Saturday, June 21, 2014

Mülteci alarmı

    Mülteci alarmı




     

    BM, “20 Haziran Mülteciler Günü” dolayısıyla dün yayımladığı raporda savaş, çatışmalar nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalan, yerinden edilen insan sayısının 2013 yılı itibariyle 51.2 milyona ulaştığını duyurdu. Böylece 2. Dünya Savaşı’ndan bu yana ilk kez 50 milyon sınırı aşılmış oldu.

    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği’nin( BMMYK) dün yayımladığı rapor, mülteci sorunun alarm duruma geldiğini bir kez daha ortaya koydu. Hükümetler, sivil toplum kuruluşları tarafından derlenen ve kuruluşun kendi kayıtlarına dayalı verilere dayanan BMMYK yıllık Küresel Eğilimler Raporu’na göre, 2013’te iç savaşlar, çatışmalar ve şiddet olayları nedeniyle evlerini terk etmek zorunda kalanların sayısı, bir önceki yıla oranla 6 milyon artarak 51,2 milyona yükseldi. Bu sayı, 16.7 milyon mülteciyi, 33.3 milyon yaşadıkları ülke içinde yerinden edilenleri, 1.2 milyon iltica başvurusu yapanı kapsıyor. BM, mülteci sayısının İkinci Dünya Savaşı’ndan bu yana en yüksek seviyeye ulaştığını açıkladı.
    AFGANLAR LİSTEDE BİR NUMARA 
    Son rakamlar, ülkesini ve evini terk etmek zorunda kalan kişilerin bir araya gelerek oluşturacakları toplumun, dünyada 26’inci devlet kadar büyüklüğe sahip olduğunu gösteriyor. BMMYK raporuna göre 2013 sonu itibariyle Afganlar halen dünyanın en büyük mülteci grubu, ABD işgali ve Taliban’dan kaçan 2 milyon 556 bini aşkın Afgan mülteci var. 2011 Mart ayında Beşar Esad iktidarına yönelik isyanın başladığı Suriye’de çatışmalar nedeniyle 2.5 milyonu aşkın kişi ülkeyi terk etti, 6.5 milyondan fazla kişi ise ülke içinde göç etti. 1,1 milyon 121 bin Somali, 636 bin Sudan, 499 bin Demokratik Kongo Cumhuriyeti ve 401 bin Irak vatandaşı da mülteciler listesinde.  Müslümanların katliama uğradığı Myanmar’da Arakan bölgesinde 57 bini aşkın kişi evlerini terk etti. Raporda, Suriye, Orta Afrika ve Güney Sudan’da yaşanan çatışmaların mülteci sayısındaki yükselişe sebep olduğu belirtildi. Bazı mülteci kampları, okulları, hastaneleri ve iş yerleriyle neredeyse kalıcı hale geldi. 
    2013 yılı sonu itibariyle mültecilerin sığındığı ülkeler arasında Pakistan, 1.6 milyon kişi ile birinci sırada, İran 857 bin ile ikinci sırada yer alıyor. Listeye göre Lübnan’da 857 bin kayıtlı, Ürdün’de 641 bin, Türkiye ise 609 bin mülteci var. Lübnan nüfusuna göre en çok mülteci ağırlayan ülke. Ülkedeki 5 kişiden biri mülteci. Gelişmekte olan ülkeler, mültecilerin yüzde 86’sına ev sahipliği yaparken, refah seviyesi yüksek olan ülkeler ise sadece yüzde 14’ünü barındırıyor. Avrupa Birliği’nden 28 ülke sadece 30.500 Suriyeliyi ağırlıyor.

    BMMYK BAŞKANI’NDAN UYARI
    BMMYK, Avrupa Birliği dışında iki büyük güç Çin ve Rusya’nın da mülteciler konusunda hiçbir adım atmadıkları eleştirisinde bulundu.
    Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği Başkanı Antonio Guterrees, İngiliz BBC kanalına yaptığı açıklamada dünya çapında çatışmaların sayısının gün geçtikçe arttığını, eski çatışmaların ise sanki hiç bitmeyecek gibi olmadığını söyledi. Guterrees, “Dünya her geçen gün daha fazla şiddetle doluyor ve daha fazla insan kaçmaya zorlanıyor. İnsani yardım kuruluşlarının bununla baş etmek için kapasitesi ve kaynağı yok. Tüm bu krizler çıkarken Güvenlik Konseyi’nin felç olduğunu görmek, çok da anlaşılır bir şey değil. Beni en çok öfkelendiren şey, insanların acı çekmesi, birçok masum insanın ölümünü görmek, bir sürü suçsuz insanın kaçtığı hayatlarının tamamen paramparça olduğunu görmek ve dünyanın bu saçmalığa bir son veremediğini görmek” dedi.

    Türkiye iltica ülkesi olacak
    Uluslararası Af Örgütü Türkiye Şubesi’nden Volkan Görendağ, mülteciler için Türkiye’nin yakın gelecekte bir geçiş ülkesi olmaktan çıkıp iltica ülkesi olacağını söyledi. Başbakan Yardımcısı Beşir Atalay, Suriye’deki son durum hakkında önceki gün yaptığı açıklamada, “Şu anda 22 tane kampımız var. Bunların her biri bir şehir gibi. Toplam kamplarımızda ve şehirlerde kalan Suriyeli sığınmacı 1 milyon 50 bin kişidir” demişti.

    Wednesday, June 18, 2014

    İbrahim Aras'ın Elleri

     
    İbrahim’in Elleri
    Evren Barış Yavuz
    Hesabı sorulmamış her ölü, bir diğer ölümü çağırıyor. Ölülerin geçidinde sağ kalanlar, katilin yakasını toplayıp; fiyakasını, tahtını, saltanatını yıkamadıkça hem ölülerin yükünü hem de öldürülmenin ihtimalini taşıyorlar.
    Ölülerin anıldığı, ölümlerin lanetlendiği yerde yine biri ölüyor. Sonra onun töreninde biri ağır yaralanıyor. Sonra yaralı olana omuz veren eylemde yine biri...
    Çünkü ölüm ucuzlaştıkça katilin alım gücü artıyor.
    AKP'nin silahlı güçleri, medyası, bürokrasisi uzun süredir bir işgal ordusu gibi hükmettikleri ülkenin en ince yerine, en olmadık zamanlarına doğru vurmaktan, halkın içine kan doğramaktan hiç bir biçimde çekinmiyorlar. Çünkü bugün bu coğrafyada düzenin daim eden iktidar tüm kurumlarıyla iç halklara karşı iç savaşı büyütüyor.
    Alevilerin sancısına yanıtları Cemevi'nde Uğur Kurt'u başından vurmak oluyor. Kürtlerin özgürlük arayışına sayıları yüzlerle ifade bulan çocuk kırımı ile yanıt vermek oluyor.
    Çünkü bir nefret ve motivasyon toplamı olan AKP iktidarı, hesap sorulmadıkça küstahlaşıyor. Suriye'den Nijerya'ya silah ve lojistik yolları açarak hakların kanına girmek bir yana, Ortadoğu'da desteklediği İslamcı çetelerle aynı ruh haliyle saldırıyor ülkenin özgürlük arayışına...
    AKP, Türkiye'nin IŞİD'idir. devletleşmiş, liberalleşmiş halidir. Ehlileşmiş görüntüsü, iktidarlarını kaybedeceklerini düşündükleri anda açığa vurdukları halleriyle bozulmaktadır. Soma'da madenci döven, Gezi'nin gencecik ölülerine hakaret eden, kadınlara karşı açık düşmanlık politikaları uygulayan bu rejim, Kürt halkının özgürlük ve onurlu barış çabasını bir tasfiyeye, tasfiye edemediği yerde katliama dönüştürmek için gün saymaktadır.
    Günler öldürülmüş çocukların adıyla sayılıyor oysa. İbrahim Aras 15 yaşında yaşadığı yoksul mahallesinde başından vurularak artık adlarını saymaktan, suretlerini seyretmekten diğer kardeşlerinin yanına gitti. 15 yaşında geçtiğimiz hafta karne almıştı. Hazirandı.
    Geçen haziran Berkin'i başından vuran devlet, bu haziran İbrahim'e tuttu namluyu... Berkin'i kaybedişimizden bize kalan ham öfkeyi işleyebilmiş olsak bugün İbrahim öldürülmezdi. Sabrımız böyle ummanları kıskandıracak kadar olmasaydı, Lice'de Medeni'nin bize emanet ettiği direniş bir başına kalmazdı. Suriye halklarına onulmaz acılar veren işgal ve kırımın karşısında güçlü dursaydık bugün bir AKP olmazdı, IŞİD denen çete Irak'tan kan dökemezdi.
    Çünkü bu coğrafyanın kaderi ortaktır.
    Ortadoğu'da oynadığı kanlı oyun boşa düşünce kanlı pazarlıklarını yeniden yapmaya başlayan bu kanlı iktidar, birer çete haline gelmiş silahlı kolluk güçleriyle cephe gerisinde biriken öfkeyi şiddetle bastırmaya çabalıyor. AKP, Ortadoğu'nun ölüm gezen her bölgesinde cepheden savaş veriyor.

