Sunday, March 9, 2014

Babasınız ya, sizin oğlunuzu hiç çırılçıplak soydular mı? Hiç çıplak bir boşluğa attı mı kendini, evladınız?



Umur Talu
utalu@htgazete.com.tr  

 Bebeklikten söz etmiyorum, beyefendi!
Karyoladan düşmekten de değil.
Bir karakolda, mesela.
Siz yine başbakansınız mesela o sırada.
Bir “kahraman” bir “çete” dediğiniz kimi polis, 2010 Haziran başında, henüz 28 yaşında, mimar Onur Yaser Can’ı gözaltına aldı.
Pardon, gözaltı bile değil.
Ailesine haber verilmedi, Avukat istenmedi.
Ama nezarete kondu. Çırılçıplak soyuldu. Cinsel tacize maruz kaldı.
Çıkışta doktor raporu bile aynı polislerin huzurunda hazırlandı.
(Hıdır Tok’un Başka Haber’deki hakikaten başka türlü haberi!)
İfadesiyle defalarca oynandı.
Kağıt üstünde ne kadar hukuk kuralı varsa hepsi çiğnendi.
***
Kendisi şöyle aktarmış orada başına gelenleri:
“Gözaltında çırılçıplak soyuldum. Duvara yaslanmamı söylediler. Bir süre çömelerek bekletildim. Tokatlandım, aşağılandım. İfademden farklı ifadeler imzalatıldı.”
Sonra bir daha çağırmışlar karakola.
Haberdeki anlatımla, “Çırılçıplak soyulduğu karakola bir daha gitmektense çırılçıplak soyundu…”
Ve kendini öylece, devlet tacizine karşı bu kez kendi iradesiyle kaldığı çırılçıplaklığıyla, yaşadıkları apartmanın penceresinden boşluğa attı.
Hemen ölmedi. Ambulans bir türlü gelemedi. Hastane hastane dolaştırıldı son nefesini vermeden önce.
Yani yaşarken işkence, ölürken işkence.
Siz o sırada başbakansınız mesela.
***
Sonra ne mi oldu?
11 ay sonunda o polisler hakkında işkenceden takipsizlik kararı verildi.
Savcı, tanıdık.
Hani kendi oğullarınıza işkencesiz, tacizsiz, çırılçıplak soymadan; sadece paranın rengi vesilesiyle dokununca “Hain, çete, haşhaşi, örgüt, paralel devlet” diyerek hukuku, HSYK’yı, adliyeleri, emniyeti, istihbaratı altüst ettiğiniz savcılardan biri.
“Başkasının oğlu” olunca, çırılçıplak soyulunca, olunca ne kelime, ölünce, böyle bir fırtına kopmuyor, bir deprem olmuyor, hükümet sinirlenmiyor, Ô savcı var ya, o savcı” demiyor haliyle.
Tamam, “oğullar ölmesin” diyen bir karış barışımız ellerinizden öper de, bakın yerde yatan onca evladın bedenine:
20-25-30 diye, Havuz Kuru’yla üç-beş kuruş 1 trilyon diye sayarken kimi oğullar…
Kimi de işkence izleri, sopa darbeleri, mermi delikleri, kapsül sillesiyle çırılçıplak!
***
Sonra daha ne mi oldu?
Polisler hakkında evrakta sahtecilikten dava açıldı.
İki polis mahkum oldu. İyi halden indirildi, şu bu.
O duruşmalarda anne Hatice Can, sanki son nefesiyle, son sesiyle demiş ki:
“Bebekliğinden itibaren ailesinden tek kötü ses duymadan, bir fiske dahi vurulmadan büyütülen mimar, müzisyen, heykeltıraş bir genci çırılçıplak soydular, aşağıladılar. Kamera kayıtları da ortada yok.”
O sırada da, misal, siz başbakansınız.
***
Daha daha sonra ne mi oldu?
Önceki gün, günlerden pazarken, oğullarınızın, danışmanlarınızın, adamlarınızın, rezalarınızın, rızalarınızın, biteviye heves ve nefeslerinizin “montaj-dublaj-arbitraj” sesleri üzerimize üzerimize sızarken, gümbür gümbür azarken…
Hatice Can, hani bir daha çırılçıplak soyulmamak için karakolda, çırılçıplak atlayıp da boşluğa, kendi canını alan gencin annesi;
İntihar edip kendi canını da verdi bu adalet düzenine!
Siz tabii, o esnada yine başbakansınız…
Bağırıyorsunuz, “Çocuklarımız” diye…
Bağırıyorsunuz, “İnsanın mahremi” diye…
Bağırıyorsunuz, “Çocuğu olmayan anlamaz” diye...
Bağırıyorsunuz kısık sesle, “Oğlum anlamadın mı” diye!
***
Belki şimdi artık merak edersiniz o oğlun da adını; unutmayın, “not etsin oğlunuz” diye…
Yazıvereyim bir kez daha, şu köşeye:
Adı Onur’du…
Soyadı Can.
Canını verdi… Onuru baki kaldı!
***
Hiç unutmayın, aklınızdan hiç çıkmasın…
Hafızanıza bir kazınsın:
Bir anaydı, onun da bir oğlu vardı…
Bir canı kaldı…
Belki biraz utanırsınız diye…
Onu da kendi aldı.
**
Şimdi saymaya, sıfırlamaya devam edebilirsiniz:
20… 25
30… 40!

