Thursday, May 14, 2015

Birgün, Hrant ve Levon…



"yazarının çeşitli yayın organlarınca fazla “polemik” bulunduğu için basılmayan yazısını  hem polemik sevgimden hem de kıymetli bir yazı olması nedeniyle yazarı şafak şenteş’in izniyle blogda paylaşıyorum. iyi okumalar."
Hrant Dink cinayetinin 5. yılında, cinayet davasının ‘örgüt’ kapsamında değerlendirilmeden bir karar çıktığını gördük.  Fransız Parlamentosu’ndan da ‘Ermeni Soykırımı yoktur’ demenin Fransa topraklarında yargılamaya neden olacağı bir kanun geçti. Türkiye medyasında da Ocak ayı yoğun bir şekilde haber programlarında, köşe yazılarında ve tartışma programlarında bu konulara geniş bir yer ayırdı. Hrant Dink Davası kararından sonra bence en iyi zihin açıcı yazılardan biri Taner Akçam imzasıyla 23 Ocak 2012 tarihinde ‘Talat Paşa’nın İntikamı Alınmıştır‘ başlığıyla Taraf Gazetesi’nde yayımlandı [1].
Geçtiğimiz hafta CNNTürk’teki bir programda Nagehan AlçıEnver Aysever‘e daha önceleri Cemil Ertem tarafından açıklanan [2] Hrant’ın sağlığında Birgün Gazetesi’nde yazarken ‘Atın bu Ermeni’yi’ ifadesinin gazetenin yayın kurulu toplantısında dillendirildiği iddiasını gündeme getirdi [3]. Bunun üzerine L. Doğan Tılıç da 26 Ocak 2012 tarihli Birgün Gazetesi’ndeki köşesinde ‘Alçaklıkta Sınır Yok! başlığıyla bu iddialara karşı sert bir yazı kaleme aldı [4].
Atın bu Ermeni’yi iddialarını, Nagehan Alçı vb.lerinin görüşlerini, Birgün Gazetesi’nden verilen cevapları falan bir kenara bırakıp başka bir konuya dikkat çekmek istiyorum. ‘Zamanlaman çok manidar’ dememenizi isterim çünkü bu köşe yazısının varlığından geçen yıl haberim oldu. Nasıl farkettiğime gelince ‘Levon Ekmekçiyan‘ ismini Ermeni bir dostumdan öğrendim ve kim olduğunu araştırmak için google’a yazınca 3. sıradaBülent Forta‘nın 23 Mayıs 2005’te Birgün Gazetesi’nde yazdığı ‘Levon ve Ali Bülent‘ başlıklı köşe yazısına rastladım [5]. Yazı, şu tarihe geçebilecek meşhur ‘Ermeni Sempozyumu’nun düzenlendiği günlerde yazılmış. Burada Bülent Forta’nın niyetini sorgulama gayesini gütmeyeceğim. Gayet iyi niyetlerle kaleme almak istemiş olabilir fakat bu beni ilgilendirmez. Beni ilgilendiren kısmı yazının çıtasını oluşturduğu  12 Eylül Rejimi’nin idam ettiği Ülkücü Ali Bülent Okran (Piyangotepe Katliamcısı) ve ASALA militanı Levon Ekmekçiyan’ı (Esenboğa Eylemcisi) aynı kefeye koyarak bir değerlendirmede bulunması:”Levon, Esenboğa’da sadece Türk oldukları için 8 masum insanı katleden tetiği çeker miydi? Tatmin edilmemiş bir adalet duygusunun, tarihin derinliklerinden süzülüp gelen adaleti, masum insanların katledilmesine uzanır mıydı? Ali Bülent Okran, Ankara’nın Piyangotepe semtinde bir kahve tarama eylemine katılmış, bu nedenle de idam cezasına çarptırılmış bir MHP’liydi. Ankara’nın Piyangotepe semtinde 12 Eylül öncesinin en “rezil” katliamlarından biri yaşanmıştı. Ali Bülent Orkan’ın suç ortağı, kahve taramak amacıyla çalınan arabanın şoförünün kendisini ihbar etmemesi için ırzına geçmiş ve kahvede bulunan 7 masum insan otomatik silahlardan çıkan mermilerle katledilmişlerdi. Kimbilir onları bu canice eyleme sürükleyen duygu neydi? Belki onlara da bütün solcuların “Ermeni uşağı” olduğu; “Türk milliyetçiliği”nin “şehit”leri olmaları gerektiği anlatılmıştı çocuklukları boyunca. Irkçı-milliyetçi külliyatın, “vatan hainlerine” karşı milliyetçiliğin övgüsünü yapan kitaplarıyla yaşamışlardı ilk gençliklerini. Oysa Levon’a da, Ali Bülent’e de anlatılan tarih ortada duruyordu.”
Levon Ekmekçiyan gerçekten de Bülent Forta’nın aktardığı gibi Esenboğa’da sırf Türk olduğu için 8 masum sivili katleden gözü dönmüş bir cani miydi? Neyse tabii ki Forta’nın yazdıklarıyla yetinmedim ve araştırdım Levon’un kim, ‘Esenboğa Katliamı’ dediği olayın ne olduğunu. Geçen yıl bu araştırmaları yaparken, siyasal düşüncelerinden dolayı Erivan’da cezaevinde olan bir yazar Sarkis Hatspanian‘ın 29 Ocak 2011 tarihinde yazdığı ‘Unutulan Adam’ başlıklı mektubuna rastladım [6]. İyiki de rastlamışım. Bu mektubunda Hatspanian, Türkiye sol cenahından Hayri Argav‘ın yazdığı “O ŞAFAĞIN ATLILARI – 12 Eylül İdamları” isimli kitapta Levon Ekmekçiyan’ın idamının ‘unutulduğu!’nu fark edip bize Levon’un kimliği ve Esenboğa Eylemi hakkında bilgiler de veriyordu. ” Ben, Ermenilerin söz konusu kesime ait olanlarca hep ama hep ‘unutulmuş’ konumda oluşları, gölgede bırakılışları, hasır altı edilme hallerinin, onlara bu davranışı uygun bulanların ‘bilinçaltı’ hanesindeki İttihatçı-Kemalist ulusçuluğun yattığı kanaatindeyim.” diye de not düşüyordu.