    İbrahim Aras'ın Elleri
    "Elinde ne vardı?"
    Ölüm hep bir soru bırakır ardında. Ölenler eğer mazlumların safından ise ölüm ölene sorulan sorular olur, öldürene değil. Katillerin elinde ne tuttuğunun soracak yerde ölen masumların morarmış elleri konu edilir.
    İbrahim'in elleri yine böyle bir sorunun içinde buldu yerini. Vurulup düştüğü yerde saçılan kanı henüz kurumadan, henüz devlet denen bu kahrolası aygıtın ilgili birimleri olay yerine gelmeden, AKP'nin Anadolu Ajansı, çocuğun eline 'el yapımı bir bomba' koyuveriyor. Çünkü katille, haberi kuran aynı yerden besleniyorlar. Aynı nefretin motivasyonunu paylaşıyorlar. Kendi dışında herkesi kafir, müşrik ve günahkar gören IŞİD'in kategori bilgisi bu iktidarınkiyle özdeştir. Onlar her gün gaza'ya çıkıyor, her gün cihat ediyorlar. Adana'da çocukları 'kuş gibi' avlıyor, Kadıköy'ün boş sokaklarında yaşlı insanların evlerine gaz sıkıyorlar.
    Kendilerinden olmayan, olamayan, olmak istemeyen herkesi bir çırpıda tanımlayıp, ölülerden, tutsaklardan ve yaralanmışlardan oluşan büyük aileye ekliyorlar.
    Biz bu yüzden büyük bir aile haline geliyoruz.
    Nefret edildiğinizi anladıkça, uzlaşamayacak olduğunuzu da fark edersiniz.
    İbrahim'in elleri ile Berkin'in ellerini buluşturan büyük acı ve sancı da bizi uzlaşmaz kılmaktadır. İkisinin de ellerinde ne olduğunu silah ve haber çetelerinin ittifakına karşı bir ittifak yine bu uzlaşmayacak olanların kuracağıdır.
    Kurulmayan her ittifak, sorulmayan her hesap, ertelenen her intikam her güne yeni bir çocuk bedeni savurmaktadır.
    Çocuk bedenleri savrulmaktadır dünyanın kalbine...
    İbrahim'in elleri sıkıca tutmaktadır bizim ellerimizi.

    Saturday, June 14, 2014

    Her şey ne çabuk unutuldu?...

    Her şey ne çabuk unutuldu?...

    Tutukluluk sürelerini düzenleyen Ceza Muhakemesi Kanunu’nun (CMK) 102’nci maddesindeki değişiklik sonrasında 10 yıldır tutuklu yargılanan Hizbullah üyelerinin tahliye olması, akıllara 2000 yılını getirdi.

    06.01.2011 
    Her şey Ocak 2000’de Üsküdar’da bir villaya yapılan polis baskınıyla başladı. Baskında Hizbullah lideri Hüseyin Velioğlu ölü olarak ele geçirilirken örgütün yaptığı vahşetin boyutları sonraki günlerde daha net ortaya çıktı. Kısa sürede domuz bağı ile öldürülüp mezar villalara gömülmüş 188 kişinin cesedine ulaşıldı.
    Operasyonlarda yakalanan Hizbullah üyelerinin verdiği ifadeler sonrasında, domuz bağı ile vahşice öldürülen kişilerin gömüldüğü pek çok mezar ev ortaya çıkmıştı. İslami feminist yazar Konca Kuriş’in cesedi de  Konya’da üç katlı bir villanın bodrum katında bulunmuştu. Meram İlçesi’nin gözde bölgelerinden Yunus Emre Mahallesi’ndeki villada kalan Hizbullah üyeleri, üç katlı villanın ikinci katını işkence ve sorgu için bodrum katındaki kömürlük ise mezarlık olarak kullanmıştı.
    Cesedinin bulunmasından 18 ay önce evinin önünden kaçırılan Kuriş, 35 gün işkenceli sorgulamanın ardından domuz bağı ile öldürülüp villanın bodrum katına gömülmüştü. Bu vahşetten on yıl sonra, Kuriş ve 188 kişinin domuz bağı ile öldürülmesinde suçlu bulunan ve müebbet hapis cezasıyla cezalandırılan ancak dosyaları Yargıtay’da bulunan Hizbullah üyeleri ise tutukluluk süresini düzenleyen yasal değişikliğin ardından geçtiğimiz gün halaylar ve tekbirler eşliğinde serbest bırakıldı.
    “ÇIKARSAM AYNISINI YAPARIM” DEMİŞTİ
    CMK’nın 102’nci maddesindeki değişiklik sonrasında tahliye olan Hizbullah’ın sözde askeri kanat sorumlusu olan Hacı İnan, yargılandığı sırada, yaptıklarından pişman olmadığını, çıkarsa yine aynı şeyleri yapacağını söylemişti.
    Cesedinin bulunmasının ardından Hürriyet, Konca Kuriş’in hayat hikayesi ile ilgili 24 Ocak 2000 tarihli sayısında şunları yazmıştı:
    KONCA’NIN DRAMI
    Konca Kuriş, başörtülü, tombulca ve sempatik. İnatçı, kavgacı ve direnen bir feminist. 4 çocuklu, modern yaşayan, sosyal aktivitelerin içindeki bir ailenin çocuğuydu. 16 yaşındayken, 1978 yılının 4 Ocak günü Mersin’in Kurtuluş Günü’nde evlendi. Sürekli okuyan, araştırmacı olan 5 çocuk annesi Kuriş, kayınpederi 75 yaşındaki Abdullah’ın ısrarlarıyla örtündü. Din ve tarikatlarla çok yakından ilgilendi. 1987 yılından 1998’e kadar İslám dinini derinlemesine araştırdı. Kuriş, araştırmasını yaparken dindeki fraksiyonlara da girdi. Hizbullah örgütü ve Nakşibendi tarikatına katıldı. 1996 yılında davetli olduğu Dünya Müslüman Kadınlar Günü nedeniyle İran’a gitti, burada Hizbullah’ın toplantısına katıldı. Bir süre sonra İnsan ile Allah arasına hiçbir şeyin giremeyeceğini savunarak Hizbullah’tan ayrıldı. ‘‘Verilen dersler hiç aklıma yatmadı’’ diyen Kuriş, tarikatlarla da ilişkisini kesti. Hizbullah’tan ayrılması Kuriş’in sonunu hazırladı.
    FAHİŞEYE YARDIM
    Kadın haklarının savunuculuğu da yapan Kuriş, Mersin’de Bağımsız Kadın Derneği ve Kadın Sığınmaevi faaliyetlerine katıldı. Spastik özürlüler için araç alma girişiminde bulundu. Bir hayat kadınını intihardan kurtardı. Kuriş, özgür düşünceleri ve radikal çıkışlarıyla yurt içinde ve yurtdışında kısa sürede adını duyurdu.
    HİZBULLAH’IN HEDEFİ OLDU
    Dikkat çeken görüşlerini şöyle dile getirdi: ‘‘İbadet Türkçe yapılmalıdır. Kadın adet dönemindeyken namaz kılıp oruç tutabilir. Kuran kadınların sadece göğüslerini kapatmasını emrediyor. Kuran’da çarşaf yok. İnsanlar; erkeklerin Kuran’da daha üstün olduğu mesajının verildiğine inanıyorlar. Ama böyle bir ayet yok. Kadınlar ve erkekler cuma ve cenaze namazını birlikte kılabilirler.’’ Hatta; bu çıkışları nedeniyle onu Prof. Dr. Yaşar Nuri Öztürk’e benzetenler oldu ‘Dişi Yaşar Nuri’ diyenler oldu. Ancak Konca Kuriş, bu çıkışlarıyla özellikle Hizbullah örgütü ve tarikatların hedefi haline geldi.
    AĞABEYİN FERYADI
    Konca Kuriş kaçırıldıktan sonra öncelikle Mersin, Tarsus ve Gaziantep’te arandı. Oysa Kuriş’in ağabeyi Mehmet Genç, kardeşine ulaşılamamasında Emniyet Müdürlüğü’nü suçlarken bir şüpheliye ve bu şüphelinin kaçtığı Konya’ya dikkat çekti. Ancak kimse bu uyarıyı umursamadı. Sonunda Kuriş’in cesedi Konya’da çıktı. Ağabey Genç, dikkate alınmayan şu iddialarda bulunmuştu: ‘‘Konca’nın kaçırılma olayından önce, onu tehdit eden bir kişi vardı. Kardeşimin eski tanıdığıydı. Bu kişi Konca’nın arabasını sokak lambasının altına bırakıyor. Görgü tanıkları, arabayı bırakan iki kişiden birinin o olduğunu belirliyor. Çünkü bu adamın yürüyüş bozukluğu var. Zanlı o gece mal almak için Konya’ya gittiğini söylüyor. Ama Ticaret Odası’nda kaydı yok. Dahası bu kişi şüphelilerden birinin robot resmine yüzde 80 benziyor. 9 şahit o kişiyi kaçırıldığı gün gördüğünü söylüyor, fakat salıveriliyor.’’
    İRAN’A GİTMEMELİYDİ
    Ailesi, Konca Kuriş’in hep yaşadığına inandı. Ta ki, bir cumartesi günü Konya’da mezar evden çıkarılan ceset teşhis edilene kadar. Yakınları Konca’nın hep hücre cezası ile kurtulacağını umut etti. Bir ihbar üzerine Gaziantep’te 15 kuyu teker teker arandı. Kendi ailesi ile kocası arasında zaman zaman sürtüşmeler oldu. ‘Anlaşmalı kaçırma’ iddiaları gündeme geldi. Ve cesedi dahi güçlükle teşhis edilebildi. Kayınpederi 75 yaşındaki Abdullah Kuriş’e göre, ‘‘Konca İran’a gitmemeli, bu işlere bu kadar bulaşmamalıydı.’’