İşkenceye Uğradığı Karakola Gitmek Yerine İntihar Eden Onur Yaser Can'ın Annesi 

Hatice Can İntihar Etti 

 

Saturday, March 8, 2014

Unut(tur)ulmuş bir öncü: Nezihe Muhiddin


Atacan Atakan, başörtülü kadınların da nihayet Meclis’te temsili üzerine, hayatını kadın hakları mücadelesine adamış, fakat fikirleriyle otoriter devletten farklı bir yol çizmeye çalıştığı için ömrünü bir akıl hastanesinde unutulmuş şekilde tamamlayan Nezihe Muhiddin’in hikâyesini yazdı.
ATACAN ATAKAN
atacanatakan88@gmail.com

Geçen hafta itibariyle 31 Ekim, Türkiye’nin siyasi tarihinde önemli bir gün olarak kalacak, çünkü Ak Partili dört kadın milletvekili, Türkiye Büyük Millet Meclisi’ndeki çalışmalara başörtüleriyle katıldılar. Böylece, Türkiye önemli bir eşikten daha geçmiş oldu. Daha önce bu anlamda çeşitli siyasi krizler yaşanmış, istenmeyen görüntüler ortaya çıkmıştı (bkz. Merve Kavakçı olayı). Ancak birkaç muhalif yorum dışında, bu hareket, Meclis içinden ve dışından olumlu tepkiler aldı. Kadınların siyasetteki temsiliyetinin gündeme geldiği bu günlerde Cumhuriyet’in ilk yıllarına dönmek ve Nezihe Muhiddin’i hatırla(t)mak yararlı olacaktır.
Yaprak Zihnioğlu’na göre Nezihe Muhiddin, “Osmanlı feminizminin öncü kişiliklerinden biri olarak, Batı’nın etkinliklerini, yayınlarını izlediği Şair Nigar, Fatma Aliye ve Halide Edib’in de içinde yer aldığı büyük kadınlar kuşağının son üyesi” idi. Muhiddin, 1889’da İstanbul Kandilli’de doğdu. Eğitimini evde aldığı derslerle tamamladı; Arapça, Farsça, Almanca ve Fransızca öğrendi. Yirmi yaşına geldiğinde meslek hayatına başladı. İttihat ve Terakki Kız Sanayi Mektebi’ne müdür tayin edildi. Burada jimnastik, lisan, piyano, biçki-dikiş derslerinin öğretmenliğini üstlendi. Daha sonra Selçuk Hatun Sultanisi, Kız Hayat Mektebi ve İzmir Hilal Sultanisi müdürlüklerinde bulundu. Savaş zamanı okulunu dikimevine dönüştürdü, İlk Tedavi Hastanesi’nde öğrencileriyle birlikte hastabakıcılık yaptı. 1929’da Gazi Osmanpaşa Erkek Orta Mektebi’ne atandı ve buradan emekli oldu. İki kez evlendi: Muhlis Ethem ve Memduh Tepedelenligil. Okul dışında, kadın hakları için yürüttüğü faaliyetlere ara vermeden devam etti. Sabah ve İkdam gazetelerinde ilmi yazılar, Peyam-ı Sabah’ta edebi yazılar kaleme aldı. İlk romanı (Şebab-ı Tebah) 1911 yılında basıldı ve bunun dışında üç yüz kadar öykü, sahnelenmiş piyesler, operetler ve filme alınmış senaryolar kaleme aldı. 1930’lu yıllarda köşesine çekilmeye zorlandı ve ismi hafızalardan silindi. 10 Şubat 1958 tarihinde İstanbul’da yalnız ve unutulmuş bir durumda bir akıl hastanesinde vefat etti. Peki, onu yapılan çalışmalara konu edecek, ismini tarihin karanlık dehlizlerinden çıkaracak kadar önemli kılan ne idi?
Nezihe Muhiddin Osmanlı’daki kadın hareketini Cumhuriyet’in ilk yıllarında da devam ettirmiş, kadınların çeşitli sorun ve hak talepleri üzerine eğilmiş ve en önemlisi de Kadınlar Halk Fırkası’nı (KHF) kurma teşebbüsünde bulunmuştur. Savaş sonrası hak mücadelesi için uygun zemin oluştuğunu düşünen Muhiddin ve arkadaşları, özellikle siyasal hakların kazanılmasını birinci amaç haline getirdiler. Bu amacı, düzenledikleri şuralarda ve verdikleri röportajlarda sık sık ifade ettiler. 15 Haziran 1923’te Darülfünun’da düzenlenen bir konferans sonunda KHF’nin kurulduğu açıklandı ve 27 maddelik parti nizamnamesi ve programı yayımlandı. KHF’nin amacı, kadınların siyasi ve sosyal haklarını kazanmak, Meclis’te bu hakları savunmak ve kadınlığın statüsünü yükseltmekti. Zihnioğlu’nun değindiği üzere, “parti kadın hakları siyasaları yürüten ve yalnızca kadınlardan oluşan siyasal bir cemiyetti”. KHF Dâhiliye Vekâleti’nin iznini beklerken birçok faaliyette bulundu (Maarif Kongresi, Beynelmilel Kadın İttihadı’na temsilci gönderme, Hukuk-i Aile Kararnamesi üzerine bir kadın konferansı düzenlemek ve Medeni Kanun için etkin bir kamuoyu oluşturmak gibi). Beklenen cevap başvurudan tam sekiz ay sonra geldi; KHF’nin programı çeşitli nedenlerle onaylanmamış ve fırkanın kurulmasına izin verilmemişti.
Parti kurma izni alamayan Nezihe Muhiddin ve parti üyeleri, kadınların siyasi ve sosyal haklarına yönelik ffaliyetlerini devam ettirmek için 7 Şubat 1924 tarihinde Kadınlar Birliği’ni kurdular ve başkanlığına Nezihe Muhiddin’i seçtiler. Kadınlar Birliği Nizamnamesi’nden fırkanın nizamnamesindeki siyasal hakların alınmasına yönelik madde çıkarılmış ve nizamname daha da yumuşatılmıştır. Buna rağmen, TKB ve Nezihe Muhiddin kadınların siyasal hakları için çeşitli girişimlerde bulunmuştur. 1925 yılında İstanbul’da boşalan bir mebusun seçimi sırasında TKB’nin kadın mebus gösterme hamlesi yapılmış, fakat anayasal olarak mümkün olmadığı cevabını almışlardır. Bu girişimi, Kadın Yolu dergisinin yayımlanmaya başlanması, CHF’ye üyelik başvurusu yapılması, eşit işe eşit ücret propagandası ve 1927 yılında siyasi hakların nizamnameye eklenmesi izlemiştir. 1927 seçimleri için kadın mebus adaylarının seçilmesi için tekrar girişim başlatmalarına rağmen, önlerine dikilen anayasal engelini feminist bir erkek aday gösterme yoluyla aşmak istemişler, fakat başarısız olmuşlardır.
TKB’nin bu faaliyetleri başta Yunus Nadi olmak üzere birçok kişi tarafından eleştirilmiştir. TKB’nin siyasal hakları yeniden gündeme getirmesi üzerine, 1927 Kongresi’nde hesaplarda ve idare heyetinin seçiminde yolsuzluk yapıldığı iddiasıyla birliğin resmen teftişine karar verilmiş, TKB’den istifalar başlamış ve Birlik, geçici bir süreliğine faaliyetten men edilmiştir.  Faaliyete başlamasından sonra, 26 Eylül 1927 tarihli Kongre’de birlik içerisindeki muhalif grup baskın çıkmış, Saime Hanım, birliğin yeni başkanı olarak seçilmiş ve Nezihe Muhiddin, Birlik’ten ihraç edilmiştir. TKB ise 10 Mayıs 1935’te “Türk kadınına Türk erkeği kadar hak verildiği ve TKB’nin etkinliğine devam etmesine gerek kalmadığı” belirtilerek feshedilmiştir.
İhraç sonrası Muhiddin’e İstanbul Vilayeti ve TKB tarafından dava açıldı, ancak af kanunu ile davalar düştü. Bu olaylardan sonra 1931‘de Türk Kadını kitabını yayımladı. 1930’dan sonra yayımlanan eserlerde Nezihe Muhiddin’in adı unutuldu. Nezihe Muhiddin’in icraatları, Kemalist devletin tasarladığı yeni kadın portresiyle uyuşmamış ve gerek faaliyetleriyle gerek fikirleriyle otoriter devletten bağımsız bir yol çizmeye çalışmıştı. Zihnioğlu’nun dediği gibi “Nezihe Muhiddin’in Türkiye’nin tarihinden silinmesi süreci, mahkeme, yıldırma, unutturulma ve reddedişe dayalı bir yol izledi”. Geçen hafta yaşananlar her ne kadar sevindirici ve umut verici olsa da, o günden bugüne kadının siyasi alandaki temsiliyetinde (Nezihe Muhiddin, Merve Kavakçı ve başörtülü milletvekilleri) ideolojik arkaplan ve erkek egemen yapılanm maalesef hala önemli bir rol oynamaktadır.
(Not: Nezihe Muhiddin KHF ve TKB ile ilgili daha ayrıntılı bilgi için bkz. Yaprak Zihnioğlu, Kadınsız İnkilap)