Hatspanian’ın bu tespitine katılmamak elde değil. Bülent Forta’nın yazısında da rahatlıkla ‘bilinçaltı’ hanesindeki İittihatçı-Kemalist ulusçuluğun yattığını görmek mümkün. Türkiye sol tarih aktarımında Kenan Evren’in ‘Asmayalım da besleyelim mi?’ diye tarihe geçen sözünü aslında Levon Ekmekçiyan idamı üzerinden söylediğini hangimiz biliyoruz?
O dönem 12 Eylül Cuntası ve bu dönemde de Bülent Forta tarafından ‘Esenboğa Katliamı’ diye dillendirilen ASALA eylemini araştırmakta fayda var. Ankara’da gerçekleştirilmesi planlanan eylemin sadece tek bir hedefi vardı ve bu hedef cuntanın o dönemde
başbakanı, emekli generallerden biri olan Bülent Ulusu’dan başkası değildi. “Eylem, Etimesgut askeri havaalanına inecek olan uçaktan şehre gidilecek yol güzergâhında mevzilenen 2 ayrı birim tarafından otomobil konvoyuna saldırı gerçekleştirmek üzere planlandığı halde, hiç hesapta olmayan bir nedenle son dakikada zorunlu bir değişikliğe uğramıştı. B.Ulusu’nun uçağının Etimesgut yerine Esenboğa’ya ineceğiyle ilgili bilgiyi geç edinenler, acilen oraya hareket etmiş, ama Esenboğa’ya vardıklarında, B.Ulusu’nun havaalanından uzaklaşmış olduğuyla ilgili bilgiden yoksun kalmışlar. İki gruptan biri havalimanının otoyol araçları çıkışında beklemekteyken, diğer birimdekiler hiç tanımadıkları havaalanında uçak pistine giden yönü aramaya çalışırlarken, onlardan birinin havaalanı güvenlik görevlilerince, omuzladığı içi silah dolu ağır çantasının şüphe uyandırması üzerine kontrole tabi tutulmak istendiğini gören diğer arkadaşının silahını çekip havaya ateşlemesiyle, yakınlarındaki yolcu salonuna doğru koşup kalabalığa karışmışlar. Bulundukları salonun iki girişine yakın durup olası saldırıya karşı mevzilenebilmek için de birbirlerinden ayrılmak zorunda kalmışlar.”[6]
İşte bu eylem esnasında Levon Ekmekçiyan ve üyesi olduğu tugayın sorumlu komutanı Zohrab Sarkisyan Esenboğa Havalimanı’nda çatışmaya giriyor ve ilk önce Levon yaralanıyor, ki yaralandıktan sonra silahını kullanamıyor bile. Türkçe’yi iyi bir şekilde konuşabilen Zohrab’ın çatışma öncesinde havaalanındaki sivillere şöyle seslendiğini belirtiyor Hatspanian mektubunda: “Biz sizin ASALA olarak duyduğunuz Ermenistan’ın Kurtuluşu için Ermeni Gizli Ordusu’nun neferleriyiz. Politik amaçlı askeri bir eylemde bulunmak için Ankara’da bulunuyoruz ve az sonra burayı kuşatma altına alarak, kan gölüne çevirmeye hazırlanan asker ve polis güçleriyle son kurşunumuza kadar çarpışarak şehit olmaya adayız. Ancak, hükümetleriniz tarafından size sunulduğu gibi gözü dönmüş caniler olmadığımızı bilmenizi istiyoruz. Biz, memleketi işgal altında bulunan bir halkın çocuklarıyız ve hedefimiz sadece Türk devletini temsil eden odaklara düzenlediğimiz saldırılarla, dünya ve insanlığın çığlığımızı duymasını istiyoruz. Batı Ermenistan’ı işgal eden Türk devleti düşmanımızdır, ama bu topraklarda yaşayan halklara karşı kesinlikle kin gütmüyoruz. Şu an, yanımızda burayı patlatıp, yok etmeye yetecek kadar cephane olduğu halde, masum halktan tek bir insana dahi zarar gelmesini istemediğimizin şahidi olacaksınız. Sizleri rehin alarak buradan özgürce uzaklaşmak için pazarlık malzemesi yapmayı bile düşünmediğimiz halde, canlarınızın vatandaşı olduğunuz devlet tarafından hiçbir kıymete değer bulunmadığını birazdan anlayacaksınız. O nedenle de burayı acilen terkedin ki kör kurşuna kurban giderek, devletinizin ASALA hakkında anlattığı yalanlara alet edilmeyesiniz. Biz askeriz ve sadece askere karşı dövüşmeyi biliriz”. Zohrab, dışarıdan açılan yaylım ateş yağmuruna cevap vermek niyetiyle bekleme salonunun oturaklarını siper edip mevzilendiği sıradaysa, Levon’un elindeki otomatik silahıyla havaya ateş ederek kendisine doğru koşarken vurulup yere düştüğünü görmüş. Paniğe kapılan insanların korku içinde düşe-kalka salonun sağ tarafındaki çıkış kapısına doğru kaçmaya çalıştığını gördüğünden, bir taraftan havaya ateş açarken, diğer taraftan da “bırakın insanlar dışarı çıksın, onların bizim aramızdaki hesapla ilgileri yok” diye bağırıyormuş. [6]
Esenboğa Eylemi’nde gerçekten de öldürülen 8 sivilin kimin silahından çıkan kurşunlarla öldürüldüğü açıklanmamış. Yıl 1982 ve Cunta Hükümeti yönetimde. ASALA militanlarının o tarihe kadar tek bir üyesi sağ olarak teslim olmamış ve son kurşunu kafalarına sıkarak eylemlerini son buldurmuştur. Sadece Levon Ekmekçiyan hariç. Tabii Levon yaralı olarak yakalanıp tedavi ediliyor, sonra Mamak Askeri Cezaevi süreci ve hukukdışı Cunta Mahkemeleri’nde yargılanışı ve sonunda 28 Ocak 1983’te de idamı gerçekleştiriliyor. Bu geçen sürede Levon’a yapılan işkencelerden bahsetmeye gerek var mı bilmiyorum. Tabii o güne kadar sağ olarak yakalanmış tek ASALA militanı Levon’un nasıl bir süreçten geçirildiği araştırılırmalıdır.