    Friday, June 13, 2014

    Musul'daki Ermeni Kilisesi bombalandı

    Musul’daki Ermeni Aziz Ejmiatsin kilisesinin Irak ve Şam Devleti (IŞİD) militanlarının hedefi olduğu ve bombalandığı bildirildi. Musul’da yaşayan 65 Ermeni aile başka şehirlere sığınırken, ülkenin hristiyan nüfusunun yarısının yaşadığı Bağdat'a doğru IŞİD'in ilerleyişi devam ediyor.
    13 Haziran 2014 Cuma 10:41
      

    Harita: AFP/BBC
    Irak’ın Thok bölgesinin Ermeni Cemaati’nin papazı  Masis Shahinyan, Musul’daki Ermeni Aziz Ejmiatsin kilisesinin Irak ve Şam Devleti (IŞİD) militanlarının hedefi olduğu ve bombalandığını bildirdi. Kilise etrafında bir yangın meydana geldi. Saldırı sırasında can kaybı olmadığı belirtiliyor.
    Musul’un 65 Ermeni ailesi şehri terk etmeye zorlanarak Erbil, Thok ve diğer bölgelere sığındı.
    Musul’u ele geçiren IŞİD örgütüne bağlı militanların Bağdat’a ilerleyişi devam ediyor.  Yerel kaynaklar, IŞİD’in Musul’un ardından Ninova, Anbar ve Salahaddin vilayetinin geniş kesimlerini de ele geçirdiğini iddia ediyor. Salahaddin vilayetinin merkezi olan  Tikrit’in de kısa bir çatışmanın ardından da IŞİD’in eline geçtiği belirtildi.
    IŞİD militanlarının ele geçirdikleri Beyci’deki petrol rafinerisi ve Bağdat’a da sevkiyat yapan elektrik santralinde kontrolü ele geçirmeye çalıştığı kaydedildi.
    Bugün ırak parlamentosu, Başbakan Nuri el Maliki’nin olağanüstü hal ilan etme çağrısını görüşmek için toplanacak.
    Erbil’e kaçan Musul valisi Esil Nuceyfi ise, Musul’un yeniden ayakları üzerine durma yetisine sahip olduğunu belirterek, Musul’u geri almak, asayiş ve düzeni yeniden kurmak için halk komiteleri oluşturduklarını açıkladı.
    Ermeni Başpiskoposluğu’ndan yapılan açıklamaya göre Irak’ın Bağdat, Basra, Kerkük ve Musul şehirlerinde yaklaşık 16 bin Ermeni bulunuyor. Ülkenin Hristiyan nüfusunun yarıdan fazlası ise Bağdat’ta yaşıyor. (GK) AGOS

    Thursday, June 12, 2014

    Yargıtay Selek kararını bozdu

    Yargıtay 9’uncu Ceza Dairesi, Mısır Çarşısı davasında ömür boyu hapis cezasına çarptırılan Pınar Selek’e verilen ağırlaştırılmış müebbet hapis cezasını bozdu.
    Türkiye'de 1998 yılında Mısır Çarşısı'nda 7 kişinin öldüğü, 127 kişinin yaralandığı patlamaya ilişkin davanın karar duruşması Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi'nde yapıldı.
    Kararı açıklayan Yargıtay 9'uncu Ceza Dairesi Başkanı Ekrem Ertuğrul, Pınar Selek hakkındaki yerel mahkeme kararının, esası incelenmeden usulen bozulduğunu bildirdi.
    Ceza genel kurulu kararlarına karşı başsavcılığın itirazı olmadığı sürece, yerel mahkemece direnme kararı verilemeyeceğini belirten Ertuğrul, yerel mahkemenin kararının hukuki yanılgı sonucu verildiğinin belirlendiğini ifade etti. Ertuğrul, "Sair yönleri incelenerek bozma kararı verildi" dedi.
    1998 yılındaki patlamanın ardından suçlanan ve 2 yıl boyunca hapis yatan Selek, bilirkişi raporunda patlamanın büyük olasılıkla tüp gaz kaçağından meydana geldiğinin belirtilmesi üzerine serbest bırakılmıştı.
    Selek hakkında daha önce mahkemenin verdiği iki beraat kararı, Yargıtay tarafından bozulmuştu. Selek, geçen yıl İstanbul 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından "Devletin hâkimiyeti altındaki toprakların bir kısmını devlet idaresinden ayırmaya matuf eylemde bulunmak" suçunu düzenleyen 765 sayılı eski TCK'nın 125'inci maddesi uyarınca ağırlaştırılmış müebbet hapisle cezalandırılmıştı.     
    © Deutsche Welle Türkçe

    Tuesday, June 10, 2014

    “SİZİ, YİMMEYİZ YİMMEYİZ!”

    Rıha’nın (Urfa) Pirsus (Suruç) ilçesinde, 1 Eylül dünya barış gününde, kendisine uzanan mikrofona şapkasını sallaya sallaya şöyle konuşmuştu amcanın biri: “Yıllardır, yüzyıllardır yeter artık bu kan dursun dursun dursun. Yaşım 52-53, tek bir saniyem boş geçmedi, geçmiyor, geçmeyecek. Yeter artık Allah’tan korkun yav. Sizi yimmeyiz yimmeyiz. Biz de milletiz, dünya halkı ne kadar bir milletse, biz de o kadar bir milletiz arkadaş.
    Biz Kürd’üz, dilimiz Kürt, anamız Kürt, babamız Kürt niyeee bizi bitiriyorsunuz. Nereye kadar bizi bitireceksiniz. Bitmeyiz bitmeyiz. İlk ve son olarak konuşuyorum. Kellem de bu yoldadır, isterse beni kelle edin.  http://www.youtube.com/watch?v=T7MBtN1HUEo
    Amca, çok basit şekilde şunları söylüyor: Arkadaş siz kendi dilinizde eğitim görüyorsunuz, ana dilinizde rüya görüp, ana dilinizle yemek yiyorsunuz. Özgürce kültürünü yaşıyorsunuz bizim neyimiz eksik sizden, biz niye kendi kültürümüzü yaşamayalım. Yüz yıl oldu. Kanla beslemeye doymadınız mı?
    Her gün televizyonlara çıkıp sosyolojik tespit yapan analistlerin, artık kard kürd diyemeseler de laf kalabalığı yapan kafatasçıların, akil adamların, danışmanların, işe, kafa yoruyormuş gibi görünenlerin, “ortadoğu strateji uzmanlarının”  bir an önce tek bir günü bile boş geçmeyen amcanın küçük söyleşisini izlemeleri, dinlemeleri gerekir. Bu alanda çalışan herkese,  ders olarak okutulmalı amcanın söyledikleri. Zihinlerinde köklü değişimler yaratacağından değil, Kürt’lerin zinhar boyun eğmeyeceklerini bir kez daha idrak etsinler diye izlemeliler.
    Cidden yüz yıllar oldu. Gidin, Zilan deresine bakın. Ararat dağının eteklerine koyulun, Dersim’deki mağaralara gezintiye çıkın. Orada bir zamanlar yaşayan, dünya ne kadar bir milletse, o kadar millet olan insanların kellelerini görün. Arkeologların işi sadece toprağı kazıp altından nesneleri çıkarmak değilse, onlar söylesin size zalimce kıyıma uğratılan bu halkın bitmeyeceğini. Müzisyenler, “benim görevim yalnız şarkı söylemektir” demiyor iseler, onlar da söyleyebilirler dillerindeki türkülerin ne anlama geldiğini, hangi tarihlerden kalma olduğunu, sözler de ismi geçenlerin şimdi nerelerde gömülü olduğunu, meşe sopalarıyla öldürüldüklerini.
    Gel gör ki, daha toprakta çıkarılmayı bekleyen o kadar insanımız varken, dünyalar güzeli Ceylan Önkol’u doğuran Lice’de yine katledildi Ceylan’larımız. Artık albümlerimize sığmıyor, çocuklarımızın fotoğrafları. Duvarlarımız da boş yer kalmadı. “Yeter artık, bu kan dursun dursun”.
    Neyse, uzun uzadıya konuşmaya ne hacet, amca özetlemiş durumu zaten, anlaşılan o ki “barış” uzak ihtimal. Biz, iyisi mi bu yazıyı yazan, yazdıran, halkının diline tercüman olan Pirsus’lu amcanın sözlerini tekrar edelim hep birlikte. Dost düşman belli olsun.
    “Biz Kürd’üz, dilimiz Kürt, anamız Kürt, babamız Kürt niye bizi bitiriyorsunuz. Nereye kadar bizi bitireceksiniz”. Bitmedik, bitmiyoruz, bitmeyeceğiz.
    “Biz de insanız, sizi yimmeyiz yimmeyiz”…

    Sunday, June 8, 2014

    Emrah Altındiş: ‘O soruyu kelle koltukta sordum, hâlâ tehdit geliyor’ – Zeynep Miraç (Hürriyet)


