Sunday, August 26, 2012
Tuesday, August 21, 2012
Dönüşüm değil yeniden doğuş
Avustralyalı Dead Can Dance'in yeri o kadar eşsiz ki 30 yıl sonra bile aynı müziği yapsalar gözleri yaşla doldurmaya yeter. Herkesten önce gotik ve 'dünyalı' ekip, bugün de hâlâ kimsenin olamadığı kadar mistik
Geçen hafta yerkürenin önemli bir kısmı hayatlarında en özel yere sahip topluluklardan birinin beklenmedik geri dönüşünü kutlarken kulak misafiri olduğum yabancı bir radyo programı çok şaşırmama neden oldu. Üç önemli müzik yazarı bir araya gelmiş, hiçbir müzikal kusur bulamadıkları bu albümün puanını zorla kırmaya çalışıyordu. Pek çok kişi tarafından paylaşılan eleştiri sebebiyse hâlâ müthiş olsalar da 16 yılın ardından aynı tınlamalarıydı. Ne de olsa arkaya bakmanın günah sayıldığı bir çağdayız.
Gözden kaçırdıkları şuydu ki albümün, ardındaki müzik kadar görkemli ismi ‘Anastasis’ yeniden doğuş anlamına geliyor, dönüşüm değil. Ve Avustralya çıkışlı ikilinin dinleyicilerin kulağında edindiği yer o kadar eşsiz ki 30 yıl sonra bile aynı müziği yapsalar gözleri yaşla doldurmaya yeter. Dead Can Dance’i herkesten ayıran ve başkalarının yaptığı bir şeyi tekrarlama olasılıklarını tamamen ortadan kaldıran bir şey var ki o da ister bir ses, ister bir enstrüman birlikteliği, ister vokal kullanımı, isterse atmosfer olsun, müziklerinde duyduğunuz her ayrıntının tamamen kendi icatları olması. Yani bunu Tanrısal olarak da tanımlasanız, doğadan bir metaforla da, arkalarından gelenleri doğuran, hayat veren kendileri. Pop müzik bugünkü gibi ödünç maskelerine sarınmadan çok önce onlar gotiktiler. Dünya müziği ucuz bir oryantalizme dönüşmeden evvel evrenin işitsel mirasına büyük bir merakla sahip çıkmışlardı.
Bugün de hepsini barındırıyorlar ve hâlâ tüm görsel çabalarına rağmen kimsenin olamadığı kadar mistikler. Ve hâlâ Ortadoğu ’dan Afrika ’ya, ortaçağdan bugüne kendi coğrafyaları ve zamanları dışındaki tüm seslerden kendilerine has bir müzik çıkarmaya muktedirler. Hemen her zaman olduğu gibi albümün yarısındaki vokaller Brendan Perry’ye, diğer yarısı son dönemlerde film müziklerine yaptığı katkı bir şekilde albüme sinen Lisa Gerrard’a ait. ‘Return of the She-King’deki gibi dünyalar çarpışıp bilgelik ve soyut anlatılar bir araya geldiğindeyse zaman duruyor ve yerden yükseliyoruz adeta. Aradığınız mutlaka bir farklılık ya da ilerlemeyse o da prodüksiyon tekniklerinde ve geçen yıl içerisinde iyice genişleyen ilham kaynaklarında mevcut. ‘Children of The Sun’ın huzur verici görkeminden ‘Amnesia’nın melankolisine, ‘Kiko’nun doğulu yaylılarından ‘Opium’un kum fırtınasına büyü albüm boyunca bir an olsun eksilmiyor. Dead Can Dance’in 16 yıldan sonra, hele ki sır saklamanın bu kadar zor olduğu zamanlarda gizemini koruyabilmesi başlı başına tüyler ürpertici bir yenilik değil de nedir?
Eylül’de İstanbul ’da
Uzunca bir ara sonrası yeni albümleriyle geri dönen Dead Can Dance, bu sene 15 yılın ardından İstanbul ’a da geliyor. İkili, dünya turneleri kapsamında 19 Eylül’de Harbiye Açıkhava Sahnesi’nde.
Saturday, August 18, 2012
Süryanilere anadilde eğitim reddi
''Azınlık değilsiniz yabancı dilde eğitim yapamazsınız''
Süryanilerin anadillerinde eğitim yapma başvurusu Milli Eğitim Müdürlüğü tarafından reddedildi. Süryani Cemaati Temsilcisi Sait Susin, Beyoğlu Süryani Kadim Kilisesi Vakfı olarak Süryani çocuklarına normal müfredatın yanında Süryanice’yi de öğretecekleri bir anaokulu kurmak için başvuruda bulunduklarını, ancak Milli Eğitim Müdürlüğü'nün, "Azınlık değilsiniz. Yabancı dilde eğitim yapamazsınız" şeklinde karşılık verdiğini söyledi.
Süryaniler, İstanbul’daki Süryani cemaatine mensup çocuklara Süryanice öğretebilecekleri bir anaokulu açmak için Milli Eğitim Müdürlüğü'ne başvurdu.
Vatan gazetesinde yer alan habere göre talep, “Siz azınlık değil, asli unsursunuz. Azınlık olmadığınız için de yabancı dilde eğitim yapamazsınız” gerekçesiyle reddedildi.
Süryani Cemaati Temsilcisi Sait Susin ise, konuyu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'e taşıdı.