 5 Ekim 1982- Esenboğa baskınının idama mahkum edilen sanığı Ermeni terörist Levon Ekmekçiyan, Ankara’da basın mensuplarıyla görüştü. Görüşme sırasında, Asala’nın ailesiyle görüşmesine engel olduğunu, yaptığından bin kere pişman olduğunu söyleyen Ekmekçiyan, ‘Şimdi amacım tüm dünyada yaşayan Ermeni vatandaşlarına seslenmektir. Ermeniler iyi bilmelidir ki, onların düşmanı Türkler değil, ASALA köpekleridir.’ dedi.
6 Ekim 1982- Esenboğa Havaalanı’na bir arkadaşıyla baskın yaparak on kişinin ölümüne neden olan Ermeni terörist Levon Ekmekçiyan hakkında verilen ölüm cezası, Askeri Yargıtay 1. Dairesi’nce onaylandı. [7]
Halen İsveç’te yaşayan Ali Haydar Nergis isimli gazetecinin döneme ilişkin tanıklığını da hatırlatmakta fayda var: ““O yıllarda, Güneş Gazetesi’nin sıkıyönetim muhabiri olarak birçok kez röportaj yapmaya gittiğim Mamak Askeri Cezaevi’ndeki tutukluların durumunu çok iyi biliyorum.
Cünyet abi (Arcayürek), Güneş Gazetesi’nin Ankara temsilcisiydi. Esenboğa Havalimanı’nı bombalamaktan idama mahkum edilen Ermeni kökenli Levon Ekmekçiyan’la gazetecilerin röportaj yapmalarına izin veriliyordu. Gazetelerde, Levon Ekmekçiyan’ın kendini idamdan kurtarmak için Kenan Evren’e yalvarıp yakaran küçültücü ifadelerine yer veriliyordu. Ben, röportajda, böyle ifadelere çanak tutan sorular sormadım. İki günlük röportajın ilk bölümü gazetede çıktı, ikincisi yayımlanmadı. Ankara Sıkıyönetim Komutanı Recep Ergün, röportajı ‘fazla insani’ bulmuştu. İkinci bölüm de yayınlanırsa beni gözaltına aldıracağını bildirmiş. Cüneyt abi, beni korumak için, haberim olmadan ikinci bölümü yayından çekmişti.”[8]
Bu konuda uzun bir yazı kaleme alan Samet Erdoğdu’nun değerlendirmesi de şöyle:”Yani Ekmekçiyan ”küçültücü ifadelere” çanak tutan sorulara ”uygun” cevaplar verirken; bunlara çanak tutmayan sorulara normal cevaplar vermekte; küçültücü tutumlara kendiliğinden girmemektedir. Adeta ‘Pavlov’un köpeği’ gibi belli sinyaller karşısında belli davranışlarda bulunan, iradesini yitirmiş biri durumundadır. O türden sinyaller verilmediği takdirde, istenen davranışları göstermemektedir”[9]
Ve yine Hastapian’ın mektubunda şöyle diyor: “Levon’un sorgulanmasını cuntanın başı Kenan Evren’in damadı MİT’in yüksek dereceli memuru Erkan Gürvit üstlenmiş. Bu kişi, 12 Eylül günlerini anlatımlarında “Ayrıca ben Esenboğa’da yakalanan Levon Ekmekçiyan’ı, yaralı ele geçen ASALA militanını üç ay sorgulayan tek kişiyim” demenin ötesinde başka tek laf etmemiş olduğu halde, ABD’den getirildiği gizli tutulan 4 ayrı “sorgulama uzmanı” tarafından 2 ay boyunca günde 24 saat özel haplar ve damardan şırıngalanan değişik kimyasal ilaçların denenip-kullanıldığı insanlıkdışı bir işkence laboratuarının iğrenç tezgahından geçirilen Levon’un, sofistike elektronik aletler ve yalan makinesine bağlı halde bir kobay muamelesine maruz kalıp, ruhen fena halde hırpalandığı gerçeği çok gizli bir devlet sırrı olarak “Özel Harp Dairesi” dosyalarında bile, en “TOP SECRET” statüyle saklanmıştır. Levon’un ‘Kendini idrak edebilmekten yoksunluk ve bilincini kontrol etmede yeterlilik hali’ konusunda ciddi kuşkuları olduğunu belirten Avrupalı birkaç tıp uzmanının, onu ziyaret edip sağlık kontrolü yapmalarına izin verilmesi için defalarca başvurdukları Ankara’dan red cevabı edinmeleri, pek doğal olarak var olan tüm şüphelerin doğrulanması anlamını taşıyordu.” [6]
Tüm bu yazarların ifadeleri ve tanıklıkları gerçek mi değil mi orasını bilemeyiz. Ama 2000’li yıllarda ‘demokrasi!’ ortamında İBDA-C Lideri Salih Mirzabeyoğlu’na uygulandığı söylenen Telegram iddiaları gündemdeyken, 1982’de Cunta Yönetimi’nde Levon’a da Telegram’ın uygulanabileceği konusunu da ayrıca düşünmeliyiz.
Empati yapmakta yarar var sanırım. Şimdi Mahir Çayan ve İsrail Başkonsolosu Ephraim Elrom’un kaçırılıp öldürülmesi olayını nereye koyacaksınız Sayın Forta? Esenboğa Eylemi’nin asıl hedefi ortadayken ve ölen sivillerin hangi silahlardan çıkan kurşunlarla öldüğü muallakken, ASALA militanı Levon’u neden kolaylıkla ‘katliamcı’ yapıyorsunuz? Salt Ermeni olduğundan mı?
Neresinden bakarsak bakalım Bülent Forta’nın yazısında kullandığı ‘Esenboğa Katliamı’ devletin resmi tezleridir. Ve söz konusu eylemden sonra deliller toplanmadan, tek celsede yargılanma neticesinde gerçekleştirilen idamla Levon Ekmekçiyan 28 Ocak 1983’te asılmıştır. Şimdi Bülent Forta’ya sorum şu: yazınızı yazarken neden 12 Eylül Cuntası’nın kavramını kullanıp Levon Ekmekçiyan’ı katliamcı olarak, Ali Bülent Orkan ile aynı kefeye koydunuz? Bilinçaltı hanenizde İittihatçı-Kemalist ulusçuluk yatmıyorsa neden böyle bir hataya düştünüz? Bu yazınızdan dolayı bir tekzip ya da özür yazısı yayınlamayı düşünüyor musunuz?
Şafak Şenteş 

