AKP iktidarı boyunca öne çıkan, belirginleşen bir çizgi. AKP bir yandan ‘makbul’ cinsel ilişki biçiminden yapılacak çocuk sayısına bir dizi öğütle cinselliği de içermek üzere özel alanı aşırı politize etmekte, diğer yandan siyaset alanına düzenli ‘pornografik içerik’ sokarak siyaseti pornografikleştirmekte. Kasetlerden bahsedilmekte, görüntüler sızdırılmakta, gitmez denilen liderler emekliye ayrılmakta, anasının dizinden tahrik olanlar, kucağına kız torununu alamayanlar iç dökmekte, belediyenin evlilik danışmanları erkekler için tekeşliliği uygun görmediğini açıklamakta…


    Tüm muhafazakar söylemine ‘rağmen’ nemfoman bir iktidar var karşımızda. Aslında otoriter-baskıcı rejimlerin ‘özel alan’ takıntısı kendi içinde tutarlıdır. Hatta özel hayatın ve cinselliğin otoriterlik dolayımları olarak böylesi kullanımları bize özgü de değil. Marquis de Sade’ın yazdığı bir öyküden sinemaya uyarlanan ve Pasolini’nin yönetmenliğini yaptığı Salo filmini izleyenler bilir. Filmde her türlü cinsel eylem baskıcılığın ve aslında özel olarak Hitler faşizminin metaforu olarak kullanılmaktadır. Ağır bir filmdir, izlemesi zordur, distopyadır. Yine de içinde doğulu bir tat niyetine camide grup seks ya da türbanlı gelinlerin üstüne işeme gibi sahneler yoktur.  
    İnsan sormadan edemiyor. Peki nedir bu cinsellik, hatta çoğunda pornografi ilgisi? Liberal ideolojinin uzunca bir süre toplumla kurduğu rezonansa, tüm o ‘özgürleşme’ söylemine rağmen cinsellik hala patolojik bir mevzu değil mi sizce de?
    En başta konu, kapitalizmin neo-liberal döneminin sosyal politikaları ile sağından soluna liberal ideolojinin çeşitli varyantları arasındaki ilişkiye değmektedir. Türkiye için özellikle geçerli olan kamusal yüklerden kurtulma, özel alanı cemaatleştirme, emek sürecini düşük ücret, esnek istihdam, yüksek işsizlik ile kıskaca alma modelinin, bu nesnellikle bağdaşmayan ‘birey olma’, psikolojiyi keşfetme, kimlikler, cinsellik patlaması, hazzın doruklarında tüketme gibi söylem ve olgularla sürdürülmesiydi.
    Buradaki ‘cinsellik patlaması’ yepyeni türde bir şeydi. T. Eagleton’un o muhteşem benzetmesiyle ‘artık seksi olan şey bizatihi seksin kendisiydi’. Her yıl yüzlerce porno film çekilen ‘70’lerin ortamından esasta farklıydı. İzbe sinema salonlarındaki ‘İsmet bu ne kısmet’ türü güldürü-pornosundan apayrı bir şeydi. Bu pornografikleşme “…medyanın, reklam ve eğlence sektörünün sağladığı dil sayesinde çok daha ’kültürlü’ bir nitelik kazanmıştı. Kendisini yasakla, gizlilikle, suçluluk duygusuyla ya da bütün bunları hafifletmesi beklenen bir komiklikle tanımlamış bir alt kültür olarak değil, kültürün kendisi olarak sunuyordu”*. Tüm toplumu iştaha getiren ‘gerçek seks’ vaadi şarkılardan türkülere, filmlere, dizilere hızla yayıldı. Çok yerinde nitelemeyle bu bir ‘kopma ayini’ydi**. Çok cin fikirli tarih, sanki işçi sınıfının devrimci enerjisini seks tanrısına kurban etme niyetindeydi.
    Çok uzun süre bu tablo örgütsüz ve apolitik bir toplum için mükemmel bir düzenek gibi görünmüştü. Ta ki AKP iktidarı züccaciye dükkanına giren fil misali bu sahte ve de sancılı düzeneği yerle bir edene kadar. Kuşkusuz AKP, içinde debelendiği kültür ve de atmosfer gereği cinsel olanın gücünü bilmekteydi. Siyasal alana pornografi taşıma ya da cinsel hayata siyaset enjekte etme merakı başka türlü açıklanamaz.
    Haziran Direnişi'yle birlikte gördüğümüz öfke, yukarıda bahsedilen modelin hayatla bağdaşmadığını, AKP’nin de buna bir alternatif sunamadığını ve hatta tersine yangına körükle gittiğini anlatmak ister gibiydi. İsyanın kişisel dilinden ‘birey olmuş’ toplumun yeni protesto biçimlerine, cinsel göndermelere, yeni hassasiyetlere pek çok konu yılların yatırımına inat hoppa ve de asi bir genç kız gibi karşımıza çıktı. Haziran Direnişi bir yönüyle yeni türde bir ‘kopma ayini’ydi.  Kızlı erkekli denilerek açıktan flört yasakları, alkol yasakları, ecdadımızı gıdıklayan dizi yasakları, ağacının gölgesinde sevişme ihtimalimiz olan orman yasakları diye uzayıp giden yasaklar ülkesinde bir kopma ayini.
    Tüm bu hengamede ‘cinsellik/ cinsel özgürlük’ konusu öyle ya da böyle tablonun bir parçası. O halde bir kez daha sormak gerekiyor. Nedir bu cinsellik meselesi? Ya da heveslisi için, yoksa iktidarlar buralarda mı kuruluyor?