Süryani Cemaati Temsilcisi Sait Susin yaşanan süreci şöyle anlattı: “Beyoğlu Süryani Kadim Kilisesi Vakfı olarak Süryani cemaatine mensup çocuklara normal müfredatın yanında Süryanice’yi de öğreteceğimiz bir anaokulu kurmayı düşündük. 6 Haziran’da İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne talebimizi yazılı olarak ilettik. 26 Temmuz’da gelen cevapta, ‘Siz azınlık değil, asli unsursunuz. Azınlık olmadığınız için de açmak istediğiniz anaokulunda yabancı dilde eğitim yapamazsınız. Türk vatandaşlarının Türkçe’den başka bir anadili olmadığı için başka bir lisan öğretemezsiniz. Süryanice’yi çocuklara öğretemezsiniz’ dediler. Bu ret cevabı karşısında cemaat olarak hayal kırıklığına uğradık. "
Susin çocuklara neden Süryanice öğretmek istediklerini şöyle anlatıyor, “Dilimiz Süryanice 5 bin yıla dayanan bir dil. Aramiler Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra bu dil Süryanice adını aldı. 5 bin yıla dayanan bu dili çocuklarımıza öğretemiyoruz. Kaybolmaya yüz tutmuş bir dil bu. Bizim talebimiz Milli Eğitim Bakanlığı’nın anaokulları için belirlediği müfredatı açmak istediğimiz anaokulunda aynen uygulamak, bu müfredata ek olarak haftanın belirli günlerinde birkaç saatte çocuklarımıza bu nesillere aktarılması ve yaşatılması için öğretmek istiyoruz. İzin çıkarsa anaokulunu Yeşilköy ya da Bakırköy’de kuracağız. Cemaatimizden gelecek talebe göre 100-150 arası çocuğa hizmet verecek bu anaokulu. Bu okul bizim için ilk adım olacak. Anaokulundan sonra ilköğretim ve lise de kurmak isteriz. Ama önce anaokulu sorunumuzu çözelim. Bizim temel hedefimiz çocuklarımıza Süryanice’yi öğretmek ve dilimizin yok olmasını engellemek. Bağışlarla ayakta duran bir vakıfız. Anaokulu vakfa da gelir sağlayacak. Bu gelir ihtiyacı olan öğrencilere burs olarak geri dönecek. Osmanlı döneminde birçok eğitim kurumumuz vardı. Bu talep biz Süryanilerin belki de Cumhuriyet döneminde eğitim konusunda ilk talebidir. Ümitle izin çıkmasını bekliyoruz” dedi.
Bununla birlikte, Vatan gazetesindeki haber, Süryanilerin 'azınlık olmayı kendilerinin istemediğini' öne sürdü.
Haberde, "Süryaniler kendi talepleri doğrultusunda Lozan Antlaşması’ndan sonra azınlık statüsüne girmedi. Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıkların temsilcileri Lozan Barış Antlaşması’nda birtakım haklar elde ettiler. Fakat alt komisyonlara katılan Süryani liderleri azınlık hakkını almak istemedi. Azınlık kabul edilen toplumlar kendi dillerinde eğitim yapabilmek, vakıf kurmak gibi haklara sahip olurken Süryaniler bu haklardan mahrum kaldılar. Süryaniler Lozan’dan sonra Türk olarak kabul edildiler ama uygulamada azınlık gibi algılanarak bu şekilde muamele gördüler" ifadeleri yer aldı.
Lozan Antlaşması'nın azınlıklar ile ilgili kesiminde, hiçbir azınlık cemaatinin ismi geçmemekte, bunun yerine, sadece "gayrimüslim" ibaresi kullanılmaktadır. Yalnızca gayrimüslim (Müslüman olmayan) Türk vatandaşlarının azınlık sayılacağı, müzakerelere katılmış olan Türk temsilciler ve imzacı diğer devlet temsilcileri tarafından kabul edilmiş bulunmaktadır. Azınlık olup olmama tartışmalarında, "gayrimüslim" olmanın kıstas alınacağı konusunda, müzakerelere katılan taraflarca konsensüse varılmış ve antlaşma da bu temelde imzalanmıştır. Ancak, gayrimüslimlere getirilen haklardan tüm gayrimüslimler yararlandırılmamaktadır. Devlet kurumlarının azınlıklara kimleri dahil ettiği uygulamadan uygulamaya farklılık göstermektedir.**
Buna ek olarak, iddia edildiği üzere Süryani liderler alt komisyonlarda haklarından feragat etmiş olsalar dahi, bu feragatın hukuken geçersiz olduğu belirtilmektedir. Zira azınlık hakları, kolektif olarak ugulandığı halde gruba değil bireye verilmiş bireysel haklardır. Dolayısıyla, bir bireyin hakkından, o bireyin mensubu olduğu grubun lideri/temsilcisinin feragat etmesinin hukuken bir karşılığı bulunmamaktadır.
(vE)
*: Azınlıklar üzerine nadir bir çalışma", Baskın Oran: "Azınlıklar Birinci Dünya Savaşı'nın sonundan başlanarak meşhur bir üçlüyle tanımlanmıştır: “Irksal, dilsel, dinsel azınlıklar”. İkinci Dünya Savaşı'ndan itibaren bu tanımlama hafifçe değişmiştir, o kadar: “Etnik, dilsel, dinsel azınlıklar”. Fakat Türkiye, Milli Mücadele’den muzaffer çıkmanın getirdiği avantajla, Lozan’da yalnızca “gayrimüslimler”i azınlık kabul ettirmeyi başarmış ve örneğin Kürtler ve Alevilere bu statüyü tanımaktan ve bu konudaki uluslararası yükümlülükten kurtulmuştur."