Sunday, April 19, 2015

Pier Paolo Pasolini Röportajı



Bu röportaj 31 Ekim 1975 tarihinde Paris’te Antenne-2 kanalında Dix de Der programında kaydedilmiş olup, Pier Paolo Pasolini’nin 1 Kasım 1975’te saldırıya uğramasından önce yapılmış son televizyon röportajıdır.
 
Son filminiz (Salo) gösterime girdiğinde bizi yine bir skandal mı bekliyor?

Hayır. İnsanların kanını dondurmak doğru olanı, skandal olmak büyük bir zevk. Skandal olmanın zevkini reddeden kişi, bildiğiniz üzere bir ahlâkçıdır.

Cinsellik, politik mi?

Doğal olarak.

Skatoloji?

O da. Politik olmayan hiçbir şey yoktur.

Yamyamlık?

Bazı yerlerde, politik ve gerçek bir olgu. Diğer yerlerdeyse, politik bir metafor.

Bu, politik düşmanlarınızdan kurtulmak için en iyi yol mu?

Bakın, bugünlerde Swift gibi iki dürüst öneride bulunmuştum: İlkokul öğretmenlerini ve İtalyan Televizyon yöneticilerini parçalayarak yemek.

Çok sert değil mi?

Sağlam midemiz var.

Burjuva ve Burjuvaziye hep aynı kininiz mi var?

Bu kin değil, daha çok hem artan hem de azalan bir şey. Ne yazık ki, bu noktada kine karşı çıkıyorum, çünkü İtalya’da herkes burjuva oldu.

Peki, burjuvalar filmlerinizden birinin başarısını geçerse, bu sizi üzer mi?

Burjuvalar asla böyle bir şeyi yapamaz. Bunu yapsa yapsa elit burjuvalar yapar ki ben, kendim, onların içindeyim.

Neden savaşmıyorsunuz?

Hangi anlamda?

Artık bir politik savaşçı değilsiniz.

Hiç olmadığı kadar politik savaşın içindeyim. Bu zamana kadar hiçbir partiye üye olmadım. Ben bağımsız bir Marksistim. Savaşmaya devam ediyorum.

İnsanların size sokakta küfrettiği dönemleri arıyor musunuz?

Hâlâ küfrediyorlar ki.

Bu size zevk mi veriyor?

Küfrü geri çevirmiyorum, çünkü ben bir ahlâkçı değilim.

Siz hangisini tercih ediyorsunuz? Şair mi? Romancı mı? Senarist mi? Oyuncu mu? Eleştirmen mi? Yönetmen mi?

Pasaportumda “yazar” yazıyor.

Böylesine bir gizemden, “Sodom’un 120 günü”nden neden her yerde bahsettiniz?

Bütün eserler gizemle doğmalı. Salo’yu diğer filmlerimden daha çok savundum, çünkü onda yakın, ansız tehlikeler vardı.

Ansız tehlikeler demekle neyi kast ediyorsunuz?

Skandal olma zevkini reddeden bir ahlâkçının saldırısını.

Savaş sırasında İtalya’da kurulmuş bir cumhuriyet modeli kurdunuz. Salo, Fransa’da işgal sırasındaki Vichy Rejimi’ni andırmıyor mu biraz?

Evet, kesinlikle Vichy ile aynı.

Bu yer nerede tam olarak?

İtalya’nın kuzeyinde, başkenti Salo. Filmin adı da buradan geliyor.
 
Kim kurdu peki?

Sanırım, Naziler tarafından püskürtülen Mussollini.

Gerileme Dönemi’nde olduğunu mu söylüyorsunuz?

Büyük Batı Kapitalizmi Dönemi’ndeki gerileme değil, Hitler zamanındaki gerileme.

Filmde yüzlerce genç erkek ve kadın oyuncunun korkunç ve şiddetli muameleye maruz kaldığını, hakaretlere ve işkencelere boyun eğdiğini biliyoruz. Bu gençleri nasıl bir araya topladınız?

Bunu yaparken Marquis de Sade’ın sihirli rakamlarını izledim, 4 rakamı gibi. Kurbanlar toplamda yirmi kadardı, yüz değil. Onları seçerken diğer filmlerimde yaptığımı yaptım. Yüzlerce insanla tanıştım ve sadece uygun olanları seçtim.

Bunlar mazoşist oyuncular mı?

Seçtiğime göre, hepsi birer mazoşist.

1 Kasım 1975. Pier Paolo Pasolini’nin ölümünden birkaç saat önce Salo üzerine konuşması:

Circeo cinayetinden önce Salo Cumhuriyeti üzerine film çektiniz…

Evet,  görmek için sabırsızlanıyorum. Filmimi ilk başta olabildiğince korkunç bir sezgi, sonraysa düşündüğümüz olguların huzuru ve uyumu olarak düşündüm. Hâlâ üzerine çalışıyorum, sinema biraz da tekniktir, sahne sahne, plan plan. Bu çalışma büyük bir alışmışlık, zamanları ferahlatıyor, sizleri detaylarda düşündürüyor, şuanda montaj aşamasındayız. İzlendikten sonra sonucu görürüz. Sonuç aynı zamanda benim yaptığım ve istediğim bir şey. Ama ilk kez izlemeden önce birkaç şey daha var. Huzursuzum ve korkuyorum.

2 Kasım 1975 sabahı Pasoli’nin hırpalanmış cesedi, Roma’nın dışında Ostia tatil sitesinin yakınlarında ıssız bir arazide bulundu.

Fransızcadan çev.: Ali Hasar
 

Monday, April 13, 2015

Tarih, adalet ve Galeano



 Taraf / SİBEL ORAL - Istanbul - 04.01.2010
  Eduardo Galeano Aynalar’da Türkiye’de Ermenilere yapılanların Hitler’in gaz odalarının ve toplama kamplarının önemli bir habercisi olduğunu söylüyor
Biz ki şu koskoca dünyanın savaşan, üreten, çoğalan, tüketen toplumları sosyal amnezinin doruk noktalarında yaşıyor olabilir miyiz? Yanıtınız “evet” olabilir ya da yanıtınız bile yoktur ama yine de bu soru üzerinde düşünmeye cesaretiniz varsa o zaman Eduardo Galeano’nun Aynalar kitabının sayfalarını açın ve tarihin yansımasını görmeye hazırlanın. 
İnsan tümüyle suçlu değildir
1971 yılında yazarlık kariyerine Latin Amerika’nın Kesik Damarları adlı kitabıyla başlamıştı Galeano. Tam 38 yıl sonra ise Hugo Chavez, ABD Başkanı Barack Obama’ya bu kitabı hediye etti. Obama bu kitabı okudu mu bilinmez ama Galeano’nun yayımlandıktan çok kısa bir süre sonra Sel Yayıncılık tarafında Türkçeye kazandırılan kitabı Aynalar’ı tarihe meraklı herkesin ilgiyle okuyacağına dair de şüphe yok. Aynalar adlı kitapta Galeano, en açık şekilde tarihi yeniden yazıyor desek yanılmış olmayız. Politik olarak tüm fikirleri her zamanki gibi radikal bir şekilde Aynalar’a yansıyor Galeano’nun ve aklımıza Albert Camus’nun tarih üzerine şu sözü geliyor; “İnsan tümüyle suçlu değildir çünkü tarihi o başlatmadı ama tümüyle suçsuz da değildir çünkü tarihi sürdürür.”