    Cumhurbaşkanı’na bir soru sordu, hayatı değişti. Harvard Tıp Fakültesi’nde araştırma görevlisi olan Emrah Altındiş, Abdullah Gül’e “Türkiye’de insanlar ölürken geceleri nasıl uyuyorsunuz” diye sorduğundan beri ona hem tebrik hem de tehdit yağıyor. Şu anda Türkiye’ye dönerse başına neler geleceğinden de, Harvard’ın bitmek üzere olan kontratını yenileyip yenilemeyeceğinden de endişeli
    Soruyu sorduğunuz günden bu yana olan biteni düşününce, bugün olsa aynı şekilde davranır mısınız?
    Mutlaka, bir saniye bile düşünmem. Berkin Elvan’ın babasından, Abdocan’ın annesinden, Ethem’in ailesinden teşekkür mesajları aldım. O güzel annelerimize taşıdıkları keder içinde ufacık bir ferahlık yaşattıysam, o mutluluk bir ömür yeter. Bu vesileyle Soma’da, Gezi’de ve Roboski’de kaybettiğimiz tüm insanlarımızın acılı ailelerine başsağlığı diliyorum, anneleri beni de evlatları saysınlar.
    Cumhurbaşkanı Gül’e bu soruyu sormayı toplantıya gitmeden önce planlamış mıydınız, yoksa Gül’ün konuşması üzerine mi karar verdiniz?
    Aslına bakarsanız konuşmaya girmeye son anda karar verdim ve soru alacaklarından dahi emin değildim. Moderatör Harvard’lı profesör de Cumhurbaşkanı da Türkiye’nin ne kadar demokratik, barışçıl ve ilerleyen bir ülke olduğunu anlattılar. Konuşulan; Berkin Elvan’ı toprağa verdiğimiz, Uğur Kurt’un henüz katledildiği, sokakta şiddetin hüküm sürdüğü Türkiye değildi ve ben de tam bunu sormaya çalıştım.
    Toplantı sonrasında Abdullah Gül’ün ekibi tarafından sizinle iletişime geçen oldu mu?
    Hayır olmadı.
    Sorunun ardından Gül’ün korumaları tarafından tehdit edildiğinizi anlatmıştınız. Bu tehditler sürdü mü?
    Ben sorumu sorarken korumalar beni sözle taciz ettiler, bir tanesi bana bayağı yaklaştı. O sonunda “Sen karışma” dediğim koruma, “İnsan ol, sen insan değilsin, kes sesini” gibi şeyler söylüyordu. Ardından yerime geçtiğimde yine aynı koruma, göz teması kurup “Seninle görüşeceğiz” dedi. Belki o kaş göz işaretleri kameralarca da kaydedilmiştir. Bu olay medyada patladıktan sonra yüzlerce teşekkür, tebrik mesajı aldım. Bunun yanında çok daha az sayıda tehdit ve hakaret mesajı da mevcut. Avukat arkadaşlarım inceliyorlar.
    Aldığınız cevap sizi ne kadar tatmin etti?
    Abdullah Bey Meclis’te başsağlığı mesajını hatırlatarak başladı. Başsağlığı dilemek anlamlı bir jest. Ancak Ethem Sarısülük’ün katili ve daha nicesi özgürken, başsağlığı neye yarar? Roboski’ye dair tek bir kelime yok cevabında. O jetleri köylülerin üzerine uçuran ordunun başkomutanı kim? Peki iş cinayetleri? Kendisi 7 yıldır Cumhurbaşkanı bu memlekette. Son 7 senede en az 7000 işçimiz önlenebilir iş cinayetlerinde katledildi, yazık günah değil mi? Türkiye ILO’nun 176 maddeli maden güvenliği sözleşmesini imzalamaktan kaçınmasa Soma’da bu katliam olacak mıydı? Kendisinin de bunlardan sorumluluğu yok mu? Ben bu soruyu Cumhurbaşkanlığı makamının sadece bir başsağlığı dileme makamı olmadığını bildiğim için de sordum.
    ‘Cesaret bulaşıcıdır’
    “Türkiye’de sorsam dayak yerdim” dediniz. Burada olsanız yine de aynı soruyu sorar mıydınız?
    Türkiye’de milyonlarca insan çıplak devlet şiddetini göze alıp, sokaklara çıkarak bu soruları zaten sürekli soruyor. Ve biliyorsunuz cesaret bulaşıcıdır.
    Kimileri için kahramanlaştınız. Size bu soruyu sorduran daha cesur olmanız mı; ABD’de yaşamanın verdiği garanti mi ya da…?
    Ben eleştiri niteliğinde bir soru sordum, gerçek kahramanların dertlerinin ufacık bir kısmını devletin en yetkili kişisine karşı dile getirdim. ABD’de yaşama konusuna gelince, bu konuda hiçbir garantim yok. Ne yeşil kartım ne de vatandaşlığım var. Ben bu soruyu kelle koltukta sordum, kontratım yakında bitiyor. Kendi emeğim dışında hiçbir güvencem yok.
    Okul yönetimiyle bu sorunuzla ilgili bir olumsuzluk yaşadınız mı?
    İktidar nerede olursa olsun sorgulanmayı ve riskin parçası olmayı sevmez. Resmi bir sorun yaşamadım henüz ama bu işler belli olmaz.
    Sorunuzun ardından sizin Cemaat bağlantınız olduğunu söyleyenler oldu. Herhangi bir gruba bağlılığınız var mı?
    Ben Fethullah Gülen ve cemaatinin, Türkiye’de yaşadığımız her türlü antidemokratik uygulamada ve yaşadığımız otoriterleşmede en az AKP iktidarı kadar sorumlu olduğunu düşünüyorum. Dolayısıyla cemaatle bir bağım olması mümkün değil. Hiçbir siyasi parti üyeliğim de yok.
    Üslubunuzu eleştirenler de oldu. Siz daha sonra kendinizi dinlediğinizde sizi rahatsız eden bir sözünüz oldu mu?
    Ben konuşmanın yapıldığı üniversitede çalışan bir bilim insanıyım. Ve Cumhurbaşkanı’na eleştirel, sert bir soru yöneltmekle birlikte, asla hakaret etmedim. Korumalar üstüme yürüyüp beni taciz etmeye başladılar. Hatta sağ çaprazımdaki elini silahına atınca benim de sesim istemeden refleksif olarak yükselmiş, vücut dilim sertleşmiş, bunu sonradan videoyu izleyince fark ettim. Nezaket diyenlere şunu hatırlatayım: Neden devletin halkına nezaketi değil de benim devlet başkanına nezaketim sorgulanıyor?
    ‘Ailemin için ferah olsun’
    “Isparta doğumluyum. Ailemde çoğunluk kamu emekçisi, dolayısıyla mütevazı koşullarda büyüdüm. Adalet, eşitlik duygularımın gelişmesinde ailem oldukça etkili oldu. Başta Ahmet dedem, annem, babam… Ellerinden özlemle öpüyorum, içleri ferah olsun. Ege Üniversitesi Biyomühendislik Bölümü’nü bitirdim, ODTÜ Biyoteknoloji’de yüksek lisans yaptım. Doktoramı İtalya’da önemli aşı araştırma merkezlerinden birisinde, Siena’da yaptım. Bu esnada Bologna Üniversitesi’nde doktora öğrencisiydim. 2011’de doktora sonrası çalışmalarım için Harvard’a geldim. Araştırma alanım, insanları hasta eden bakteriyel mikroplar. Başta çocuklar olmak üzere tüm toplumun korunması için aşı geliştirme çalışmaları yapıyorum. Harvard’da üç senedir koleraya yol açan bakteri üzerine çalışıyorum.
    Türkiye’ye dönmek için girişimlerim uzun zamandır devam ediyor, ancak bu soru vakasından sonra şartlar ne gösterecek bilmiyorum. AKP’nin üniversite ve YÖK’te nasıl bir hâkimiyeti olduğu malumunuz. Türkiye’ye bu şartlarda dönersem değil bir kadro almak, şu anda havaalanında gözaltına alınıp alınmayacağımı ya da bir saldırıya maruz kalıp kalmayacağımı bile öngöremiyorum.”

    Friday, June 6, 2014

    #Keseb’i Kurtarın, #Halep’i Kurtarın Kampanyası ve Kim Kardashian: Suriye’de Raşomon Etkisi

    Elyse Semerdjian
    (03.06.2014)
    Suriye’nin kuzeydoğusunda bulunan ve Türkiye sınırına yalnızca bir mil uzaklıktaki Hristiyan Ermenilerin yaşadığı tarihi Keseb kasabası artık savaşın etkisinden en çok nasibini almış yerlerden biri. 21 Mart sabahı kasaba, üç farklı muhalif güç olan El Nusra cephesi, Şam el İslam ve Ensar el İslam tarafından ele geçirildi. Bu olay bütün dünyadaki Ermenilere geçmişte yaşadıkları travmaları tekrar hatırlatmış oldu. Çünkü bu kasaba 1915 Ermeni Soykırımı sonrası Ermenilerin yaşamlarını sürdürdüğü iki yerden biriydi ve şimdi buradaki nüfus da boşaltılmış oldu. Türkiye’de geriye kalan son Ermeni köyü Vakıflı, şu anda Keseb kasabasının eski sakinleri için güvenli bir sığınak durumunda. Keseb kasabası ele geçirildikten üç hafta sonra birbirleriyle çatışan farklı fraksiyonlar kendi gerçeklik biçimlerini oluşturabilmek için bu trajediyi bir araç olarak kullanmanın yollarını arıyorlar. Bu olguya kısaca Suriye’deki Raşomon etkisi adı verilebilir.

    Keseb son üç yıldır diğer yerlere oranla daha sakindi fakat muhaliflerin ülkedeki Alevi çoğunluğun ikamet ettiği bölgedeki sahil kasabası Lazkiye’ye yönelik harekâtlarında bir başlangıç noktası haline geldikten sonra yeni bir anlam yüklendi. Militanlar bu harekâta Kuran’daki bir sure olan El Enfal’in (ganimetler) adını verdiler. Bu ad, Şam civarındaki muhaliflerin bu yakınlarda Yebrud’ta uğradıkları bozgunla değişen dengeleri Esad aleyhine çevirme umudunu simgeliyordu. Ayaklanma başladığından beri Keseb’deki milis kuvvetler, dağlardan içeri sızmaya çalışan militanları püskürtmek için silahlandılar. Baskın sabahı Türkiye sınırlarını açarak, Esad’ın son zamanlarda güneyde elde ettiği zaferleri boşa çıkartmak amacıyla milislerin Suriye’ye sızmalarına izin verdi. Diğer taraftan, Amerika Ermeni Ulusal Komitesi de dahil birçok Ermeni örgütü ve onları izleyen Ermeni aktivistler, Türkiye’nin üç hafta önce Keseb’teki rolünü 1915 Ermeni Soykırımı ile ilişkilendirdiler.