**: (Suryaniler.com)
Vatan gazetesinde yer alan habere göre talep, “Siz azınlık değil, asli unsursunuz. Azınlık olmadığınız için de yabancı dilde eğitim yapamazsınız” gerekçesiyle reddedildi.
Süryani Cemaati Temsilcisi Sait Susin ise, konuyu AK Parti Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik'e taşıdı.
Milli Eğitim: ‘Siz asli unsursunuz’
Cumhuriyet tarihi boyunca okul açmak için talepte bulunmayan Süryani cemaati, ilk defa İstanbul’da anaokulu açmak ve çocuklara 5 bin yıllık dilleri Süryanice’yi öğretmek için talepte bulundu.Süryani Cemaati Temsilcisi Sait Susin yaşanan süreci şöyle anlattı: “Beyoğlu Süryani Kadim Kilisesi Vakfı olarak Süryani cemaatine mensup çocuklara normal müfredatın yanında Süryanice’yi de öğreteceğimiz bir anaokulu kurmayı düşündük. 6 Haziran’da İstanbul İl Milli Eğitim Müdürlüğü’ne talebimizi yazılı olarak ilettik. 26 Temmuz’da gelen cevapta, ‘Siz azınlık değil, asli unsursunuz. Azınlık olmadığınız için de açmak istediğiniz anaokulunda yabancı dilde eğitim yapamazsınız. Türk vatandaşlarının Türkçe’den başka bir anadili olmadığı için başka bir lisan öğretemezsiniz. Süryanice’yi çocuklara öğretemezsiniz’ dediler. Bu ret cevabı karşısında cemaat olarak hayal kırıklığına uğradık. "
Hükümet: Azınlık vakıflarının isteklerine açığız
Susin, şöyle devam etti: "Geçtiğimiz hafta cemaat vakıflarının verdiği iftarda konuyu Hüseyin Çelik’e aktardım. Çelik bana, ‘Nasıl olur da bir insan çocuğuna dilimi öğrenmek istiyorum diyince kurumlarımız ‘hayır’ cevabını verir? Bu kabul edilemez. Hükümetimiz bu talebinizi karşılayacaktır. Azınlık vakıflarının isteklerine açığız” cevabını verdi. Bu nedenle problem yakında çözülecektir. İl Milli Eğitimi Müdürlüğü’nün de talebimizi yanlış yorumladığını düşünüyorum.”"Temel hedefimiz dilimizin yok olmasını önlemek"
Haberde, Türkiye genelinde 25 bin nüfusu olan Süryani Ortodoks Cemaati’nin yüzde 85’i İstanbul’da yaşadığı ve cemaatin büyük kısmının da ağırlıklı olarak Bakırköy, Florya ve Yeşilköy üçgeninde ikamet ettiği belirtildi.Susin çocuklara neden Süryanice öğretmek istediklerini şöyle anlatıyor, “Dilimiz Süryanice 5 bin yıla dayanan bir dil. Aramiler Hıristiyanlığı kabul ettikten sonra bu dil Süryanice adını aldı. 5 bin yıla dayanan bu dili çocuklarımıza öğretemiyoruz. Kaybolmaya yüz tutmuş bir dil bu. Bizim talebimiz Milli Eğitim Bakanlığı’nın anaokulları için belirlediği müfredatı açmak istediğimiz anaokulunda aynen uygulamak, bu müfredata ek olarak haftanın belirli günlerinde birkaç saatte çocuklarımıza bu nesillere aktarılması ve yaşatılması için öğretmek istiyoruz. İzin çıkarsa anaokulunu Yeşilköy ya da Bakırköy’de kuracağız. Cemaatimizden gelecek talebe göre 100-150 arası çocuğa hizmet verecek bu anaokulu. Bu okul bizim için ilk adım olacak. Anaokulundan sonra ilköğretim ve lise de kurmak isteriz. Ama önce anaokulu sorunumuzu çözelim. Bizim temel hedefimiz çocuklarımıza Süryanice’yi öğretmek ve dilimizin yok olmasını engellemek. Bağışlarla ayakta duran bir vakıfız. Anaokulu vakfa da gelir sağlayacak. Bu gelir ihtiyacı olan öğrencilere burs olarak geri dönecek. Osmanlı döneminde birçok eğitim kurumumuz vardı. Bu talep biz Süryanilerin belki de Cumhuriyet döneminde eğitim konusunda ilk talebidir. Ümitle izin çıkmasını bekliyoruz” dedi.
Süryaniler azınlık değil iddiası
Süryani cemaatinin 5 bin yıllık geçmişi olan, ve Cumhuriyet dönemi politikaları nedeniyle kaybolmaya yüz tutmuş olan dillerini çocuklarına öğretme talebi reddedildi. Milli Eğitim Müdürlüğü, 'Süryanilerin azınlık olmadığı' gerekçesi ile talebi reddetti.Bununla birlikte, Vatan gazetesindeki haber, Süryanilerin 'azınlık olmayı kendilerinin istemediğini' öne sürdü.