Kadınlar Dünyası'nda Bir Saraylı

"Küçük yaşta götürüldüğü sarayda yetiştirildi. Yaşlı bir adamla evlendirildi. Kısa bir süre sonra dul kaldı. İkinci kocası gazeteci Rıfat Mevlan, Mustafa Kemal'e muhalefet ettiği için sürgüne gönderilince, bir süre sonra evlendiği Ali Civelek ile yaşamının sonuna dek birlikte oldu. Yirmi yaşında çıkarmaya başladığı dergi, dönemine damgasını vuran bir yayın organı oldu. 1913 yılından 1921 yılma dek yayınlanan derginin yazı kadrosu, hatta mürettipleri bile kadındı. "Kadın­ların hak ve hukuku tanınmadıkça erkek yazılarına yer verilmeyeceği ilkesi" kabul edildi. Dergi, dönemin feminist söylemini anlama açısından önemli bir yere sahipti."

Nuriye Ulviye Mevlan-Civelek, 1893 yılında Gönen'de doğdu. Çerkes bir aileden gelmekteydi. Ailesi Kafkas­ya'dan Ruslar tarafından sürülmüş, deniz yoluyla önce Trabzon'a, ardından da Çerkeslere yerleşebilecekleri yerlerden biri olarak gösterilen Gönen'e yerleşmişlerdi.
Ulviye Mevlan küçük yaşta saraya verildi ve saray terbi­yesi aldı. Saray adetlerine uygun olarak yaşlı bir erkekle evlendirildi. Fakat bu evliliğin gerçekleşmesinden kısa bir süre sonra dul kaldı.
İkinci evliliğini yapmadan dergicilikle uğraşmaya başladı. Yirmi yaşındayken Kadınlar Dünyası isimli der­giyi çıkarmaya başladı. Ulviye Mevlan ikinci evliliğini dönemin ünlü gazetecilerinden Rıfat Mevlan ile yaptı. Mustafa Kemal'e muhalefet ettiği için sürgüne gönderi­len Rıfat Mevlan'dan ayrıldıktan bir süre sonra tanıştığı Ali Civelekle -ailelerin karşı çıkmasına rağmen- evlendi.
Ulviye Mevlan'ın yayına başlattığı Kadınlar Dünyası isimli dergi, 4 Nisan 1913'ten 1921'e dek I. Dünya Sava­şı ve Kurtuluş Savaşı yüzünden kesintilere uğrasa da ya­yın hayatını sürdürdü. İlk yüz sayı günlük olarak, daha sonra haftalık olarak, savaş yıllarında ara verildiyse de 1921 yılına dek 9 yıl çıkarıldı. Feminist olduğunu açık­ça dile getiren dergi, 'feminist' sözcüğünü de kullan­maktan çekinmedi.
Nuriye Ulviye Mevlan-Civelek tüm olumsuz şartlara rağmen derginin çıkması için maddi manevi uğraştı. Derginin maddi sıkıntısı dolayısıyla mücevherlerini dahi bozdurduğu bilinmektedir. Yazı kadrosu, hatta müret- tipleri bile kadındı. "Kadınların hak ve hukuku tanın­madıkça erkek yazılarına yer verilmeyeceği ilkesi" kabul edildi. Dergide özellikle okur mektupları önemli bir yer tutuyordu. Dergi, dönemin feminist söylemini anlama açısından önemli bir yere sahipti.
Kadınlar Dünyası, kadın ve erkek arasında yetenek ve zekâ bakımından hiçbir fark bulunmadığını, kadının ezilmişliğinin nedeninin yetiştirilme koşulları olduğu­nu, kadını yalnızca eş, anne ya da ev kadını olarak gör­mek isteyen erkeğin kadına bir yaşam biçimi dayattığını savunmuştu. Kadının başka bir yaşam biçimi olabilece­ğini bile bilmediğini, kendi haklarından habersiz oldu­ğunu belirterek bu durumu aşmak için kadının kendi geçimini sağlaması ve toplumsal yaşama katılması ge­rektiğini ileri sürmüştü.
Kadınlar Dünyası'nın kadının sorunlarına çözüm yolu, "toplumsal inkılâptan bağımsız olmayan bir kadın inkılâbı"dır. "Bugünkü hayat yenilik istiyor," diyerek Osmanlı toplumuna bir devrim gerek­tiğini vurgulayan dergi için, bu devriminin amacı kadın erkek eşitliğinin sağlandığı yeni bir dünya kurmaktı.
Şöyle bir dünya olacaktır bu: "Haksızlığı, biçareliği, müsavatsızlığı [eşitsizliği] kaldırarak, ahlâkın, vicdanın muhakemesiyle vücuda getirilecek yeni ve insani bir teş­kilat".
Derginin yazarlarından Mükerrem Belkıs, kadın­ların ancak hemcinsleriyle dayanışma içinde, ortak bir mücadeleye girişmeleriyle kadının ezilmişliği sorunu­nun aşılacağını ileri sürmüştü. Dergi bu amaçla, 55. sa­yıda programını yayınladığı, Osmanlı kadınlarının hak mücadelesini yürüten Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nis- van Cemiyeti'ni kurdu. Hem derginin sahibi hem cemi­yetin kurucusu olan Ulviye Mevlan, temel sorunu kadı­nın üretici olmamasında gördü ve kadınlığı bilinçlendi­rerek üretken kılmayı hedefledi.