    Muhalifler tarafından göz ardı edilse de Ermenilerin korkuları tamamen yersiz sayılmaz. İslamcı muhalif milislerden bazıları, kendi tekfirî mezhepçiliklerini (kendi inancı dışındakileri kâfir olarak tanımlama alışkanlığı) sürdürmekteler. Şiilerle Hristiyanların kafalarını kesmeleri veya bu insanları din değiştirmeye zorlamaları da bunun göstergesi. Keseb kasabasındaki nüfusun boşaltılması yüzyıl sonra hâlâ hayatta olan Ermenilerin yok edilme korkularını da bu nedenle hiç azaltmıyor. Gerilla grupları her ne kadar kendi aralarında çatışsa da Hristiyan köylerine ortak saldırılar düzenliyor; Rakka’da olduğu gibi kiliseleri milislerin kumanda merkezine çeviriyor; kutsal nesnelere saygısızlık edip yağmalıyor; Hristiyanları kaçırıp zorla Müslümanlaştırıyor; azınlıkları öldürdükleri gibi sokaklarda savaşan Sünni Müslüman kardeşlerini de kazara katlediyorlar. Neyse ki Keseb ele geçirildikten sonra henüz bir kilisenin tavanındaki haçın sökülmesinden başka büyük bir tahribat yapılmadı.
     

    Keseb’de haçı tahrip edilen kiliseden bir görüntü

    Ermeni cemaati Keseb’in ele geçirilmesini protesto etmeyi sürdürüyor. Sosyal medya aracılığıyla başlatılan #Keseb’i kurtarın kampanyası Keseb’le ilgili birçok önemli gerçeğe temas ediyor ama internette dolaştığı için, ister istemez, yanlış bilgileri de beraberinde getiriyor. Evet, Keseb’teki nüfusun tasfiyesi geçen yüzyılda, 1909 ve 1915’te yapılan iki büyük tasfiyeyi hatırlatıyor ve Türkiye’nin her ikisinde de belirli bir dahli olmuştu. Fakat açıklığa kavuşturulmayan şey şu ki Ermeni haber servisi Asbarez baskın sırasında seksen kişinin öldüğünü belirtmiş olmasına rağmen bugüne kadar yalnızca ölülerden ikisinin Ermeni asıllı olduğu ortaya çıktı. Diaspora Ermenileri de Keseb’te NATO destekli ikinci bir soykırımın yaşandığını öne süren abartılı bazı yazılar yazmaya devam ediyorlar. Diğer Ermeni haber ajansları ise daha makul haberler veriyorlar. Armenian Weekly dergisi Lazkiye’ye gönderilen iki bin Ermeni’nin Meryem Ana Ermeni Kilisesi’nde kaldıkları ve Kızıl Haç Örgütü’nün insani yardımlarda bulunduğuna değinmişti. Aynı zamanda henüz Lazkiye’ye varmamış olan diğer on bin Kesebli Ermeni’yi arama çalışmalarına da yer verilmişti.

    Peki, Ermeniler Keseb’i neden boşalttılar? Bu noktada, El-Nusra’nın Eylül 2013’te Şam’ın dış bölgelerinde bulunan ve stratejik veya askeri önemi olmayan, Aramice dilinin konuşulduğu Malula kasabasını ele geçirmesi bir örnek vaka olarak incelemek yararlı olacaktır. Burada sembolizm stratejiyi gölgede bırakmıştır; bilindiği üzere Martakla Manastırı adını Roma zulmünden kaçarak burada zorla tutulan ilk Hristiyan azizlerinden birinin adından almıştı ve manastırdaki rahibelerden on üçü bu sembolik olayı hatırlatacak şekilde El Nusra’nın işgali sırasında üç ay zorla alıkonuldular. Rahibeler, Katar’ın kendileri için ödediği on altı milyon dolarlık fidyenin ardından 9 Mart’ta serbest bırakıldılar. Son iki yılda Humus (savaş öncesindeki nüfusu yüzde on oranında azaldı), Malula ve Keseb’teki Hıristiyan nüfusun tasfiyesi Suriye’deki Hristiyanlarda savaştan sağ çıkamayacakları korkusunu gittikçe derinleştirdi.
     
    Keseb’den kaçanların çoğu, 2012 Ağustos’unda Halep’te çıkan çatışmalardan kaçarak canını kurtaran Ermenilerden oluşuyor. Şimdi üçüncü kez sürgün edilen bu mülteciler, memleketlerinden zorla uzaklaştırılmış olan yedi milyondan fazla Suriyeli’yle birlikte Lazkiye’deki Ermeni Kilisesi civarında merakla kaderlerinin ne olacağını bekliyorlar. Son üç yılda 140.000 can kaybının yaşandığı bu trajedinin yanında Keseb’de ortadan kaybolan iki bin Ermeni önemli sayılmıyor! Ama Suriye’nin yapıtaşı olan ve varlığı yüzyıllar öncesine dayanan on altıdan fazla dini ve etnik grubun temsil ettiği cemaat mozaiğinin yok olma tehdidi karşısında bu mesele mutlaka ciddiye alınmalıdır.

    SURİYELİ ERMENİLERİN HİKAYESİ

    Üç yıl önce çatışmalar başladığında, Suriye’deki Ermeni cemaatinin erken dönem tarihini yazıyordum. Suriye’deki Ermeni cemaatinin cüzi bir kısmı 1375’te, Kilikya Ermeni Krallığı döneminde göç etmiş olan Ermenilerden (Arman Gadim), çoğunluğu da soykırım mağdurlarının soyundan gelen Ermenilerden oluşur. I. Dünya Savaşı sırasında önemli sürgün yerlerinden biri olan Halep, Suriye Ermeni cemaatinin halen büyük bir kısmını barındırır. Suriye’deki Ermeniler her ne kadar varlıklarını sürdürse de Suriyeli muhaliflerden Fawwaz Tallo bir konuşmasında herhalde farkında olmadan “Keseb; bir Suriyeli kasabasıdır, Ermeni kasabası değil. Ermeniler, Suriye topraklarına yüzyıl önce kabul edilen konuklardır ve biz bugün kendi topraklarımızın mücadelesini veriyoruz” ifadesini kullanmıştı. Tüm ülkeyi sarsan ölüm kalım savaşında Tallo’nun bu sözleri Suriye’nin köklü tarihinden Ermenileri tasfiye etmek isteyen, abartılı bir söyleme tekabül etmektedir. Ayrıca tarihi belgeler bu beyanatı tamamen yalanlar. Keseb, Ermenilerin Suriye’deki en eski yerleşim yerlerinden biridir ve geçen yüzyılın etnik temizlikleri ve savaşlarından sağ çıkabilmiş yerlerin sonuncusudur.

    Bu makaleyi yazdığım sırada masamda bulunan Osmanlı mali kayıtlarına (eski adıyla Mufassal Tahrir Defteri) bakıldığında doğudaki Celali isyanları ve 1590’lardaki Küçük Buzul Çağı’nın neden olduğu verimsiz hasatlar neticesinde 16. yüzyıldan itibaren Suriye’deki Ermenilerin sayısının gittikçe arttığı görülür. On altıncı yüzyılda Halep’te Hıristiyanların yoğun olarak yaşadığı Judayda ve çevresindeki Ermeni cemaati gözle görülür bir nüfusa sahipti ve on sekizinci yüzyılda Judayda, kentteki toplam nüfusun yarısını oluşturacak kadar genişledi. Aynı belgelerden Keseb’in on altıncı yüzyılın ilk yirmi yılındaki gelişmesi de takip edilebiliyor: 1526: yirmi altı aile, 1536: otuz aile, 1550: altmış bir aile. Osmanlı İmparatorluğu’ndaki vahşetler Hamidiye katliamlarıyla (1894-1896) başlayarak gittikçe artarken Ermeniler de yakınlardaki Suriye topraklarına kaçmışlardır.

    Soykırım sırasında tehcir yolu üzerinde bulunan Resulayn, Rakka ve El-Shaddadeh’de isimsiz bazı toplu mezarlar var. Üç yıl süren savaşın ardından Der-Zor harabeye dönerken tüm bu şehirlerde hemen herkesin bir Ermeni büyükannesi olduğunu ve 1915’teki olaylarla bu insanların ailevi bağları olduğunu unutmak mümkün değil. 1. Dünya Savaşı sonrasında 1920’lerde Suriye toprakları, sayıları yüzbinlerle ölçülen Ermeni mültecilerle doluydu. Öncelikle mülteci kampları olmak üzere Halep’in Süleymaniye, Aziziye ve Meydan (Ermenicesi:’Nor Kyugh’) bölgelerinde Ermenilerle komşuluk ilişkileri gelişmişti. Öyle ki Şam’da yer alan Bab-ı Şarkî’nin hemen arkasındaki Haratal Arman bugün bile, Ermeni mülteci kamplarının mimari tasarımını taşır.

    1928’de Ermeniler, Fransız sömürge güçleri tarafından seçim sırasında milliyetçi hissiyatın önünü almak amacıyla Suriye vatandaşlığına kabul edildiler. Fransa’nın Ermeni azınlığa müdahalesi tarihçi Keith Watenpaugh tarafından “çok da Suriyeli olmayan” bir davranış biçimi olarak tanımlandı. Sömürgeci ’böl ve yönet’ politikası ortamında, Fransız yönetiminden bağımsızlığını isteyen Sünnî burjuvazinin yanı sıra, Suriyeli azınlıklar da işbirlikçi bir sınıf olarak görüldü. Kurucu meclise Ermenilerin de seçilmesi siyasete aktif katılımlarının bir işareti olarak kabul edildi. 1960’lardaki istikrarsızlık dönemi ve bunu takip eden Hafız el Esad egemenliğinde, Ermenilerin siyasete katılımında ciddi bir azalma oldu ki bugün de bu durum devam ediyor.
    Araştırmacı Andrew Tabler da NPR’yle yaptığı röportajda şu beyanatı vererek rejimin mitlerini olduğu gibi benimsediğini gösterdi:

    ‘(Suriyeli Hıristiyanların) devlet kurumları ve orduda gayet iyi iş sözleşmeleri ve pozisyonları var… İbadet yerlerinin korunması ve iyileştirilmesi bakımından da ayrıcalıklı bir muamele görüyorlar.’