Haberde, "Süryaniler kendi talepleri doğrultusunda Lozan Antlaşması’ndan sonra azınlık statüsüne girmedi. Ermeni, Rum ve Yahudi azınlıkların temsilcileri Lozan Barış Antlaşması’nda birtakım haklar elde ettiler. Fakat alt komisyonlara katılan Süryani liderleri azınlık hakkını almak istemedi. Azınlık kabul edilen toplumlar kendi dillerinde eğitim yapabilmek, vakıf kurmak gibi haklara sahip olurken Süryaniler bu haklardan mahrum kaldılar. Süryaniler Lozan’dan sonra Türk olarak kabul edildiler ama uygulamada azınlık gibi algılanarak bu şekilde muamele gördüler" ifadeleri yer aldı.
Lozan ve azınlıklar
Öte yandan Lozan Antlaşmasında azınlıklar, belirli cemaatler olarak anılmaz aksine sadece "TC vatandaşı gayrimüslimler" olarak tanımlanırlar.*Lozan Antlaşması'nın azınlıklar ile ilgili kesiminde, hiçbir azınlık cemaatinin ismi geçmemekte, bunun yerine, sadece "gayrimüslim" ibaresi kullanılmaktadır. Yalnızca gayrimüslim (Müslüman olmayan) Türk vatandaşlarının azınlık sayılacağı, müzakerelere katılmış olan Türk temsilciler ve imzacı diğer devlet temsilcileri tarafından kabul edilmiş bulunmaktadır. Azınlık olup olmama tartışmalarında, "gayrimüslim" olmanın kıstas alınacağı konusunda, müzakerelere katılan taraflarca konsensüse varılmış ve antlaşma da bu temelde imzalanmıştır. Ancak, gayrimüslimlere getirilen haklardan tüm gayrimüslimler yararlandırılmamaktadır. Devlet kurumlarının azınlıklara kimleri dahil ettiği uygulamadan uygulamaya farklılık göstermektedir.**
Buna ek olarak, iddia edildiği üzere Süryani liderler alt komisyonlarda haklarından feragat etmiş olsalar dahi, bu feragatın hukuken geçersiz olduğu belirtilmektedir. Zira azınlık hakları, kolektif olarak ugulandığı halde gruba değil bireye verilmiş bireysel haklardır. Dolayısıyla, bir bireyin hakkından, o bireyin mensubu olduğu grubun lideri/temsilcisinin feragat etmesinin hukuken bir karşılığı bulunmamaktadır.
(vE)
**: (Suryaniler.com)
Monday, August 13, 2012
Mugshots of Young Victorian Thieves Sentenced to Hard Labour
Mugshots of Victorian thieves as young as 11 who were sentenced to hard labour for stealing clothes and metal just to get by.
Staring into the camera, some with defiance and others in child-like wonder, these scruffy boys and girls look like any other group of Victorian urchins.
But while some of the children may appear to be a picture of innocence, the gallery is in fact a collection of young criminals from the 1870s.
The rogues' gallery of offenders, some as young as 11, includes thieves and pickpockets who stole anything from cash to clothes and even odd pieces of metal.
The fascinating Victorian images, which all feature children from the Newcastle area, have been released recently by Tyne and Wear Archives and Museums.
The petty criminality detailed in the charges may be the same as in Britain now, but the mixture of scruffy clothing and more formal Victorian street attire worn by the children "is a world away from the hoodies, trainers and sportswear of many of today's lawless youth"

Staring into the camera, some with defiance and others in child-like wonder, these scruffy boys and girls look like any other group of Victorian urchins.
But while some of the children may appear to be a picture of innocence, the gallery is in fact a collection of young criminals from the 1870s.
The rogues' gallery of offenders, some as young as 11, includes thieves and pickpockets who stole anything from cash to clothes and even odd pieces of metal.
The fascinating Victorian images, which all feature children from the Newcastle area, have been released recently by Tyne and Wear Archives and Museums.
The petty criminality detailed in the charges may be the same as in Britain now, but the mixture of scruffy clothing and more formal Victorian street attire worn by the children "is a world away from the hoodies, trainers and sportswear of many of today's lawless youth"

Richard Rimmington, 15, was expected to do hard labour for stealing a pipe,
but instead his parents paid a fine.
but instead his parents paid a fine.
Michael Clement Fisher, 13, a choir boy from good stock but was jailed for two
months for breaking into three houses in 1873. The media at the time blamed the
boys crime on their penchant for the 'wrong sort of books' on characters like notorious
18th-century highwayman Jack Sheppard
months for breaking into three houses in 1873. The media at the time blamed the
boys crime on their penchant for the 'wrong sort of books' on characters like notorious
18th-century highwayman Jack Sheppard
George Lamb, 17, was sentenced to four months for stealing money
James Scullion, 13, was told to complete 14 days hard labour for stealing clothes
Margaret Cosh, 15, who had no previous convictions, was given two months
hard labour for stealing a coat.
hard labour for stealing a coat.
Ellen Woodman's accomplice, Rosanne Watson, 13, was given the same punishment.