Dünya kadın hareketinden destek alan, yabancı ba­sının da ilgi gösterdiği Kadınlar Dünyası, yerli basından -kimi yazarlar dışında- pek destek görmemişti. Radikal söylemi zaman zaman tepki de çeken dergi, eleştirilere karşı sert tartışmalara girmekten çekinmezken, kendi kavramlarını da (feminizm anlamında kullandığı kadın­lık ya da nisaiyyun gibi, hukuk-ı nisvan [kadın hukuku] gibi) oluşturup açıklamaya, bu kavramlarla ilgili çarpık, taraflı yorumların yanlışlığını ortaya koymaya çalışmış­tı. Yayın ilkesini kadının erkekle eşit olmasına çalışmak olarak belirleyen Kadınlar Dünyası, Osmanlı döneminde ilerici kadın hareketinin en kararlı sesi olmuştu.
Dergi aynı zamanda 28 Mayıs 1913'te açılan Os­manlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti'nin (Osman­lı Kadının Hakkını Savunma Derneği) resmi yayın orga­nıydı. Osmanlı Müdafaa-i Hukuk-i Nisvan Cemiyeti, din ve mezhep ayrımcılığına gitmeden her kadının hakkını savunan ve arayan, eşit hak mücadelesini savunan bir cemiyetti. Cemiyet, Türkçe bilmeyen kadınlara da açık­tı. Kadınlara yol göstermeyi ve onlara toplumda yeni roller biçmeyi amaçlıyordu. Yönetim kurulunun her hafta toplanması gerektiği ilkeleri arasındaydı. Kadınla­rın çalışma hayatına girebilmeleri, eğitim alabilmeleri için uğraştı.
Cemiyet, kadının aile içindeki durumunu tartıştı. Kadınların çalışabilmeleri için bir terzihane açıldı. Ka­mu kurumlarına girebilmeleri için mücadeleler verdi. Yaptığı çalışmalar sonunda, bir eğitimci olan Belkıs Şevket'in uçağa binmesini sağladı. Böylece Belkıs Şevket uçağa binen ve fotoğrafı yayınlanan İslam dünyasındaki ilk kadın oldu. 18 Kasım 1913'te Tayyare Okulu'ndan Fethi Bey'in kullandığı uçakla uçtu. Yine cemiyetin ça­balarıyla ilk kez telefon idaresinde kadınlar da çalışa­bilmeye başladı.
İlk feminist kadınlarımızdan biri olan Nuriye Ulviye Mevlan-Civelek, 1964 yılında yaşamını yitirdi. Aileleri­nin onaylamadığı bir evlilik yapan; ancak eşi ölene ka­dar birlikte mutlu bir yaşam sürdüren Ali Civelek, eşi­nin ardından onun hatırasını yaşatmak için çeşitli ça­lışmalar yaptı. Memleketi olan Antakya'daki bir sokağa Ulviye Hanım'ın yeni soyadını kullanarak "Ulviye Cive­lek" ismini verdirdi. Yine bu sokakta bulunan bir kilise­yi restore ettirerek kütüphane haline getirip belediyeye bağışladı. (ÇT)
* Bu yazıyı Hüseyin Aykol'un "Aykırı Kadınlar" kitabından aldık (sayfa 27-30).
** "Aykırı Kadınlar, Osmanlı'dan Günümüze Devrimci Kadın Portreleri", Hüseyin Aykol, İmge Kitabevi Yayınları / İnceleme-Araştırma Dizisi, Haziran 2012, 231 sayfa.