    Bu düşünce çizgisi takip edildiğinde, Ermeniler ve diğer Hristiyanlar devletten siyasal ve finansal çıkar sağlayan korunmuş azınlıklar olarak görünürler. Oysa gerçekler bu iddiayı hiçbir şekilde doğrulamaz. Parlamentoya çok seyrek olarak seçilen Ermeniler devlet kurumlarında da seçilmiş değil atanmış kadrolara gelmiştir. 2012 gibi yakın bir tarihte Beşar el Esad, Dr. Nazira Farah Sarkis’i bir kadın bakan olarak Çevre Bakanlığı’na atamıştı. Biraz dikkatle bakıldığında, 2012’deki bu atamanın, ayaklanmalar sırasında tarafsız duruşlarını bozmayan Ermenilerden savaş döneminde destek almak için girişilmiş bir çaba olduğu anlaşılır.

    Ermenilerin tarih boyunca Suriye siyasetinde görünmez olmaları bir asırlık siyasi kurumlarının –kulüpler, siyasi partiler, kiliseler ve sosyal komitelerin– baba-oğul Esad rejiminin gölgesinde ayakta kalabildiği düşünülürse gayet paradoksal bir durumdur. Ermenilerin siyasete katılmaya dünden razı oldukları düşünülebilir fakat istatistiklere bakılırsa otoriter modelin baskısı altında kendilerini çok fazla gösterememişlerdir. Mecburi askerlik hizmetinden kaçmak ve bazen de daha iyi ekonomik imkânlara kavuşabilmek için Suriye’yi terk etmişlerdir. Tarihçi Simon Pavaslian, 2011 ayaklanmasının arifesinde Ermeni nüfusunun 100.000’lerden 58,000’e düşüşünü delil göstererek otoriter rejimin baskısı altında cemaatin nüfusunun ciddi biçimde azaldığını öne sürer.

    Hafız el Esad Türkiye’ye karşı düşmanca tavırlar sergilerken Beşar el Esad yakın komşuluk ilişkileri geliştirmiş ve bu da sonuç olarak Ermenilerin, Ermeni Soykırımı konusunda ifade özgürlüğünü kısıtlamıştı. Ermeni yazarların yazıları ve e-postaları denetlenmiş; tehditler, kitapların raflardan toplatılması, yasaklanması ve Ermeni Soykırımı konusunda araştırmalar yapan yazarların gizli polis tarafından taciz edilmesine dek varmıştı. Hafız el Esad görevdeyken 24 Nisan anma törenleri kulakları sağır edecek kadar gürültülü şarkılar söylenerek, davullar çalınarak gerçekleştirilirdi. Beşar el Esad ise matem törenlerinin yalnızca kilise duvarları arasında ve mezarlıkların ücra köşelerinde yapılmasını emretti. 2005-2011 yılları arasındaki politikalar, Suriyeli Ermenilerin bugün Türkiye’yi eleştirmek konusunda sahip oldukları cesaret, 2005-2011 yılları arasında izlenen politikalarla tam bir tezattır.

    Lübnan İç Savaşı’ndan tecrübeli olan Suriyeli Ermeniler, Mart 2011’de ayaklanmalar başladığında “pozitiflik tarafsızlık” duruşu benimsediler. Bu strateji sayesinde, diğer bölgeler Suriye güçlerince yerle bir edilirken Halep’teki Ermeni bölgeleri büyük oranda korundu. Lübnan’daki Ermenilerin hayatını kurtaran bu strateji diğer yandan 1989’da Taif Barış Antlaşması yapılırken Ermenilerin yalnız kalmasına neden oldu.

    KESEB: SURİYE'DE RAŞOMON ETKİSİ

    Muhaliflerin Hikâyesi

    Keseb’i ele geçirdikten sonra, kuşatmayı yapan milis kuvvetleri Youtube’da çeşitli videolar paylaşarak halkla iyi ilişkiler kurduklarını; Ermeni kiliseleriyle ve geride kalan yaşlı halkla hoşgörüye dayalı bir diyalogları olduğunu göstermeye çalıştılar. Muhalif aktivistleri destekleyen birinin yakın zamanda Facebook’ta paylaştığı bir fotoğrafta Kesebli yaşlı bir kadını kucağında taşıyan muhalif savaşçının görüntüsü, ‘bu adam bir terörist olabilir mi?’ ibaresiyle birlikte yer alır. Yine başka bir videoda, Keseb’teki kiliselerden birisi gösterilmiş ve videoyu sunan kişi, kusursuz İngilizcesiyle, kiliselere hiçbir şekilde zarar verilmediğini anlatır. Programın bir başka yerinde, Aramice bir İncil’den bahsedilirken esas resimde sunucunun anlatmak istediği şey, savaşçılar tarafından İncil’e hiçbir şekilde zarar verilmemiş olmasıdır. Videoda rejim güçleri ile isyancılar arasında devam eden mücadele sonucunda kilisenin alçıdan duvarlarında oluşan ‘tamiri mümkün’ hasarlar sergilenirken bir noktada tur rehberi bu videonun özellikle ‘Kim için’ hazırlandığını söyleyerek Amerikalı şov yıldızı Kim Kardashian’a mesaj gönderir.
     
    Keseb’deki drama dünyanın dikkatini çekmek için Ermeni Soykırımı anma törenlerinin yapıldığı 24 Nisan’a haftalar kala Ermeni Diasporası #Keseb’i kurtarın başlığıyla Twitter ve Facebook aracılığıyla bir seferberlik başlattı. Yaklaşık 1,5 milyon Ermeni’nin 1.Dünya Savaşı sırasında katlinin Türk devleti nezdinde bir asırdır inkâr edilmesinin ardından, soykırım kurbanlarının evlatlarından oluşan Ermeni Diasporası için soykırımın tanınması halen birincil önemde. Her ne kadar bazı şeylerin doğruluk payı olsa da, internet çılgınlığının ortasında, aktivistlerin altyazıyla yayınladığı videoda yanlışlıkla Ermenilerin büyük bir kısmının muhaliflerin işgalinde öldürüldüğü iddia ediliyor; Kim Kardashian ve Cher gibi Ermeni asıllı ünlüler de Keseb’te ikinci bir soykırımın yaşandığını söylüyorlar. Kardashian’ın Keseb’le ilgili görüşü aşağıdaki suçlamaları retweetlediğinde basın tarafından da adamakıllı pekiştirildi: ‘Tarihin tekerrür etmesine izin vermeyelim!!!! Bunu trend topic yapalım!!! #Keseb’i Kurtarın#ErmeniSoykırımı”

    O aşamada Keseb’de kaç Ermeni’nin öldüğü henüz belgelenmemişti. Ama Kardashian konuya dahil olarak kendisini Esad destekçisi olarak itham eden muhalif aktivistlerin radarına girmiş oldu. Hâlbuki Kardashian, Esad rejimini desteklemiyordu. Daily Beast’teki imalı haber başlığında “Kim Kardashian Suriye’deki savaşa katıldı”  denmiş, ‘Lütfen Suriye’de Keseb kasabasında neler olduğuna dikkat edin. Diğer taraftan, Masum Hristiyan Ermeniler Türkler tarafından öldürülüyor. #Keseb’i kurtarın’ diyen Cher ise daha da onur kırıcı bir görüşü retweetledi. Bu kişiler yanlış bilgilendirmeden vazgeçmedikleri sürece muhalif aktivistler de Keseb’te olanlara soykırım denip Halep, Humus ve Suriye’nin diğer bölgelerinde savaş sebebiyle ölenlerden bahsedilmemesi karşısında bu çifte standarttan kaynaklanan öfkelerini gizleyemiyorlar.

    Keseb ele geçirildikten sonraki günlerde boğazına dayalı bir haçla yatağında yatan yaralı bir kadının görüntüsü Suriyeli Hıristiyanlar arasında Facebook üzerinden aylar önce paylaşılmıştı ve bu görüntü #Keseb’i kurtarın kampanyası süresince daha fazla kişiye ulaştı. Snopes, bu kadının Keseb’li değil de bir vahşet filminin oyuncusu olduğunu kanıtlamak için Remy Couture’ün çektiği Kanada filmindeki orijinal görüntüyü bir kliple beraber yayınladı. Elbette bu internetteki yalan yanlış haberlerin ilki değil ama Suriye savaşında Ermenilerin güven vermeyen durumları nedeniyle muhalif aktivistler Keseb hakkında hemen ‘Ermenilerin yalanları’nı ortaya sermek ve kendi taglerini oluşturmak için #Keseb’i kurtarın kampanyasına karşılık olarak # Halep’i kurtarın kampanyası başlattılar. Bu noktada Keseb’e yönelen dikkati dağıtmak için, Suriye’nin kuzey şehirlerine atılan misket bombalarına maruz kalan sivil halkı da gösteren birkaç duygusal video yayınlandı.
     
    Suriye Rejimi’nin Hikâyesi

    Birçok Ermeni sınıra bir taş atımı uzaklıktaki köye mücahitlerin gelmesini 1915’te başlatılan kıyımı tamamlamaya yönelik bir hamle olarak değerlendirdi. Milislerin Türk sınır polisinin bulunmadığı yerlerden sınırı geçtiğini gösteren videolar yayınlandıktan sonra Ermenilerin korkuları daha da arttı. Suriye devlet medyası rejimi Ermenilerin koruyucusu olarak göstererek bu korkuyu kendi yararına kullandı. Rejimi destekleyen yazarlar ‘Keseb’e yönelik saldırıyı Suriye’ye yönelik saldırılara karşı duran Ermenilere duyulan öfkenin bir yansıması olarak değerlendirdiler ve Türklerin Ermenilere tarihi husumetini gündeme getirerek 1915 katliamlarını hatırlattılar. Böylece Keseb’teki nüfusun boşaltılması ile 1915 soykırımı arasında aleni bağlantılar kuruldu. Bu türden beyanatlarla rejimi desteklemelerini sağlamak için Ermenilerin korkuları istismar edildi. Hatta Hizbullah savaşçılarına yazdığı marşlarla bilinen Lübnanlı sanatçı Ali Bereket rejimin yürüttüğü kampanyayı desteklemek için ‘Seal your victory in Kessab’ adlı bir klip hazırladı. Her ne kadar bu şarkı daha önce Yabrud’taki kampanyayı desteklemek için yazılan melodinin farklı bir versiyonu olsa da rejim güçleri Lazkiye bölgesinden muhalif güçleri püskürtmeye çalışırken, Keseb’e yönelik öfke ve korkuyu da kontrol altına almaya çalıştılar.