However a newspaper article from the time suggests it is not clear whether the girls
were actually stealing or just playing in the ship yard
However a newspaper article from the time suggests it is not clear whether the girls
were actually stealing or just playing in the ship yard
Henry Leonard Stephenson, 12, (accomplice of Michael Clement Fisher)
were choir boys from good stock but were jailed for two months for breaking
into three houses in 1873. The media at the time blamed the boys' crime on their
penchant for the 'wrong sort of books' on characters like notorious 18th-century
highwayman Jack Sheppard
were choir boys from good stock but were jailed for two months for breaking
into three houses in 1873. The media at the time blamed the boys' crime on their
penchant for the 'wrong sort of books' on characters like notorious 18th-century
highwayman Jack Sheppard
Catherine Kelly, 17, was given three months for stealing bed linen
Isabella Dodds, 17, was dealt a four month prison term for stealing a gold watch
14-year-old Henry Miller received two weeks hard labour for stealing clothing
John Reed, 15, was given two weeks hard labour and five years reformation
for stealing money in 1873
.
for stealing money in 1873
.
Jane Farrell, 12, stole two boots and was sentenced to 10 days hard labour
Innocent-looking Mary Hinnigan, 13, was given a week of hard labour for stealing iron

Saturday, August 11, 2012
'Vicdanlı bir bilim insanı aklı fikri çocuklarda...'
KCK tutuklusu Müge Tuzcuoğlu'nu ceza-evinde ziyaret eden CHP'li Güler: Vicdanlı bir bilim insanı, su damlası kadar şeffaf...
Antropolog Müge Tuzcuoğlu, boşaltılan köylerden gelip Diyarbakır da yaşama tutunmaya çalışan çocuklarla yaptığı görüşmeleri Ben Bir Taşım adlı kitabında anlattı. Çocuklarla iletişimini de sürdürdü. Fotoğraf: NURETTİN KURT/HÜRRİYET
ANKARA - “Ben buradayım ama aklım çocuklarda. Elim kolum bağlandı; o çocuklar yalnız kaldı, ben onlarsız kaldım. Tutunamıyor bu çocuklar yaşama ve geleceğe. Ben onların yaşama tutunmalarını bir nebze başarmıştım...” KCK operasyonları kapsamında tutuklanan antropolog Müge Tuzcuoğlu, Diyarbakır ’da toplumsal travma çalışmaları kapsamında hayata tutunmaları için çalıştığı çocuklarla ilgili kaygısını bu sözlerle anlattı kendisini cezaevinde ziyaret eden CHP ’li Birgül Ayman Güler’e. CHP ’li Güler Diyarbakır E Tipi Cezaevi’ne giderek, 28 yaşındaki antropolog yazar Müge Tuzcuoğlu’nu ziyaret etti. Ziyaret sonrası Tuzcuoğlu’nun durumunu Meclis gündemine taşıyan Güler, görüşmeyi Radikal ’e anlattı.
Tuzcuoğlu’nun 8 Mart 2012’den beri tutuklu olduğu ve 24 Eylül’de mahkeme karşısına çıkacağını söyleyen Güler, Tuzcuoğlu’nun ‘Ben Bir Taşım’ kitabıyla Diyarbakır ’da yaşama tutunmaya çalışan çocuklarla yaptığı röportajları yayımladığını, ancak vicdanı olan bir bilim insanı olduğu için çocukların bu travmayı yenmesi için ilgilendiğini ve bu nedenle KCK soruşturmasına dahil edildiğini söyledi.
Sosyal bilimler konuştuk
Güler, Tuzcuoğlu ile cezaevinde 3 saatlik bir görüşme yaptıklarını ve büyük bir kısmını sosyal bilimlere ayırdıklarını anlattı:
“En çok sosyal bilimden konuşmaktan zevk aldık. Sosyal bilim üzerine yapmayı planladığı araştırma ve çalışmalarından söz ettik. Metot üzerine kafa yoran ve bunu yazan bir antropolog var ortada. Aynı zamanda da bu metodu hayata geçirmiş vicdanlı bir bilim insanı. Bu yönüyle dikkatimi çekti ve beni etkiledi.”
Tutuklamanın, “ Türkiye ’de sosyal bilimci kütüphane dışında araştırma yapamaz” engelini bilim insanlarının önüne koyduğunu söyleyen Güler’e göre bilim dünyası Tuzcuoğlu’na sahip çıkmalı.
Çocuklar ne olacak?
Tuzcuoğlu’nun kendisine ilgilendiği çocuklardan söz ettiğini belirten Güler sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tüm aklı fikri kurtardığı, ilgilendiği çocuklarda. Kendisi olmadığı için çocukların sahipsiz kaldığını düşünüyor. Yaptığı şey sadece bilim insanı ve vicdanı ile yaptığı bu çalışmada. 300 civarında çocuk var ilgilendiği. Bunlardan bir kısmı ünivesiteye hazırlanıyor ve Müge bunların üniversiteye girebilmesi için yardım ediyor. Aynı zamanda psikolojik desteğe, gıda yardımına ihtiyacı olanlar var. Bu çocukların hepsi, babaları dağa çıkmış veya öldürülmüş, köyleri boşaltılmış mağdur, travmalı çocuklar. Ona ‘Merak etme birileri ilgileniyordur’ dedim. ‘Hayır, benim gibi kimse ilgilenemez. Elim kolum bağlandı. Bu çocuklar yaşama ve geleceğe tutunamıyor. Ben onların yaşama tutunmalarını bir nebze başarmıştım’ dedi. Hakkaten de başarmış.”