Thursday, March 6, 2014

Kırmızı Şemsiye: ‘Seks işçiliği meslek olarak tanınsın’ -Ergür Altan

-Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık Ve İnsan Hakları Derneği olarak derneğinizin isminde yer alan “Kırmızı  Şemsiye” neyi ifade ediyor?
-Kırmızı şemsiye, tüm dünyada seks işçilerinin sembolü olarak kabul görür. İlk defa 2001 yılı 3 Mart günü, Hindistan’da binlerce seks işçisi kırmızı şemsiyelerini alıp sokağa dökülmüş ve hak taleplerini görünür kılmak amacıyla yürüyüş gerçekleştirmişlerdir. O günden bu yana kırmızı şemsiye, seks işçilerinin görünürlükleri için kullandıkları sembol haline gelmiştir.
-Yaklaşık bir yıl önce kurulmuş bir derneksiniz. Derneğinizin kuruluşunda size destek olan, sizinle imecede bulunan kişi ve örgütler oldu mu?
-Bu süreçte seks işçileri olarak örgütlendik, hak taleplerimizi gündeme getirmek amacıyla bir araya geldik. Açık konuşmak gerekirse, seks işçilerinin kendileri dışında çok az destek aldık. Bu süreç içerisinde söylemlerimizin farklılığı, alana değen hali, gerçekliği üzerinden ses getirdiğimizi rahatlıkla söyleyebilirim.
-Trans canlarımızın mı ağırlıkta olduğu bir dernek Kırmızı Şemsiye yoksa bütün seks işçilerini kapsıyor mu?
-Kırmızı Şemsiye bir trans derneği değil. Kırmızı Şemsiye bütün seks işçilerinin yer aldığı bir dernektir.
-Kuruluşunuzdan bu yana geçen süre içerisinde, en azından seks işçileri tarafından haberdar olunan, iletişime geçilen, ulaşılabilen bir yapı olma yönünde attığınız adımlar neler?
-Kırmızı Şemsiye kurulduğu günden bu yana, yani son 11 ay içerisinde medyada çıkan birçok haber üzerinden görünür hale geldi. Aynı şekilde, seks işçilerine sunduğumuz hukuki destek ile birlikte seks işçilerinin yerel ağları içerisinde görünürlük kazandı. Bununla birlikte, Türkiye’nin genelevlerini dolaştık ve neredeyse bütün genelevlerle irtibat haline girdik. Bununla yetinmiyoruz, bar ve pavyonlarda çalışan seks işçileri ile birlikte erkek seks işçilerine yönelik de görünürlük faaliyetleri düzenleme amacındayız. Örgütlenme sürecimiz yavaş ama etkin şekilde sürüyor. Halihazırda Türkiye’nin bir çok yerinden seks işçileri bize ulaşıyor ve üye olmak istiyor.
-Seks işçisi olmayıp derneğinize gelmek isteyen, dernek çalışmalarınızda size destek olmak isteyenler oldu mu? Bu düşüncede olanlar size ulaşabilirler mi?
-Kırmızı Şemsiye bir seks işçileri derneği ancak üyelerimiz arasında öğrencisinden avukatına, akademisyenine veya gazetecisine dek birçok kişi bulunuyor. Herkes faaliyetlerimize destek oluyor üyelerimiz içerisinden, ancak son söz seks işçilerinin.
-Derneğinizin ve dernek üyesi olan canlarımızın ihtiyaçları neler? Karşılaştığınız hukuksal sıkıntılar için avukat hizmeti alabiliyor musunuz?
-Evet, halihazırda bir avukat ekibimiz var ve yaşanan sıkıntılarla ilgili kendilerinin desteğini alıyoruz.
-En çok nefret suçlarının işlendiği ülkelerden birisi Türkiye. Bunun temelinde yatan etkenler neler?  Trans bireylere ve seks işçilerine yönelik bu cinayetler ve ayrımcılıklar nasıl önlenebilir?
-Bir çok sebep var; seks işçiliği konusundaki tabu, ahlak ve namus algısı, transfobi, homofobi, devletin seks işçilerini hedef haline getiren tutumu, var olan seks işçiliği mevzuatı, seks işçilerinin sadece devlet değil, toplumun hemen her kesimi tarafından görmezden geliniyor oluşu, siyasi partilerin seks işçiliği dendiğinde bizi görmezden gelmesi, vs. Şiddet ve ayrımcılık etkili bir mevzuat ile önlenebilir. Bununla birlikte seks işçilerine yönelik fiili politikaların oluşturulması ve bu politikaların seks işçilerinin çalışma, yaşama, barınma, sağlık, adalete erişim ve benzeri haklarını güvence altına alması lazım. Var olan mevzuatın değiştirilmesi ve seks işçiliğinin bir meslek olarak tanınması, seks işçilerinin suçlu muamelesi görmesine bir son verilmesi lazım. Bununla birlikte bizzat Kırmızı Şemsiye gibi STK’ların devlet tarafından kaale alınması, bizim öneri ve taleplerimizin dikkate alınarak onlara uygun adımların atılması, kısacası, seks işçilerinin seks işçileri olarak kaale alınması gerekiyor. Bizi sadece “mağdur” olarak algılamaktan vazgeçmesi lazım herkesin, biz mağduruz evet ama sadece mağdur değiliz. Aynı zamanda özneyiz, haklarımızın ve taleplerimizin bilinmesi lazım. Biz ne istediğimizi bilen insanlarız. Bize ağlamaktan vazgeçin, taleplerimize kulak verin. Bize yardımcı olmak istiyorsanız, bizi dinlemeniz yeter.