Evrensel bir tarih

Kitapta yer alan uzun ya da kısa tüm yazılar zaman zaman ezberimizi bozmamız için sert çimdikler atıyor ve o çimdiklerle yüzleşmelere gebe bırakıyor. Evet yüzleşmek; silip bozulan, sahiplenilen, reddedilen tarihle yüzleşmek. Galeano’nun Aynalar adlı kitabı evrensel bir tarihi gözler önüne seriyor. Kapitalizmin dişli çarkları, eşitsizlik, engizisyon, sömürülen haklar, keşifler, savaşlar ve bunların toplamında dünya tarihinin en başından beri aç olduğu tek şey: Adalet. İnsanın macerasını ele alan Galeano, Aynalar’da bize bu maceranın Afika’da başladığını anlatıyor. Cennetin Bahçesi’nde başlayan ve 21. yüzyıla dek devam eden insanlık tarihi sürecinde yazarları, olayları, sanatçıları, savaşları, tanrıları ele alıyor ve tüm bunların çevresinde dünya tarihinin aynasını yüzümüze tutuyor. Yüzlerce öykü ve yazıdan oluşan kitaptaki Umursamama unutmanın akrabasıdır başlığı ise Türkiye’nin halen tartışılan konularından biri olan Ermeni Soykırımı ile ilgili.

Türkiye’den kovulan Ermeniler

“Osmanlı İmparatorluğu lime lime dağılıyordu ve kabak Ermenilerin başında patladı. Birinci Dünya Savaşı’nın sürdüğü sırada, hükümet tarafından zemini hazırlanan bir can pazarı Türkiye Ermenilerinin yarısının hayatına mâl oldu: Yağmalanan ve yakılan evler, aç susuz yollara saçılan gariban kervanları, köy meydanında gündüz vakti tecavüze uğrayan kadınlar, nehirlerde yüzen insan cesetleri.” Galeano Türkiye’den kovulan Ermenilere yapılanların Nazi Almanya’sındaki gaz odalarının habercisi olduğunu yazıyor. Ve tüm bunların sonrasında Hitler’in Polonya işgali planlarını yaparken bu işgalin uluslararası alanda gürültü koparacağını ama bunun uzun sürmeyeceği garantisi verdiğini belirtiyor. Bu garantiyi doğrularken Hitler, Ermenilerin Türkiye’den kovuluşunu hatırlatıp şu soruyu soruyor danışmanlarına: “Bugün Ermenileri hatırlayan var mı?”

Sahi hiç geldi mi adalet

Kendi deyişiyle anlatılmayı hak eden hikâyeler yazıyor Galeano ve bir tarihçi değil. Aynalar adlı kitap çok farklı başlıkları ve diliyle eşine zor rastalabilecek bir dinamiğe sahip. Zaman zaman şaşırıyor, zaman zaman gülüyor zaman zamansa alaycı bir şekilde düşündürüyor tarihe yaptığı ironik göndermelerle. Dilindeki gizemli güç ise bize adalet diye savaş diye, barış diye insanlık diye yutturulanları hatırlatıyor. Onlar da kitabın son bölümünde Kaybolan Şeyler başlığı altında: “Barış ve adalet haykırarak doğan 20. yüzyıl kanın içinde boğulmuş olarak öldü ve bulduğundan çok daha adaletsiz bir dünya bıraktı arkasında.” Ve tarih maalesef o meşhur sözdeki gibi tekerrür ederek Galeano’nun satırlarına şöyle konuyor; “Yine barış ve adalet haykırarak doğan 21. yüzyıl da önceki yüzyılın izinden gitmekte.” Yani değişen hiçbir şey yok. Galeano’nun bize tuttuğu ayna adalete ve resmi olmayan tarihe bir çağrı değil, alaycı ama bir o kadar da ağır bir sorudur; Adalet diye bir şey hiç oldu mu? Yanıtı bulmak hiç de zor olmasa gerek, adaletin ta kendisi veriyor zaten; “Aradığın yerlerde değilim artık.”
 



Eduardo Galeano


Köle sahibi güneye karşı endüstrileşmiş kuzeyin savaşının galibi General Ulysses Grant, bu savaşın arkasından Birleşik Devletler başkanı olacaktı.

1875’te İngiltere basınının sorularına ise şöyle yanıt verecekti: İki yüzyıl içerisinde yerli sermayemizi koruma politikasından yeterince kazandıktan sonra, serbest ticareti de benimseyeceğiz.

Bu bakış açısıyla, 2075 yılında dünyanın en korumacı ulusu serbest ticareti benimseyecek.

***

Looty (Ganimet), Little Booty (Küçük Yağma) Avrupa’ya getirilen ilk Pekin köpekleri idi. Londra’ya 1860 yılında geldiler. İngilizler onları vaftiz etti çünkü onlar iki uzun afyon savaşının ardından Çin’den yağmalananların bir parçasıydı.

Viktorya, narko-trafik kraliçesi, uyuşturucuyu kurallarını dünyaya empoze etti. Çin, özgürlük adına, serbest ticaret adına uyuşturucu bağımlısı bir ulusa dönüştürüldü.

Yine özgürlük ve serbest ticaret adına, Paraguay 1870’te paramparça edildi. Beş yıllık savaşın ardından, bu ülke, ki Paraguay Amerika kıtasında hiçbir ülkeye tek sent borcu olmayan tek ülke idi, dış borç batağına saplanmıştı bile. Savaşın ardından harabeye dönmüş ülkeye ilk krediler Londra’dan geldi. Ülke, Brezilya’ya, Arjantin’e ve Uruguay’a inanılmaz tazminatlar ödemek zorunda bırakıldı. Katledilen ülke, kiralık katillerine para ödedi.

***
Haiti de büyük miktarlarda tazminat ödedi. 1804 yılında bağımsızlığını kazanmasının ardından enkaz halindeki yeni ulus bağımsızlık günahının bir bedeli olarak Fransa’ya bir yüzyıl boyunca servet ödedi.

***
Büyük işletmeler Birleşik Devletler’de ‘insan’ haklarına sahipti. 1886 yılında Yüksek Mahkeme özel şirketlerin ‘insan’ haklarını genişletti.

Birkaç yıl sonra işletmelerin ‘insan’ hakları savunusu adı altında Birleşik Devletler, dünyanın başka başka kıyılarında on ülkeyi işgal etti.

İlerleyen zamanlarda Anti-emperyalist Lig’in başkanı olacak olan Mark Twain, bu durum karşısında ABD’ye yeni bir bayrak önerdi: yıldızlar yerine iskeletler….