Tuzcuoğlu’nun cezaevi koşullarının da olumsuz olduğunu anlatan Güler, “28 yaşında bir genç kadının ömründen yarım yıldan fazla süre çalınmış. Su damlası kadar şeffaf bir genç kadın tanıdım. O genç kadın Türkiye ’nin vicdanıdır. Yalnızca çocuklara dikkatini yöneltmiştir ve üniversiteye gitmek istediği halde olanağı olmayan, okula nasıl gidileceğini bilmeyen çocuklara yol göstermiştir” dedi.
Tuzcuoğlu’nun 8 Mart 2012’den beri tutuklu olduğu ve 24 Eylül’de mahkeme karşısına çıkacağını söyleyen Güler, Tuzcuoğlu’nun ‘Ben Bir Taşım’ kitabıyla Diyarbakır ’da yaşama tutunmaya çalışan çocuklarla yaptığı röportajları yayımladığını, ancak vicdanı olan bir bilim insanı olduğu için çocukların bu travmayı yenmesi için ilgilendiğini ve bu nedenle KCK soruşturmasına dahil edildiğini söyledi.
Sosyal bilimler konuştuk
Güler, Tuzcuoğlu ile cezaevinde 3 saatlik bir görüşme yaptıklarını ve büyük bir kısmını sosyal bilimlere ayırdıklarını anlattı:
“En çok sosyal bilimden konuşmaktan zevk aldık. Sosyal bilim üzerine yapmayı planladığı araştırma ve çalışmalarından söz ettik. Metot üzerine kafa yoran ve bunu yazan bir antropolog var ortada. Aynı zamanda da bu metodu hayata geçirmiş vicdanlı bir bilim insanı. Bu yönüyle dikkatimi çekti ve beni etkiledi.”
Tutuklamanın, “ Türkiye ’de sosyal bilimci kütüphane dışında araştırma yapamaz” engelini bilim insanlarının önüne koyduğunu söyleyen Güler’e göre bilim dünyası Tuzcuoğlu’na sahip çıkmalı.
Çocuklar ne olacak?
Tuzcuoğlu’nun kendisine ilgilendiği çocuklardan söz ettiğini belirten Güler sözlerini şöyle sürdürdü:
“Tüm aklı fikri kurtardığı, ilgilendiği çocuklarda. Kendisi olmadığı için çocukların sahipsiz kaldığını düşünüyor. Yaptığı şey sadece bilim insanı ve vicdanı ile yaptığı bu çalışmada. 300 civarında çocuk var ilgilendiği. Bunlardan bir kısmı ünivesiteye hazırlanıyor ve Müge bunların üniversiteye girebilmesi için yardım ediyor. Aynı zamanda psikolojik desteğe, gıda yardımına ihtiyacı olanlar var. Bu çocukların hepsi, babaları dağa çıkmış veya öldürülmüş, köyleri boşaltılmış mağdur, travmalı çocuklar. Ona ‘Merak etme birileri ilgileniyordur’ dedim. ‘Hayır, benim gibi kimse ilgilenemez. Elim kolum bağlandı. Bu çocuklar yaşama ve geleceğe tutunamıyor. Ben onların yaşama tutunmalarını bir nebze başarmıştım’ dedi. Hakkaten de başarmış.”
Tuzcuoğlu’nun cezaevi koşullarının da olumsuz olduğunu anlatan Güler, “28 yaşında bir genç kadının ömründen yarım yıldan fazla süre çalınmış. Su damlası kadar şeffaf bir genç kadın tanıdım. O genç kadın Türkiye ’nin vicdanıdır. Yalnızca çocuklara dikkatini yöneltmiştir ve üniversiteye gitmek istediği halde olanağı olmayan, okula nasıl gidileceğini bilmeyen çocuklara yol göstermiştir” dedi.
Friday, August 10, 2012
Thursday, August 9, 2012
"Kâr Yerli Halkların Haklarının Önünde"
Uluslararası Af Örgütü 9 Ağustos Dünya Yerli Halklar Günü vesilesiyle yayımladığı raporda, Kuzey ve Güney Amerika kıtaları hükümetlerinin kâr için yerli halkların haklarını göz ardı ettiğini bildirdi.
İstanbul - BİA Haber Merkezi
08 Ağustos 2012, Çarşamba
Uluslararası Af Örgütü 9 Ağustos Dünya Yerli Halklar Günü öncesinde Kuzey ve Güney Amerika kıtalarındaki yerli halkın durumuna dikkat çekti.
Örgütün açıklamasında, Kuzey ve Güney Amerika kıtalarındaki hükümetlerin kârı, binlerce Yerli Halk'ın fiziksel ve kültürel olarak hayatta kalmasının önüne koyduğu dile getirildi.
Af Örgütü'nün açıklamasına neden olan konu otoyol, petrol boru hattı, hidroelektrik santralleri ve madenlerin "geleneksel bölgeler"de yerli halkın hayatını olumsuz yönde etkilemesi.
Uluslararası Af Örgütü Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Kampanyası Sorumlusu Mariano Machain, bu tip "gelişim projeleri" sırasında yerli halkın sürece dahil edilmesinin ve rızalarının alınmasının gerekliliğini vurguladı.
"Ülkeler, Yerli Halkları etkileyen kararları verirken, onları sürece daha başında dahil etmek zorunda. Bu zorunluluğu göz ardı etmek sadece kötü niyet, güvensizlik ve kutuplaşma iklimi yaratır. Bu durum da sosyal huzursuzluk ve çatışmaya yol açar.