    Kuşkusuz cinsellik ve iktidar arasında Foucault gibi bütünlük ve özne fikrine rahmet okutan bir yapısalcılık ilişkisi kurmak bizim konumuz değil. Akademinin fildişi kulelerinde yeterince meraklısı var.  Ne ki bugünün dünyasına bakıldığında ’68’in non-konformist gençlik hareketlerinden, radikal feminizmin söylemlerinden, yeni solun özgürlükçü virtüözlüğünden geriye pek bir şey kalmamış görünmektedir. Daha özelde Türkiye’ye bakıldığında militanları Ertuğrul Özkök ya da Duygu Asena gibilerinden oluşan liberal girdiler bayatlamıştır. Solda mal bulmuş mağribi gibi kadın, cinsellik, psikoloji konularına sardıranların dönemi kapanmıştır. Zamanında geleneksel solun meşru müdafaa hakkı ise bu hatta dönük en önemli girişimdi. Bugünse tüm bu meselelere, hele ki böylesine politize olmuşken daha müsterih bakma şansımız var. Örneğin her şey bir yana, Haziran Direnişi'yle birlikte görünürlüğü ve politizasyonu artan LGBTİ hareketi kimlik, gerici baskılar ve cinsel özgürlük gibi konuların esas taşıyıcısı olmuştur.
    Feminist hareketin de önemli konularından biri olarak cinselliğin Marksistlerin tümden ilgi alanının dışında kaldığı düşünülmemeli. Bizatihi Marx ve Engels’in yazdıkları, W. Reich’ın 40 bin üyeli Sex-Pol deneyimi, Zetkin’in  Kollantai’nin, Inessa Armand’ın yazıları güncellenmeye, tartışılmaya muhtaçtır. Bu da artık bir sonraki yazının konusu olsun.

      * Nurdan Gürbilek, Kötü Çocuk Türk, Metis yayınları s.22
     ** Can Dündar, Yıldızlar, Can yayınları, s. 14,
     **Bertell Olman, Diyalektik Soruşturmalar, Yordam kitap, s.153