Başka bir yazar, Ambrose Bierce, bu fikri rötuşladı: “Savaş, tanrının bize coğrafyayı öğretme biçimidir.”

***

Toplama kampları ilk kez Afrika’da kuruldu. İngilizler, deneyi başlattı; Almanlar geliştirdi. Herman Goering babasının 1904’te Namibya’da denediği modeli Almanya’ya uyguladı. Joseph Mengele’nin öğretmeni Namibya toplama kampında ‘aşağı’ ırkların anatomisi üzerine çalışmalar yapmıştı. Gine ‘domuz’larının hepsi ‘aşağılık zenci’lerdi.

***

1936 yılında, Uluslararası Olimpiyat Komitesi, bir “küstahlığa” tahammül edemedi. 1936 Olimpiyatları, Hitler tarafından organize ediliyordu, Peru futbol takımı Avusturya’yı, Führer’in asıl memleketini, dört iki yenmişti. Olimpiyat Komitesi maçı iptal etti.

***

Hitler arkadaştan yoksun değildi. Rockefeller Şirketi, Nazi tıbbının ırkçı araştırmalarını finanse etti. Coca-Cola, Fanta’yı savaşın ortasında Alman pazarı için üretti. IBM, Yahudilerin tanınmasını ve sınıflandırılmasını mümkün kıldı, ki bu delikli kartlar sisteminin (perfore kağıtlar) büyük ölçekli kullanımı konusunda ilk kahramanca hamle idi.

***

1953 yılında, Komünist Almanya’da işçilerin protestoları patlak verdi.

İşçiler, sokakları işgal ettiler ve Sovyet tankları onları susturmak için ülkeyi işgal etti. Ardından Bertold Brecht şunu önerdi: “Hükümet halkı tamamen yok etseydi/fesh etseydi ve yeni bir halk seçseydi daha kolay olmaz mıydı?”

***

Pazarlama organizasyonlarında hedef kamuoyuydu. Yalanlar söylenerek, tıpkı arabaların satıldığı gibi savaşlar da satıldı.

1964 yılında Birleşik Devletler, Tonkin Körfezi’nde iki ABD gemisine saldırdığı gerekçesiyle Vietnam’ı işgal etti. Savaş, yığınlarca Vietnamlıyı yok ettikten sonra, Savunma Bakanı Robert McNamara, Tonkin saldırısının aslında hiç gerçekleşmediğini açıkladı.

Kırk yıl sonra, tarih Irak’ta tekrar edecek/ettirilecekti.

***

Birleşik Devletler’in Irak’a medeniyet götürmesinden binlerce yıl önce evrensel tarihin ilk aşk şairi bu ‘barbar’ topraklarda yetişecekti. Kil tabletlere Sümerce yazan şair, bir tanrıça (İnanna-Sümer mitolojisinde aşk ve hayat tanrıças-ç.n) ile çobanın mücadelesini destanlaştırıyordu. İnanna, bir ölümlü gibi bir gece aşık oluvermişti. Dumuzi (Tammuz-çoban kral) gece sürdükçe ölümsüz olarak kaldı.

***
Paradokslar arasında gezelim ve paradoksları kışkırtmaya devam edelim:

Aleijadinho, Brezilya’daki en çirkin adam, Amerika sömürge çağının en güzel heykellerini yaratmıştır.

En büyük caz gitaristlerinden çingene Django Reinhardt’ın sol elinde yalnızca iki parmağı vardı.

Grimod de la Reynière’nin, Fransız mutfağının büyük şefinin, elleri yoktu. O, demir kancalarla yazıyor, yiyor ve pişiriyordu.
*Eduardo Hughes Galeano, Uruguaylı ünlü bir gazeteci, yazardır. Galeano'nun, Latin Amerika'nın Kesik Damarları da dahil pek çok kitabı birçok farklı dile çevrilmiştir. Yazı, Galeano'nun son kitabı Aynalar'dan ikinci seçmelerdir. İlk seçmeleri 'Yürüyen Bir Paradoks' adı altında daha önce çevirmiştik.