    Türkiye’nin Hikâyesi

    Suriye’deki Raşomon etkisi yalnızca Ermenilerin üzerine atılacak bir suç değil. Türk basını da Türkiye devletini Keseb’li Ermenilere güvenli bir sığınak sağlayan bir kurtarıcı güç gibi lanse etti. Hürriyet gazetesi ikisi de seksenli yaşlarda olan iki kız kardeş Sirpuhi ve Satenik Titizyan’ın artık ‘cennete’ ulaştıklarını belirtti. Muhalif savaşçıların refakatinde Türkiye’ye gelen bu ihtiyar kardeşler ‘Şimdi Türk kasabasındaki çiftçilerle resmi yetkililerin misafirliğine mazhar olmuştu”. Diğer taraftan Ermenilerin İstanbul merkezli gazetesi Agos’la yapılan röportajda bundan çok farklı bir durum göze çarpmaktaydı. Ermeni Soykırımı sırasında tehcire karşı kahramanca direnişiyle bilinen Musa Dağı yakınlarındaki son Ermeni köyü olan Vakıflı’ya gelindikten sonra gazeteci Lora Baytar’ın belirttiğine göre ‘korkmamalarını söyleyen on sakallı adam evlerine girip mallarını yağmalamıştı ve bu adamlar Arapça değil Türkçe konuşuyorlardı. İki kadının ifadesine göre her ne kadar adamlara Suriye’nin liman şehri Lazkiye’ye gitmek istediklerini söyleseler de zorla Türkiye sınırına sürülmüşlerdi.’ Türkiye’yi cennet olarak tanımlamaktansa ‘orada ( Keseb’te) kimse kalmadığı için bir yerlere gitmek zorunda olduklarını’ söyleyen insanlar vardı. Bu kadınlar Türkiye’ye yerleşmeyi bir lokma ekmeğe benzetmekteydi: “Eğer dünya üzerinde bir lokma ekmek kaldıysa onu yemeye mecbur kalırsınız.”

    Her iki açıklamada da kadınların evlerinin anahtarını Türkçe konuşan ‘sakallı adamlara’ bıraktıkları belirtilirken Agos gazetesi, Keseb’teki evlerde gerçekleşen yağmanın detaylarından da bahsetti.  #Keseb’i kurtarın kampanyası Keseb’in nüfusunun boşaltılması ve bu olayda Türkiye’nin oynadığı role dikkat çekmek için oluşturulan bir sosyal medya kampanyası olmakla birlikte internet aracılığıyla hızla yayılan hafifliklerin de ağına düştü ister istemez. Kim Kardashian’ın Keseb konusunda halkı yanlış bilgilendirmesi entelektüel olmayan bir ortamda bilgi temininde uzmanlardan çok ünlülere itimat edildiğini gösterdi. Bütün bunlardan sonra merkez medya; çok sıkı habercilik gerektiren Keseb’le ilgili ilginç hikâyeler arayan ünlüler, lobiciler ve muhalif aktivistlerin Twitter, Facebook vb. sayfalarına kota koydu.

    Her ne kadar internetin kendi ahmak tüketicilerini üretme kabiliyeti olsa da Ermeni cemaatinin böyle korkulara maruz bırakılmasında belirli bir amaç olduğu görülüyor. Mezhep çatışmalarından kaynaklanan cinayet görüntülerinin hem devlet hem de sosyal medya tarafından hızla yayılması azınlık cemaatlerini sindirmiş ve bu insanları yalnızca Esad rejimini değil daha kapsamlı siyasal çıkarları da savunmaya zorlamıştır. Muhalif aktivistler gibi Türkiye de bu oyuna dahil olmuştur. Keseb’in kaybedilmesinin Ermeni cemaati için ne anlama geldiği ve kasabanın ele geçirilmesinin ne sebeple böyle bir internet histerisine neden olduğuyla ilgili şimdiye dek çok fazla izahat getirilmedi. Devlet, Lazkiye’deki muhalif güçlerle mücadele ederken, Keseb’teki zulümden yarar sağlamanın yollarını aradı. Her fraksiyon kendi gerçekliğini oluşturmak için umutsuz bir siyasi çıkmazın içinde destek bulmaya çalışırken Keseb, Suriye çatışmasının temsil ettiği Raşomon etkisinin bir dışavurumu oldu.

    KESEB KUZULARI: ÖLÜLER İÇİN BİR YAS TÖRENİ

    Keseb benim de dahil olduğum Suriyeli Ermeni cemaatinin Bakire Meryem kutlamaları için Ağustos ayının en sıcak günlerini geçirdikleri yerlerden biriydi. Keseb’in köylerinden birindeki bir mabedin önünde insanların Bakire Meryem’e adakta bulunmak için bir araya geldikleri yerde sıra sıra duran kuzuları hatırlıyorum. Boğazlanan kırk kuzu açıktaki odun ateşinde ‘harisa’adı verilen on kazan dolusu sıcak et ve buğday lapası haline getirilmiş ve cemaate kaşık kaşık dağıtılmıştı.

    Gün ışığına kadar süren uzun kutlama geceleri, bir yığın nostaljiyle (Yunancada eve dönüşle acıyı birleştiren kelime) doludur. Çoktandır geride bırakılmış olan Türkiye’deki köy hayatına duyulan özlem. Bu yaz ritüelindeki en önemli olay da Halep Başpiskoposu tarafından üzümlerin kutsanmasıydı. Üzümler Başpiskopos tarafından sembolik bir hasat olarak kutsanırken Keseb’li Ermeniler törenden sonra kendi üzüm bağlarını kesmek için evlerine dönerlerdi. Bakire Meryem kutlaması için Keseb’e yaptığım son ziyarette; sabahın erken saatlerinde kuzuların boğazlandığı kilisenin kanlı basamaklarında gece geç saatlerde esen o serin meltem eşliğinde dans etmiştik. Keseb’in Eskuren köyündeki mabedin gerisindeki alanda kuyruk parçaları, yün ilmekleri ve kan göletleri emilsin diye toprağa bırakılmıştı. Üflemeli bir enstrüman olan zurna, tanıdık bir melodi çıkartıyor ve Suriye’nin her yerinden gelen Ermeniler davul eşliğinde ayakta el ele ya da serçe parmağıyla tutuşarak halay çekiyorlardı. Bu köy, on yıldan fazladır, gözle görülür bir biçimde, Körfez’in sıcağından kaçıp yazı orada geçiren Suudi turistlerle de doluyordu. Aileleri (eşleri) yanlarında olmayan –sevdikleriyle bu şekilde vakit geçirmenin uygun olmadığını düşündüklerinin bir işaretiydi bu– iki Suudi’nin bizimle dans etmek için halaya katıldığını hatırlıyorum. Adamlardan biri zurnacıdan, farklı bir melodiyle çalınan bir Arap halayı olan Debka’yı çalmasını istemişti. Enstrüman her ne kadar tanıdık olsa da, ritim tamamen yabancıydı. Zurnacı bu isteği geri çevirdi ve Ermeni melodileri çalmaya devam ettiler.   

    O olayı bugün düşündüğümde insanların birbirlerini tanıma süreçlerine dahil olan güç dinamiklerini daha iyi anlıyorum: Ermeni müzisyen için dışarıdan gelenin isteklerini yerine getirmemesi o insanların orada olmamaları gerektiğini düşünmesinden kaynaklanıyordu ve Suudi adamın da o gece orada, kilisenin yanında nasıl bir olaya şahit olunduğunu bilmemesi kendisi açısından önemli bir dezavantajdı. Her iki taraf için de karşısındaki tanıma konusunda bir eksiklik vardı. Ermenilere göre bu adamlar istilacıydı ve ritüel açısından bir tehdit oluşturuyordu. Suudi adamlar için de biz, Keseb’deki bir alanda öylesine dans eden bir avuç Ermeni’den ibarettik. Oysa bizim için Keseb, bir zamanlar burada hüküm sürmüş olan Ortaçağ Ermeni Krallığı’ndan kalma, paha biçilmez bir yerdi ve büyük felaketten önce her Ağustos’ta yeniden canlandırdığımız köy hayatının hatırası olarak büyük bir öneme sahipti.
     
    İngilizceden Çeviren: KADRİYE GÜMÜŞ

    Thursday, June 5, 2014

    The Power of Silence.