-Seks işçileri dışında ötekileştirilen bir çok kesim var ülkemizde. Engelliler, Aleviler, Ermeniler, ateistler gibi…Ötekileştirilen diğer kesimlerin size bakış açıları nasıl? Bir empati, dayanışma söz konusu mu?
-Bugüne dek kurumsal bir dayanışma görmedik açıkçası. Bu ileride bu şekilde bir dayanışma görmeyeceğimiz anlamına gelmiyor tabii. Bizim bakış açımız, her ezilenin yanında durulması gerektiğidir. Her ezilenin kendi alanında uzman olarak kabul edilmesi ve o ezilenlerin taleplerinin desteklenmesi lazım. Diğer ezilenlerin talepleri nasıl kabul görüyorsa, bizim dışımızdaki ezilenlerce de bizim taleplerimizin sorgusuz sualsiz kabul görmesi gerekiyor. Bizler, seks işçileri olarak zaten Kürt’üz, Türk’üz, Alevi`yiz, engelliyiz, gayrimüslimiz, ateistiz, dindarız vs. Dolayısıyla biz her kesimdeniz. Kimliklerimizi sahipleniyoruz, diğer ezilenleri destekliyoruz. Aynı desteği biz de bekliyoruz!
-Derneğinizin temel amaçlarından biri seks işçiliğinin bir meslek olarak kabul edilmesi yönünde çalışmalar mı yapmak? Zira size karşı önyargısız olduğunu belirten kişilerin önemli bölümü seks işçiliğini koşullar gereği yaptığınıza inanmakta, seks işçiliğinin bir meslek olarak kabul edilmesini doğru bulmamakta. Sizin düşünceniz nedir?
-Hangi iş koşullar gereği yapılmıyor ki? Seks işçiliğine toplumsal kesimlerin bakışı son derece ikiyüzlü. Seks işçiliği elbette ekonomik zorunluluklar veya başka sebepler dolayısıyla yapılıyor. Ancak bana kim iddia edebilir ki, diğer meslekler de koşullar gereği yapılmıyor?  Seks işçiliğinin başkalarınca bir meslek olarak kabul edilmemesinin biz seks işçileri için pek bir değeri yok açıkçası, zira biz seks işçiliğini zaten meslek olarak yapıyoruz ve bu şekilde görüyoruz. İşin özneleri olarak böyle yaşıyoruz, böyle deneyimliyoruz. Neden bir temizlikçi kadının mesleği meslek olarak kabul ediliyor da bir seks işçisininki kabul edilmiyor? Bunun adı net bir şekilde ikiyüzlülüktür.
-Yurt içinde başka şehirlerde şubeleriniz olacak mı?
-Şu an böyle bir planımız yok, ileride olabilir.
-Yurtdışındaki trans ve seks işçisi örgütlerle bağlantılar kurabiliyor musunuz?
-Yurtdışındaki birçok sivil toplum kuruluşunun üyesiyiz zaten kurulduğumuz günden bu yana. Transgender Europe, ILGA, NSWP, ICRSE, SWAN gibi bölgesel ve global seks işçileri ve LGBT ağlarının üyesiyiz.
-Gezi Direnişinde LGBT`ler de aktif olarak yer aldı. LGBT dışında direniş eylemlerine katılan bir çok kişi ilk kez LGBT bireylerle yan yana geldi, bir iletişime geçti.  Direnişten sonraki zaman diliminde toplum içinde bir parça olsun sizinle ilgili olumlu sonuçları oldu mu Gezi Direnişinin?
-Kısmen evet. Ama seks işçiliği meselesi LGBT meselesiyle birebir ilgili değil. Seks işçiliği konusu bambaşka bir konu. Dolayısıyla lütfen LGBT meselesi ile seks işçiliği meselesini aynı tutmayalım.
-Önümüzdeki süreçte derneğinizde ve derneğiniz dışında yapmayı planladığınız etkinlikler var mı? Derneğinizin iletişim bilgilerini verebilir misiniz?
-Dernek olarak, henüz 1- 2 Mart’ta Ankara’da düzenlediğimiz 3 Mart Dünya Seks İşçileri Günü etkinliklerimizi tamamladık. İleriki aylarda yayınlayacağımız yayınlar var, şu an onlarla ilgili çalışıyoruz. Aynı zamanda trans seks işçilerinin şiddet tecrübeleri ile ilgili bir araştırmamız devam ediyor. Buna ek olarak hukuki desteğimiz de seks işçilerine yönelik devam ediyor. Genelevlerle ilgili bir çalışmamız mevcut ve onu da devam ettiriyoruz. Bu saydığım faaliyetlerimizle ilgili detaylar önümüzdeki dönem içerisinde kamuoyu ile paylaşılacak.
Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği
Adres: Meşrutiyet Mah. Konur 2 Sok. 44/8 06640 Kızılay, Ankara
Tel: 0312.419.2991
E-Posta: kirmizisemsiye@kirmizisemsiye.org
Röportajdaki emeği ve sorularıma verdiği yanıtlar için Kemal Aysu`ya teşekkür ederim. Yolu açık olsun Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık Ve İnsan Hakları Derneği`nin ve canlarımızın.
 