***

ATILIM

Thursday, March 26, 2015

Ölüm ile Yaşam Arasında Beklemek: AB-Bulgaristan Sınırı


Raja Apostolova  26.03.2015
AB’nin diğer sınırları gibi, Bulgaristan sınırı da ölüm ile yaşam arasında sallanıp duran bir salıncağı anımsatıyor. Her yıl binlerce insan daha iyi bir hayat sürmek umuduyla bu sınırı geçmeye çalışıyor, fakat bazılarını, hayalini kurdukları hayattan farklı olarak ölümcül bir son bekliyor. Akdeniz kıyılarına ulaşmaya çalışan binlerce insanın denizde boğularak hayatını kaybettiğine dair haberleri Bulgaristan’da nadiren işitiyoruz. İşittiğimiz zamanlarda ise, ki genellikle bunlar İtalya ve Yunanistan sahillerine vuran binlerce cansız bedenin haberleştirilmesi şeklinde oluyor, bizler de şok olmuş bir şekilde verilen haber görüntülerini izliyoruz.
Yasadışı geçişler sonucunda gerçekleşen ölüm vakalarının son zamanlarda artış gösterdiği sınırlardan birisi de Bulgaristan’ın Türkiye ve Sırbistan ile olan sınırları. Bulgaristan sınırı örneğinin sıradışılığı, sadece Bulgaristan’a girmeye çalışanları değil, ülkeden çıkmaya çalışanların da ölüm ile karşı karşıya kalmaları. Geçtiğimiz yıl içerisinde Sırbistan sınırından gelen bazı haberlere bakalım. 4 Haziran 2014’te Sırbistan’a kaçmaya çalışan bir Afgan’a Bulgaristan sınır polisleri tarafından ateş açıldı ve yaralandı. 19 Kasım 2014’te Sırbistan’dan Bulgaristan’a geçmeye çalışan dört mülteci sınırda ölü bulundu.[1] Ölümlerin sebebi ise donmaları. Dokuz gün sonra, 28 Kasım’da fakat bu sefer Türkiye sınırında, bir mültecinin bedeni daha donmuş halde bulundu.[2] Son ulaşan habere göre ise, 12 Mart 2015’te, sınırı geçmeye çalışan Muhammed Jawad Kadhim ve Dalil Murad İlyas, Bulgaristan sınır polisinin saldırısı sonucu yaralandılar ve ardından hayatlarını kaybettiler.[3] Polisin saldırısında ayakları kırılan mülteciler, ilerlemeleri mümkün olmadığı için sınırda donarak can verdiler.
Muhammed ve Dalil, IŞİD’in Irak’ta yaşayan Yezidilere dönük gerçekleştirdiği katliamlardan kaçarak Avrupa Birliği’ne geçmeye çalışan Yezidilerden sadece ikisiydi ve Avrupa’nın en büyük düşmanı ve medeniyetimizin kazanımlarına dönük büyük bir tehdit olarak görülen IŞİD’den kaçıyorlardı. Bulgaristan sınır polisi tarafından yakalanıp şiddete maruz kalan on yedi kişilik grup, sınırdan Türkiye’ye koşarak geçtiler. Bazıları Türkiye tarafında jandarmalar tarafından araçlara alındı. Bazıları ise yaralı halde bulunup Edirne’de tedavi altına alındılar, ki yaralılardan bir tanesinin sağlık durumu kritik.
Türkiye-Bulgaristan sınırındaki saldırı vakaları yeni değil. Bu saldırılar sürekli tekrarlanıyor ve yaş ya da cinsiyet fark etmeksizin herhangi bir kimsenin bu tarz saldırılara maruz kalması işten bile değil.[4] 24 Nisan 2014’te dört çocuğuyla beraber sınırı geçmeye çalışırken aynı şekilde saldırıya uğrayan Samira'nın ya da 15 Mayıs 2014’te bacaklarından ve başlarından yaralanan Suriyeli iki kardeşin yaşadıkları bu vakalardan sadece ikisi. Bu iki Suriyeli kardeş ve onların aileleri, ikinci kez bu gerçekle ve Avrupa sınırlarında yaşanan geri itme vakalarında yaşanan artışla yüz yüze geldiler. Zira aynı aileden bir başka kişi, bu olaydan birkaç ay önce Akdeniz’i geçmeye çalışırken hayatını kaybetmişti.
‘2000’li yılların başlarında, Avrupa sınırları büyük oranda iki esas üzerine kurulmuştu: Avrupa’ya geçmek isteyen herhangi bir kimsenin kaçış için “nesnel” sebeplere sahip olması hususundaki takıntı ve benzer bir şekilde kişinin Avrupa’da kalması için “nesnel” sebeplerin bulunup bulunmadığına dair takıntılı tutum. “Siyasal mı yoksa ekonomik sebeplerden dolayı mı iltica ediyor?” sorusu, kişinin göçmenlik statüsünü belirlemeye yarayan temel soruların başında geliyordu. Avrupa sınırları, iltica yasaları, vize yükümlülükleri ve serbest dolaşım, daha doğrusu farklı saiklerle gerçekleşen sınır geçişlerinin bedelleri üzerinden işlevsellik kazandı. Balibar’ın deyişiyle “Avrupa apartheid”i, bahsi geçen takıntının ilk kademesini oluşturuyor.[5] İkinci kademeye gelecek olursak, Avrupa sathında mevcut olan bir diğer takıntı ise “hakikat” üzerinden üretiliyor. Bu takıntı, göç olgusunun altında evrensel bir hakikatin yattığını varsayarak, yasadışı olduğu söylenen tüm sınır geçişlerini hakikatin yozlaştırılması olarak değerlendiriyor. Böylesi bir sabitleme, söylemsel statülere tercüme edilebilir. Misal, korunma talep eden ve kendisini çalışan gibi gösterip ekonomik göçmen ünvanı kazanan kimseler böylesi bir anlayıştan dolayı sahte sığınmacılar statüsü altında değerlendiriliyorlar. Günümüzde AB sınırları, yukarıda belirtilen ilk takıntıdan vazgeçerken, daha kapsayıcı ve kuşatıcı olan bir başka takıntıyı üretiyorlar. Bu takıntı genel olarak sınır geçişlerini engellemek üzerine kurulu.
Bahsettiğim durumun maddi etkileri son yıllarda Türkiye-Bulgaristan sınırı boyunca görünür hale geldi. İlk başta sınırın otuz kilometrelik bölümünü kapsayacak şekilde yapılması planlanan duvar projesi, 11 Mart tarihinde netleştiği şekliyle 131 km olarak genişletilmiş durumda.[6] 2013 yılına oranla 2014 yılında gerçekleşen sınır geçişlerindeki %44’lük azalmaya karşın, dikenli tellerin ve betonun mülteci akışını engelleyeceği varsayılıyor.[7]Bu gibi uygulamaların yanında, son zamanlarda Almanya’nın Bulgaristan’a “yasadışı dış göç” konusunda uyguladığı baskıları göz önünde bulundurursak, Bulgaristan sınır polisinin şiddete başvurmasının nedenlerini kolaylıkla görebiliriz. 10 Mart günü, Almanya Dışişleri Bakanı Frank-Walter Steinmeier başkent Sofya’da yaptığı konuşmada, Almanya’nın yasadışı göçe karşı en büyük müttefiki olan Bulgaristan’da yapılması planlanan yatırımlarda artışa gidileceğinin garantisini verdi.[8] İma ettiği şey gayet açıktı. Steinmeier, AB’nin en dıştaki sınırı olması bakımından bu Balkan ülkesinin öneminden bahsediyordu, fakat aynı zamanda Bulgaristan’ın Almanya’ya doğru gerçekleşen göçlere karşı bir tampon oluşturmasındaki rolünün altını çiziyordu. Bir başka deyişle, sınırında ölümlerin yaşandığı Bulgaristan’a uygulanan baskı, hem giriş hem de çıkışlar üzerinden olacaktı.