"Mega projelerin Yerli topluluklar üzerinde büyük olumsuz etkileri olabiliyor. Bu projeler, sadece bu toplulukların özgür, öncelikli ve bildirimli rıza göstermesi söz konusu ise hayata geçirilmelidir."
İyi niyet yok, hak ihlalleri var
Af Örgütü açıklamasında hükümetlerin eksikliklerine de dikkat çekti: iyi niyet ve şeffaflık eksikliği, tehditler ve projelerle ilgili sorunları dile getiren liderlere yönelik asılsız suçlamalar, şirketlerin hareketlerini kontrol edememek ve hak ihlallerinin gerçekleştiği yerlerde topluluklara tazminat sağlayamamak.Açıklamada, Ekvator'da Sarayaku yerli topluluğunun, kendilerine danışılmadan hayata geçirilen bir petrol projesi yüzünden atalarından kalan toprakların bir kısmını kaybedebileceği gibi birçok örnek de verildi.
Sarayaku yerlileri konuyla ilgili olarak İnter-Amerika İnsan Hakları Mahkemesi'ne başvurmak zorunda kaldı. Mahkeme Sarayaku yerlilerinin kültürel adetleri ve bölgelerini etkileyecek herhangi bir projeda ilerleme olmadan yerlilerle fikir alışverişinde bulunma zorunluluğuna karar verdi. (YY)
Uluslararası Af Örgütü'nün Kuzey ve Güney Amerika kıtalarında yaşayan yerli halkların durumuna ilişkin raporu için tıklayınız.
Uluslararası Af Örgütü'nün konuyla ilgili açıklamasının tamamına ulaşmak için tıklayınız.
Wednesday, August 8, 2012
Önce Ceylan, Şimdi Sera
Sekiz yaşındaki Sera, hayvanlarını otlatmak için çıktığı alanda bulduğu patlayıcıyla oynarken hayatını kaybetti, benzer şekilde yaşamını yitiren 14 yaşındaki Önkol'ün ölümü halen aydınlatılmadı.
Ayça SÖYLEMEZ
ayca@bianet.org
Muş - BİA Haber Merkezi
Muş merkeze bağlı Kızılağaç beldesi Şenyayla mevkiinde, sekiz yaşındaki Sera Yavuz kırsal alanda bulduğu patlayıcıyla oynarken patlama meydana geldi, Yavuz yaşamını yitirdi.
İnsan Hakları Derneği (İHD) Muş Şubesi Başkanı Faim Atılgan, bianet'e yaptığı açıklamada, patlayıcının türünün henüz bilinmediğini, misket bombası ya da el bombası olduğu yönünde tahminler olduğunu belirtti.
Hayvanları otlatmak için kırsal alana çıkan ve patlayıcı nedeniyle ağır yaralanan Yavuz'u hastaneye babası götürdü ancak, sekiz yaşındaki çocuk henüz hastaneye varamadan yaşamını yitirdi.
Yavuz, Muş Devlet Hastanesi'nde yapılan otopsinin ardından bugün defnedildi. Yavuz ailesi ise savcılığa suç duyurusunda bulundu.
Önkol'la ilgili sorular cevapsız kaldı
14 yaşındaki Ceylan Önkol da 2008'de Diyarbakır Lice'nin Şenlik köyünde koyun otlatırken meydana gelen patlamada hayatını kaybetmişti.
Önkol'un tüfek bombası patlaması sonucu öldürüldüğü iddiası üzerine başlatılan imza kampanyasındaki şu sorular yanıtsız kaldı:
"O havan mermisini veya patlayıcı her neyse, oraya kim attı? Ceylan nasıl öldü? Ceylan'ın ölüm nedeni nedir? Bir mezrada askeri mühimmatın ne işi var? Neden herhangi bir tedbir alınmadı?"
Önkol ile ilgili bağımsız bir rapor hazırlayan Adli Tıp Uzmanı Prof. Dr. Ümit Biçer, Önkol'un tahra ile patlayıcıya vurmadığını, aksine savunma pozisyonundayken hayatını kaybettiğini belirtmişti.
Öldürülen 502. çocuk
Adana'da polisin attığı gaz bombası başına isabet eden ve hayatını kaybeden 11 yaşındaki Mazlum Akay da dün Buruk Mezarlığı'nda toprağa verildi.
Ülkühan Zekioğlu, bianet'e yazdığı "501 Mazlum Akay!" başlıklı yazıda,İnsan Hakları Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı'nın verilerine dayanarak, "Akay'ın devam eden savaşta devlet eliyle öldürülen 501. çocuk olduğunu" yazmıştı.
Yavuz, öldürülen 502. çocuk oldu. (AS)
Tuesday, August 7, 2012
Milat! Gün Zileli
Avrupa’da ateistler, dinsizler ya da toprağın altına gömülmek istemeyenler, vasiyetleri gereği krematoryumda yakılırlar. İngiltere’de, anarko-sendikalist Albert Meltzer, Haringey Solidarity Group’tan (HSG) Phill ve başka anarşistlerin keramatoryumdaki uğurlama törenlerine katılmıştım. Ayrıca Türkiyeli komünistlerden Nihat Akseymen’in naaşı da krematorumda yakıldı. Orada da bulunmuştum da bazı solcuların eleştirilerine maruz kalmıştım. Avrupa’da yakılmak ya da dini törensiz gömülmek son derece doğal kabul edilen bir haktır.