    Wednesday, May 20, 2015

    Taşeron işçisinden mektup var

    Çapa Devlet Hastanesi’nde temizlik personeli olarak çalışırken kendisine logar temizlettirilen Zafer Açıkgöz’ün ölümünden birkaç gün önce yazmış olduğu yazı şöyle:
    Ben Nisan 2013’de İstanbul Tıp Fakültesi Acil Cerrahi ve Tramvatoloji Anabilim dalında poliklinikte müşahede odalarında temizlik personeli olarak çalışmaya başladım. Çalıştığım birimde hasta yoğunluğu çok fazlaydı, dolayısıyla da iş kazalarının yoğunluğu da fazla idi. İşe başlamadan sağlık raporlarımı tamamlayıp taşeron şirkete teslim etmiştim. Yapacağım İş ile ilgili herhangi bir eğitim almadım. Çalıştığım yerde tıbbi ve evrensel çöplerin toplanması ve atılması, paspasla zemin temizliği, hasta yataklarının temizlenmesi, dezenfeksiyonu, tuvalet temizliği ve cam temizliği gibi işleri yaptım.
    İşe girdikten yaklaşık bir ay sonra tıbbi atıkları torbalarını çöp kutularına boşaltırken elime enfekte enjektör iğnesi battı. Sonucunun ne olacağını bilmediğim için önemsemedim işime devam ettim. Çalışmaya devam ederken çok şiddetli yağmurun yağdığı 14.06.2013 Cuma günü Acil Travmatoloji binasında bir klasik yaşanmış, acil hastalara hizmet veren binanın kanalizasyon suları alt katta bulunan Çocuk Beslenme polikliniği ve Mikrobiyoloji laboratuarını basmıştı. Poliklinikte çalışanlar ve temizlik personelleri hasta dosyalarını kurtarmak için hiçbir güvenlik önlemi olmadan lağım sularının içinde saatlerce kaldık ve hasta dosyalarını kurtarmaya çalıştık.
    İSKİ tarafından yapılması gereken atık suların temizlenme ve tıkalı kanalların açılması işlemleri temizlik taşeron şirketin sorumlusu tarafından temizlik personellerinin tamamından istendi, içlerinden ben lağımın içine hiçbir güvenlik önlemi alınmadan içine sokulup tıkalı olan kısmın açılması işlemi yaptım. Lağım kapağını açar açmaz bütün lağım suları eline yüzüme püskürdü tüm vücudum ıslandı. Saatlerce ıslak kıyafetlerle kaldım.
    O gün eve gittiğimde çorba içtim ve tüm vücuduma uyuşma geldi. 4 – 5 gün boyunca her gün daha da ağırlaşan vücudundaki ağrılar ve kanlı ishal sebebiyle acil dâhiliyeye geldim. 21.06.2013 Cuma gününde Acil Dâhiliye’den yoğun bakıma alınmışım. Bu temizlik işlerini yapan diğer arkadaşlar mide bulantısı kusma ishal şikayeti ile bir kısmı acile başvurmuş, bir kısmı da hastalığı ayakta atlatmıştı. Bana akut hepatit tanısı konmuş. Karaciğerim iflas etmiş, nakil olmam gerekmiş, 26.06.2013 tarihinde de karaciğer nakli gerçekleştirilmiş.
    Yoğun bakımdan çıktıktan sonra tedavime ayakta devam edildi. İki ay sonra vücudum nakil yapılan organı kabul etmemiş Hastalığım o lağımdan bulaştı, bunu ben biliyorum. Ama şimdi tek isteğim iyileşmek. İkinci nakil başarılı geçsin, başka bir şey istemiyorum. Yaşarsam, malulen emekli olacakmışım. Şimdi bunları düşünemiyorum bile, sonum ne olacak, yaşayacak mıyım bilmiyorum ki! Taşeron İşçileri Dayanışma ve Yardımlaşma Derneği vasıtasıyla yürütülen dava süreci devam ediyor, hastane yetkilileri bizden daha yüksekler, daha üstünler; belki onlar kazanırlar. Ne karar çıkarsa saygı duyacağız, elden ne gelir ki!
    Karaciğer reddiyle ilgili baskılama tedavisi aldım ancak vücudu tedaviye cevap vermedi. Öldüm!
    Biliyorum arkadan iki gün ağlayıp üçüncü gün unutacaksınız. Hayatınıza hiçbir şey olmamış gibi devam edeceksiniz. Benden önce her sene iş kazasından ölen 1500 kişi gibi Soma’da ölen 301 işçi gibi…
    Şimdi diyorum ki iş ekmek buldum diye sevinirken gerekli güvenlik önlemlerinin alınmaması, gerekli eğitimin verilmemesi ve alt yapı eksikliklerin ötürü canımdan oldum. Artık hiçbir işçi bu sıkıntıları yaşamasın. Sizler aynı kurumda çalışmaya devam edeceksiniz. Yaşamak istiyorsanız, sevdiklerinizden mutlu bir yaşam sürmek, evlenmek çocuk sahibi olmak insan olmak istiyorsanız var olan şartların eğitimlerin tamamlanmasını isteyin. Çalışma Bakanlığı başta olmak üzere tüm sorumluların yasalarca cezalarının verilmesi en büyük dileğimdir. Ceza alsınlar ki kimse tekrar bu hataları yapmasın.
    Son olarak yaşamam için elinden geleni yapan Ilgın Hocaya, hemşirelere tüm personele mesai arkadaşlarıma ve TAŞİŞDER yönetimine teşekkür ederim.
    Emek.org.tr

    Tuesday, May 19, 2015

    The Most Stylish Homeless Man In Ukraine

    No one seems to know much about the mysterious Slavik. Although he doesn’t seem to have a place to call home, he has quite the collection of found and received clothes – enough for him to afford to change at least once a day. Dyachyshyn came across this peculiar 55-year-old a while ago by accident and took a photo of him. Later on, he started running into him regularly, paying him a dollar and taking a photo every time. This started evolving into an interesting relationship until the man mysteriously disappeared from the streets in January 2013.
    See Dyachyshyn’s thoughts on his one-of-a-kind model between the photos below.

    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-1
    Slavik is 55 years old. He is a homeless gypsy but not an ordinary one. His way of life is different from that of other homeless. He does not carry lots of bags, nor does he rummage in the trash cans,” writes Dyachyshyn, Slavik’s photographer and friend.
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-2
    He does not talk to other homeless and other gypsies don’t have business with him.
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-3
    Slavik almost never wears the same clothing which is very strange for a homeless man. Besides everyday’s outfit change (sometimes twice a day) he changes his hairdo and his beard regularly and shaves his armpits. How is this possible for a homeless? He has a hiding place and nobody knows about it. He keeps the secret of his home.
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-4
    Slavik roams the streets and asks for change but he is not annoying. He regularly drinks alcohol, mostly beer, but he is not an alcoholic. Slavik is the most fashionable homeless in world.
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-5
    All photos (over 100 different portraits) were taken during occasional meetings over two years,” Dyachyshyn told mymodernmet. “I could meet Slavik every day or every few weeks or months. Later he got used to me, then he sought me out knowing where I am, or if I had free time I went to places where we probably could come across each other. Otherwise, it was impossible to reach an agreement with him.
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-6
    Dyachyshyn qoutes Slavik: “The main thing is not to lose health, and it is essential that nobody ruins or interferes with a man’s internal peace.
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-7
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-8
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-9
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-10
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-11
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-12
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-13
    homeless-slavik-fashion-portrait-photography-yurko-dyachyshyn-14