    Salvatore EspositoItaly
    Lifestyle

    The Power of Silence. “Elements of distortion of object relationship with stretches of isolation.” This is the diagnosis that Antonella and Enzo, the parents of Gennaro and Maurizio, identical twins with autism, received 16 years ago from a doctor. The great love of Gennaro and Maurizio, the family unity, and the mutual respect of Antonella and Enzo, has kept the family together until today. But it is not always so. Many families are destroyed because there is no assistance: they must ultimately cope alone.
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito

    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    Salvatore Esposito
    © All images courtesy of Salvatore Esposito / Contrasto


    Tuesday, June 3, 2014

    Abdullah Cömert için 22.45 anması

    Abdullah Cömert için 22.45 anması
    04/06/2014 08:16
    Hatay'da geçen yıl Gezi Parkı eylemleri sırasında polisin attığı gaz fişeğinin başına isabet etmesi sonucu yaşamını yitiren 22 yaşındaki Abdullah Cömert, ölümünün 1'inci yılında başına gaz fişeğinin isabet ettiği saat 22.45'te olay yerinde anıldı.
    HATAY - Merkez, Defne ilçesi Armutlu Mahallesi'nde hayatını kaybeden Abdullah Cömert'i anmak için başta ailesi, yakınları ve arkadaşları olmak üzere yaklaşık 600 vatandaş bir araya geldi. Abdullah Cömert'in başına gaz fişeğinin isabet ettiği yer çiçeklerle süslendi. Hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in babası Ali Efip, annesi Hatice, ile ağabeyleri Adnan ve Zafer Cömert'i, Gezi Parkı olaylarında hayatını kaybeden Ali İsmail Korkmaz'ın annesi Emel Korkmaz ile Ahmet Atakan'ın annesi Emsal Atakan da yalnız bırakmadı. Abdullah Cömert'i anmak için harekete geçen bir grup da Armutlu Mahallesi boyunca sloganlar atarak Abdullah Cömert'in vurulduğu yere geldi. Burada yapılan anmada, haklı mücadelenin devam edeceği söylenirken sloganlar yükseldiğinde duygu dolu anlar yaşayan anne Hatice ile baba Ali Edip Cömert gözyaşlarına hakim olamayarak ağladı.
    Yaklaşık bir saat süren anmanın ardından grup olaysız şekilde dağıldı. ( Ramazan ÇELİK/DHA)

    VIDEO:  Abdullah Comert

    Bakırköy'de Abdullah Cömert Parkı açıldı

    Acılı baba: Bir yıldır sabah öğlen akşam ağlıyorum

    Bakırköy, Abdullah Cömert Parkı
    Müslim SARIYAR-AHT

    Gezi Parkı protestoları sırasında Hatay'da düzenlenen bir gösteride başından yaralanan ve 3 Haziran'da hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in ismi, ölümünün birinci yılında Bakırköy'de bir parka verildi. Baba Edip Cömert, "Bir yıldır sabah, öğlen, akşam ağlıyorum. Sesini özledim. Onu özledim" dedi.

    Bakırköy Kartaltepe Mahallesi'ndeki Boztepe Parkı'na Hatay'da Gezi Parkı protestolarında hayatını kaybeden Abdullah Cömert'in adı verildi. Ölüm yıldönümünde yapılan açılışa Abdullah Cömert'in Hatay'da yaşayan babası Edip, annesi Hatice ve ağabeyi Zafer Cömert de katıldı. Belediye Başkanı Bülent Kerimoğlu açılışta "Gezi olaylarının birinci yıl dönümünde, Gezi şehitlerinin ilki olan Abdullah Cömert kardeşimiz, Abdocan adını yaşatmak için Gezi direnişinde hayatını kaybedenleri uzun yıllar Bakırköy'de Türkiye'de yaşatmak için bu parkı açıyoruz. Denizler, Mahirler, Uğur Mumcular ve Apdocanlar unutulmaz" dedi. Baba Cömert de "Hepinizden Allah razı olsun. Benim oğlumun ismine park yaptınız. Adını yaşatmak için. Bizim acımız çok büyük bir acı. Bu gün benim oğlumun öldüğü gün Bir yıl oldu. Bugün,ölüm yıldönümü. Benim oğlum ilk şehit oldu. Abdocan Cömert. Bütün şehitlerin mekanı cennet olsun. Bir yıldır sabah, öğlen, akşam ağlıyorum. Sesini özledim, onu özledim. Benim oğlum park için sadece sokağa çıktı" diye konuştu.

    Monday, June 2, 2014

    Kaç kez tecavüze uğradığımı...!

    Kaç kez tecavüze uğradığımı...!

    İngiltere'de travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gören Faith, ''Demokratik Kongo'da tecavüz silah olarak kullanılıyor. Yeğenime tüm ailenin gözü önünde tecavüz ettiler'' dedi.

    Orta Afrika ülkelerinden Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde birçok kadın tutuklunun tecavüze uğradığı bildirildi.

    Merkezi Londra'da bulunan ve işkence kurbanlarına tıbbi yardım sağlayan "Freedom from Torture" (İşkenceden Kurtuluş) adlı vakıf, "Demokratik Kongo Cumhuriyeti'nde İşkence Olarak Tecavüz" başlıklı raporunda, cezaevlerindeki gardiyanların kadın tutukluları cezalandırmak için tecavüzü kullandığını belirtti.

    Örgüt, yaşları 18 ile 62 arasında değişen, cezaevlerinde toplu tecavüze uğradıktan sonra ülkelerinden ayrılarak İngiltere'den sığınma talebinde bulunan 34 kadının yaşadıklarına raporda yer verdi.

    Raporda, kadınlardan birinin tecavüze karşı protesto gösterisi düzenlediği için gözaltına alınarak tecavüze uğradığı, bir diğerinin vücudunda ise toplu tecavüz ve işkence nedeniyle 68 yara izi bulunduğu kaydedildi.

    CEZAEVLERİNDE TECAVÜZ RUTİN
    Örgütte çalışan doktorlardan Juliet Cohen, "Kadınlara uygulanan cinsel şiddet ve işkence vakaları, tecavüzün Demokratik Kongo Cumhuriyeti'ndeki cezaevlerinde rutin olarak uygulandığını ortaya koyuyor" dedi.

    Freedom from Torture Vakfı, güvenlik güçlerinin kadınların siyaset, insan hakları ve tecavüz hakkında konuşmasını engellemek için tecavüzü kullandığına dikkati çekti.

    Demokratik Kongo Cumhuriyeti, 1990'lardan bu yana çatışmalara sahne oluyor ve tecavüz ile cinsel şiddetin bu ülkede savaş silahı olarak kullanıldığı belirtiliyor.

    Raporda adı Faith olarak verilen bir kadın, 2013'te Bas Kongo eyaletinde tecavüze karşı bir protesto gösterisi düzenledikten sonra güvenlik güçlerinin evini bastığını söyledi.

    KADINLARI İNSAN OLARAK GÖRMÜYORLAR
    İngiltere'de travma sonrası stres bozukluğu tedavisi gören Faith, "Yeğenime tüm ailenin gözü önünde tecavüz ettiler. Sonra beni hapsettiler. Kaç kez tecavüze uğradığımı hatırlamıyorum bile. Cezaevinde cinsel tacize uğramak kadınlar için normal bir şey haline geldi. Askerler ve gardiyanlar kadınları insan olarak görmüyorlar. Herkes korkuyor. Korktukları için de susuyorlar" dedi.

    Sunday, June 1, 2014

    98 yıl hapsi istenen ‘Kırmızı fularlı kız’ın babası: Devlet faşist yüzünü gösteriyor


    BERİL KÖSEOĞLU
    berilkoseoglu@diken.com.tr
    Antalya’da Gezi eylemlerine katıldıkları gerekçesiyle yargılanan ve ‘örgüt üyeliği’nden 11 ila 98 yıl arasında hapis cezası istenen Ayşe Deniz Karacagil‘in babası Ömer Faruk Karacagil savcının talebine tepki gösterdi. Diken’e konuşan Karacagil, “Devlet faşist yüzünü gösteriyor” dedi.
    aysedenizmanset
    Fotoğraflar: DHA
    Kamuoyunda ‘Kırmızı fularlı kız‘ olarak bilinen Ayşe Deniz’le birlikte Murat Sezgin, Mustafa Cihan Yılmaz, Ali Karakuş ve Leyla Nuyan’ın yargılandığı davada, suçlamalar arasında ‘örgüt sembolü olarak kırmızı fular takmaları‘ da yer alıyor.

    ‘Başbakan emrediyor…’

    Ayşe Deniz’in babası Ömer Faruk Karacagil, 20 yaşındaki kızının yaşadıkları hakkında şöyle konuştu: “Şaşırmamak da lazım. Devlet faşist yüzünü gösteriyor. Bu ülkede her şey olabilir.”
    “Türkiye’de açık infaz sistemi var” diyen Karacagil, “Başbakan emrediyor, savcı uyguluyor” dedi.

    ‘İdam kalkmamış olsaydı…’

    Karacagil’in 98 yıla kadar hapis istemi hakkındaki yorumu da manidardı: “İdam kalkmamış olsaydı, infazlar bile yaparlardı.”
    Şüphelilerin, ‘Kamu malına zarar vermek’, ‘kamu görevlisine karşı direnmek’, ‘toplantı gösteri ve yürüyüş kanununa muhalefet’, ‘terör örgütü üyeliği’ ve ‘kanuna aykırı toplantı veya gösteri yürüyüşleri düzenlemek‘ suçlamalarından ve bu suçları birden fazla işlemekten yargılandığı davanın bir sonraki duruşması, Antalya 6′ncı Ağır Ceza Mahkemesi’nde 12 Haziran’da görülecek.

    En ağır ceza Ayşe Deniz için isteniyor

    20140211 ayse deniz karacagil (2)
    Davada Karacagil için 24 yıldan 98 yıla kadar, Sezgin için 26 yıldan 95 yıl altı aya kadar, Yılmaz için 16 yıldan 55 yıl dört aya kadar, Karakuş için 11 yıldan 26 yıla kadar ve Nuyan için 13 yıldan 38 yıla kadar hapis cezası isteniyor. İddianamede, ‘takılan kırmızı fuların sosyalizmi simgelemesi‘ ya da ‘üst aramasında bulunan EGO toplu ulaşım kartı suç delilleri‘ arasında yer alıyor.
    Ayşe Deniz Karacagil, 127 günlük tutukluluğun ardından tutuksuz yargılanmak üzere tahliye edildiği duruşmada, ‘tokat gibi’ savunmasıyla dikkat çekmişti.