Almanya’nın, Bulgaristan sınırının kontrol altına alınmasındaki çıkarları, yalnızca şimdiye değil aynı zamanda geçmişe dönük bir yönelimi ifade ediyor. 3 Şubat 2015 günü Sofya’da bulunun Bulgaristan Ulusal Kütüphanesi, sağcı Hristiyan Demokrat Birliği ile ilişkisi bulunan Konrad Adenauer Vakfı tarafından düzenlenen bir sergiye evsahipliği yaptı. Demir Perde adıyla düzenlenen sergi, ülkenin dört bir yanında Özgür Bulgaristan’ın 25 Yılıadıyla düzenlenen anma etkinliklerinin sadece bir bölümüydü. Bu sergide, ülkenin komünist geçmişiyle alakalı olan sınır, sınır hareketliliği ve dikenli teller gibi konuları akıllara getirerek geçmişin ”rasyonelleştirilmesi” amaçlanıyordu. Bunların yanında, yine komünist geçmişi anımsatan ve sınırların kurumsallaşması sonucu oluşan hiyerarşik ayrımlara değinilirken, 1945- 1990 yılları arasındaki sınır geçişleri sırasında yaşanan ölümlerin henüz netleştirilmemiş istatistiğine işaret ediliyordu. Bu etkinlik sırasında, Bulgaristan Devlet Başkanı Plevneliev,[9]ülkesinin geçmişteki sınırlarını iki yönden kötüledi: Birincisi eski sınırlar Bulgaristan’ı “özgür dünya”dan ayırıyordu, ve ikincisi o dünyaya geçmeye çalışanların önünde bir engel oluşturuyordu. Başkana göre verdiği iki örnek “totalitaryen rejimin insanlıkdışı doğasını onaylamanın” en doğru yoluydu. Almanya Büyükelçisi de “totalitaryen rejimlerin insanlıkdışı yüzünü” ortaya koyma fırsatını kaçırmadı ve böyle bir serginin düzenlenmesine destek vermiş olmaktan gurur duyduğunu belirtti. Konrad Adenauer Vakfı’nın temsilcisi de, Bulgar liberal vatanseverler de, geçmişte sınırların liberal olmayan doğasının öngörülen düşmana karşı değil, ülkenin kendi vatandaşlarına karşı oluşturulduğunu düşünüyorlar. “Özgür dünyaya ulaşmaya çalışırken hayatlarını kaybedenler vatan haini değildirler… onlar ülkemizin kurtuluşuna hizmet ettiler… Onlar köleleştirilen Avrupa halklarının ortak kurtuluş mücadelesine katılmak için sınırı geçmeye çalışıyorlardı.” Etkinlikteki son konuşmacıya göre sınır şiddeti, Demir rejimin esareti altında yaşayanları işaret ediyordu. Kurulan bu karşıtlık üzerinden, tabii ki de günümüz Avrupa sınırlarının özgürleştirilmiş ve düşmana karşı önlem olarak çizilmiş sınırlar olduğu kabul ediliyordu. Devlet Sosyalizminin “hareketsiz halinin” naif eleştirisini bir kenara bırakıp etkinlikte dile getirilen varsayımlardan hareket edecek olursak sergi, günümüzde düşmanı uzak tutmak için uygulamaya konulan sınır tekniklerinin analizi için dikkat çekici detaylar sunuyor. Devlet sosyalizmi ile liberal demokrasiler arasındaki benzerlikler, yukarıdaki anlatıda bariz bir şekilde ortaya çıkıyor zira, devlet sosyalizminin çizdiği sınırlar, günümüzde Avrupa Kalesi olarak adlandırdığımız şeyin prototipi olarak işlev görüyor.
“Mülteci krizi”[10] Kasım 2013’ten Haziran 2014’e kadar devam etti. Bu da uluslararası STÖ’lerin ve seçim öncesi Alman partilerinin, sınırlardaki geri itişler, evsizlik, sağlık hizmetlerinin yokluğu ve Bulgaristan’daki göçmenleri hedefleyen ırkçı saldırılar gibi meselelere ne kadar zaman ayırdıklarını ve önemsediklerini gösteriyor. Hiçbir şey değişmedi, sadece içinde bulunduğu toplumsal hoşnutsuzluktan dolayı Bulgaristan’dan kaçmaya çalışan insanların sayısında artış yaşandı. Açıkçası, sığınmacıların ve statü kazananların Bulgaristan’a gelmekteki amaçlarının Almanya’ya ulaşmak olduğu bir sır değil. Sadece geçen sene, Almanya, Dublin Antlaşması’na dayanarak 4405 insanı Bulgaristan’a geri göndermek istedi.[11] Yani tahmin edileceği üzere, Türkiye-Bulgaristan sınırında yaşanan son olay medyanın bu meseleye dönük ilgisini fazlasıyla arttırmış olacak. Tüm bunlar yaşanırken Almanya ise mümkün mertebe bir apartheid kurmaya devam ediyor.

Sırpçadan Çeviren: Sercan Çınar
Birikim’in Notu: Makalenin aslı için bkz. link


[5] Balibar. E. 2002. Politics and the Other Scene. New York-Londra: Verso.
[6] Bulgaristan- Türkiye sınırının toplam uzunluğu 259 kilometredir.
[7] Bu düşüş, büyük oranda geri itişler ve uygulamaya konulan korkutma taktiklerinden kaynaklanıyor. 2013 yılında ve 2014’ün ilk altı ayından gerçekleşen geri itişlerin ve Bulgaristan’da mültecilerin genel durumuna dair daha detaylı bir rapor için bkz. Hristova, Apostolova, Deneva, and Fiedler. (2014) Trapped in Europe’s Quagmire: the situation of asylum-seekers and refugees in Bulgaria. Sofya.http://bulgaria.bordermonitoring.eu/files/2014/07/Hristova-et.al-Trapped-in-Europes-Quagmire.pdf.
[9] Başkan tarafından hazırlanan konuşmayı temsilcisi okudu.
[11] Almanya Hükümeti’ne Die Linke’nin bu konu ile alakalı olarak verdiği soru önergesi: Bulgaria agreed to take back 1177 people. http://dip21.bundestag.de/dip21/btd/18/037/1803713.pdf


Friday, March 13, 2015

Love Letters from Palestine FILM- Dana Dajani spoken word

"Love Letters from Palestine" is a spoken word poem written and performed by Dana Dajani. Filmed in Bethlehem by Hanan Debwania, and in Dubai by Rodrigo Kirchner who also edited the film. Clarinet by Baha Hilo

Sunday, March 8, 2015

Powerful Portraits Of Old People

Photography by ~ FurSid
Photography by ~ jaeWALK
Photography by ~ Anirudh
Photography by ~ Ben
Photography by ~ Lady_Don
Photography by ~ Daskar
Photography by ~ Alfredo11
Photography by ~ *hiro008
Photography by ~ J u l i u s
Photography by ~ Hameediii
Photography by ~ Expatriat Games
Photography by ~ Memo Vasques
Photography by ~ Iyadarus
Photography by ~ Annuska – AnnA Theodora
Photography by ~ FLZ
Photography by ~ [kren]
Photography by ~ MKB
Photography by ~ Wazari
Photography by ~ Kirsty Mitchell
Photography by ~ Photoma’s World
Photography by ~ -clicking-
Photography by ~ AntonioArcos
Photography by ~ Salvatore Falcone
Photography by ~ RaulLiam
Photography by ~ Diana
Photography by ~ LemuelinChrist
Photography by ~ anti-t-kom
Photography by ~ Dian Karlina
Photography by ~ TYC
Photography by ~ dani.Co
Photography by ~ Leon Facehunter