Saturday, February 22, 2014

Berfo Ana'dan bir yıl sonra: Analar daha çok ağlıyor şimdi

Hasan Aksay

Zulümdür bu toprakların kaderi, yüzyıllardan beri.
Zalim hükümdarların biri gider, biri gelir.
Büyük zalimlerin mağrur ve kaygısız ayaklarına uzanan eziyet merdivenlerinin her birinde irili ufaklı birçok zalim vardır.
En fazla zulme uğrayanlar en kalabalık olanlardır. Kalabalıklar zalimlerine delicesine tutkundur. Onların tek bir haykırışıyla alkış fırtınaları koparırlar. Ölmeye, öldürmeye koşarlar tek bir sözle.
Bazen hayır demeye çalışanlar çıkar. İsyan bayrağı dalgalanmaya başlar.
O zaman buyruklar, emirler, kurallar, yasalar ve yasaklar seferber olur. Polisi, askeri, savcısı, hakimi isyancıların üzerine çullanır.
Kimi içeri atılır, kimi dışarı kaçar, kimi işkence tezgâhına yatırılır, kimisi de kurban edilir, sürüp gitsin diye bu zulüm.
Kurbanlardan geriye birer acı bulutu kalır. Gözyaşı yağmurları yağdırır o bulutlar yıllar boyunca.
O bulutların adı anadır.
Evlatsız analardır zulüm memleketlerinin kahrını çeken suskun kahramanlar.
 
*      *    *
 
Evlatlardan geriye bazen bir kanlı gömlek kalır...
Bazen bir hüzünlü mektup ya da veda dizeleri...
"Bağışla beni güzel annem
Oğul tadında bir mektup yazamadım diye kızma bana
Eller değsin istemedim, gözler değsin istemedim
Ağlayıp koklayacaktın belki bir ömür taşıyacaktın boynunda
Yaşamak ağrısı asıldı boynuma oysa türkü tadında yaşamak isterdim
Ölmek ne garip şey anne…"
Kara toprak bazen, ıssız rüzgârlarda üşüyen bir mezar...
Bazen o bile kalmaz; mezarsızlıktır, cenazesizliktir elde avuçta kalan...
Hayatın anlamsızlığında kaybolmak kalır cesetleri buharlaşmış evlatların ardından...
Ağlamak kalır, kahrolmak kalır, isyan etmek kalır hem avazı çıktığınca sesli, hem de yürek parçalayacak ölçüde sessiz...
 
*      *    *
 
Berfo Ana bu kayıp analarının en başta gelen sembollerinden biridir.
Tam bir yıl önce, 21 Şubat 2013'te öldüğünde 33'ü oğul acısıyla geçen 105 yıllık bir ömrü geride bırakmıştır.
Onun uzun hayatında en önemli tarih, ne doğduğu 1908'in İkinci Meşrutiyeti, ne birinci ve ikinci dünya savaşları, ne cumhuriyetin ilanı, ne de hükümdarların geliş ve gidiş günleridir.
13 Eylül 1980'de evlerinin basılması, küçük oğlu Cemil Kırbayır'ın gözaltına alınmasıdır:
"Son defa ‘Cemil’ dedim, o da ‘Anne’ dedi; bir daha göremedim yavrumun yüzünü…"
8 Ekim'de devletin resmî tutsak evinde kaybolur Cemil. "Yok", derler, "kayboldu", derler, "bilmiyoruz", derler. Ve küçük bir eşya misali kaybederler aslan gibi delikanlıyı.
Berfo Ana yıllarca, on yıllarca oğlunu arar. Bekler; kapısını kapamadan, evinin duvarını boyamadan bekler. İsyan eder.
"Hiç olmazsa mezarını gösterin", der. Oğlundan kalan kemiklere kavuşmaya bile razıdır.
Ama devlet oralı değildir.
Cemil'in varlığıyla yokluğu devleti ilgilendirmez pek.
Bir gün devletin ta tepelerine, Başbakan Erdoğan'ın karşısına çıkar Berfo Ana. O Başbakan ki, bir vakitler onun çileli hayatıyla sıkı bir belagat senaryosu yazmış, 2-3 bakanı ağlatmıştır bile.
Berfo Ana, evladının mezarına kavuşma umuduyla görüşmeden çıktığında, aslında devletin mahkemesinin 2002'de "takipsizlik" kararı vererek zaten pek takip etmediği oğlunun dosyasını karanlık dehlizlere fırlattığını bilmemektedir.
"Oğlumu gömmeden ölmeyeceğim" der Berfo Ana. Epeyce de direnir. Ama sonunda dayanamaz ve amacına ulaşamadan ölür.
Kim bilir, belki de böylelikle kavuşur Cemili'ne. Son nefesle birlikte devlet zulmünün artık ulaşamadığı bir yerde.
 
*      *    *
 

Berfo Ana'sız geçen bir yıl, keşke kayıpların, "cumartesi anaları"nın ve devlete kurban verilen evlatların sayısının azaldığı bir dönem olsaydı.
Ama olmadı.
Tersine...
Giderek kalabalıklaşıyor acılarımız.
İşte 105 yaşındaki Berfo Ana...
Yanında 18 yıldır oğlu Metin Göktepe'nin mezarı başında adalet bekleyen 77 yaşındaki Fadime Göktepe...
Arkadan kol kola girmiş genç ölülerin (Ahmet Atakan'ın, Abdulah Cömert'in, Ali Korkmaz'ın ve ötekilerin) anneleri Emsal Atakan, Hatice Cömert, Emel Korkmaz ve hızla yaşlanıp önce Fadime Teyze'ye, sonra da Berfo Ana'ya benzeyecek olan diğer kadınlar...
Acılar katmerleniyor.
Daha da ağırlaşacak muhtemelen.
Çünkü kaderdir bu topraklarda zulüm.
Ve zalimler isyan korkularını bastırmak için isyancıları yok etmek zorundadırlar.
 
*      *    *
 
Kayıplar ve kayıp analarıyla ilgili çok yazı yazıldı. Ve maalesef daha çok yazılacağa benzer.
Ben son demlerinde konuşma, sesini duyma şansına eriştiğim Berfo Ana'yla ilgili daha önce iki yazı yazmıştım: "Berfo Ana ve Devlet Baba" ve "Berfo Ana'nın ardından: Bir günlüğüne dindar olmak istiyorum
İkincisini Ahmet Kaya'nın seslendirdiği bir hüzünlü şarkıyla bitirmiştim:
"Şu dağlarda kar olsaydım olsaydım
Bir asi rüzgâr olsaydım olsaydım
Arar bulur muydun beni beni
Sahipsiz mezar olsaydım olsaydım..."
Yine aynı şeyi yapmak istiyorum izninizle:

Monday, February 17, 2014

Güney Afrika’da 200 madenci göçük altında

Güney Afrika’nın Johannesburg kenti doğusundaki Benoni’de kaçak bir altın madeninde meydana gelen göçükte 200 madenci mahsur kaldı
güney-afrika 1
Alexander Joe – AFP Photo
AFP’nin haberine göre, Güney Afrika’nın Johannesburg kenti doğusundaki Benoni’de kaçak bir altın madeninde meydana gelen göçükte 200 madenci mahsur kaldı. ER24 isimli özel acil durum operatörü Russel Meiring, “Şimdiye kadar 11 kişiyi kurtardık, çoğunda görünür bir yaralanma yok ama sağlık kontrolünden geçecekler” dedi.
Mike Hutchings - Reuters
Mike Hutchings – Reuters
ER24 sözcüsü Werner Vermaak, yaptığı açıklamada 30 kadar madenci ile iletişime geçtiklerini ve göçük altında 200 kişinin olduğunu söylediklerini aktardı. Yerel belediye yetkilileri ise maden ocağında mahsur kalan 30 madenciyi tespit ettiklerini, 200 sayısını teyit edemediklerini belirtti.
Polis sözcüsü Mack Mngomezulu, tutuklanma korkusuyla çıkmayı reddettiklerini ve yeraltında sayılarının daha fazla olabileceğini söyledi. Sağ çıkarılanların da “ yasadışı madencilik ve haneye tecavüz” suçlamasıyla tutuklanacağı belirtildi.
Belediye yetkilileri, Benoni mahallesinde bir kriket stadyumun arkasına kazılan altın madenine
Alexander Joe - AFP Photo
Alexander Joe – AFP Photo
Cumartesi günü kaçak bir şekilde indikleri belirtildi.  Bir kaya blokunun düşerek kuyuların girişini kapatması nedeniyle madencilerin mahsur kaldığını açıkladı.
Altın madeninde kurtarma çalışmaları sürüyor. Alandaki ekipler büyük bir taş bloku kaldırarak girişi açmaya çalıştı. Yetkililer, bir iple çocuklara yiyecek ve su ulaştırdıklarını bildirdi.
Güney Afrika Cumhuriyeti dünyanın en derin maden ocaklarına sahip. Ülke, altın ve platin üreticisi olarak dünyada ilk sıralarda yer alıyor. Buna ek olarak Güney Afrika Cumhuriyeti madenlerde işçi ölümlerinin ve çocuk işçi çalıştırma oranında da yüksek olduğu bir ülke olarak dikkat çekiyor.