Aslında, eğer devrimciler bu konuda ilkeli bir tutum takınmış olsalardı bu, Türkiye’de de çoktan gerçekleşmiş bir hak olurdu. Bence bu gecikmeden dolayı İslami baskıyı suçlamadan önce kendimizi suçlasak daha iyi olur. Kimisinin ailesi, anası, babası, kimisinin karısı, kocası, kimisinin oğlu kızı, belki bazen ölenin sözlü ya da yazılı vasiyetini de kulak arkası ederek cenazenin dini ritüellere göre kaldırılmasına ön ayak olurlar. Ama çoğunlukla kişinin kendisi, daha sağlığında, “halka yabancı düşmemek” mesajı verir ve öyle de yapılır. İmamın öncülüğünde cenaze namazı kılınır, eller kulaklara götürülür, dualar okunur vb., böylece din, hayatı boyunca zaten yenilmiş olan devrimcinin üzerinde öldükten sonra bile, hem de o devrimcinin rızasıyla, mutlak zaferini ilan eder. İmamın duaları arasında acaba şöyle bir dua da var mıdır: “Bakmayın siz bunların gençliklerinde esip üfürmelerine, sonunda cenaze namazlarını kılacak olan, gördüğünüz gibi yine biziz.” Hatta bazıları bu konuda daha da ileri gider, hiç kimsenin hatırı kalmasın diye cenaze namazlarını hem camide hem de cemevinde kıldırırlar. Tabii, bu dinsel “geniş görüşlülüğün” havra, kilise ve Budist tapınaklarına kadar neden uzanmadığı ayrı bir merak konusudur. Yoksa bu, popülizmin vardığı zirve midir?
İşte Tayfun Gönül bütün bunlara son verdi. Bu topraklarda yeni bir uygulamayı bizzat, kendi bedeniyle başlattı. Evet, krematoryum yoktu ama dini tören gibi bir zorunluluk da yoktu. Dini tören istemeyen birilerine zorla dini tören uygulanamazdı. Daha önce, Aziz Nesin gibi, vasiyetleri gereği dini törensiz gömülenler olmuştur bu ülkede. Tayfun Gönül’ün yaptığı bu temelde atılmış daha da net bir adımdır. Tayfun Gönül, Aziz Nesin örneğini izleyerek, inanmadığı halde “halk ne der” kaygısıyla, yani siyasi kaygılarla yapılan ikiyüzlülüğe meydan vermediği gibi, bir adım daha atarak imamın duaları yerine gençlerden oluşan bir müzik grubunun klarnetlerini, kemanını vb. koymuştur. Bu doğrudan Tayfun’un vasiyeti miydi, yoksa düzenlemeyi yapan anarşist arkadaşların düşüncesi miydi bilmiyorum ama imam duası yerine müzikli tören yapılan 1 Ağustos 2012 bu açıdan bir milattır.
Ne kadar güzeldi Tayfun Gönül’ün kara bayrağa sarılmış tabunun önündeki o müzik grubunun, sevgili Kazım Koyuncu’dan çaldığı o “Gelevera Deresi” türküsü. Ne kadar uygundu Tayfun Gönül gibi, “dünyanın kapısından eğilmeden geçen” bir anarşistin uğurlanma törenine. Ve o ince hüzün ne kadar yakışmıştı, hayat arkadaşı Nazmiye Zencir, oğlu Toprak ve kızı Irmak’ın da içinde bulunduğu o topluluğa.
Yaş ortalaması oldukça yüksekti. Tayfun Gönül’ün okuldan vefalı arkadaşları ve anarşist yoldaşlarıydı çoğunluğu oluşturanlar. İstanbul Özgür Üniversite çalışanları da oradaydı. Gençler bir hayli azdı. Çünkü örgütler katılmamışlardı. Demek oraya gelenlere güç gösterisi yaparak taraftar toplayamayacaklarını anlamışlar.
Sonuna kadar dürüst bir topluluktu. Hiç kimse üzüntülü yüz ifadesi takınma zorunluluğunu duymamıştı, hiç kimse kara gözlüklerle ağlamayan gözlerini gizleme gereği de duymamıştı. İnsanın en güzel hasletlerinden gülmek otosansüre tabi değildi. Ama ağlayanlar da vardı. Gözüme çarpanlar, Zelha Çangı, Defne Sandalcı... İçten bir gözyaşı kadar insanı arıtan bir şey var mıdır?
Haber ajansları, uğurlamaya katılanların adını sayarken ünlü veya ünsüz gazetecilerin ve vicdani retçilerin adlarını saymakla yetinmişler. Oysa Tayfun Gönül, vicdani retçiden önce anarşistti. Onun adının hemen yanı başına, “sokak dergisinden arkadaşı Nadire Mater’den” önce, çok daha yakın anarşist dava arkadaşları Ahmet Kurt, Ufuk Ahıska, Gazi Bertal, Defne Sandalcı, Zelha Çangı, Aytek Özel, Gün Zileli, Yavuz Atan, Kürşat Kızıltuğ’un vb. adları yazılmalıydı ama ben zaten gazete muhabirlerinden bu kadar yüksek bir performans beklemediğim için (CNN Türk’ün haberini tenzih ederim) hayal kırıklığına uğramış sayılmam.
Oral Çalışlar, dünkü Radikal’de güzel bir anma yazısı yazmış ve uğurlamaya da gelmişti. İzmir’den, Ayvalık’tan, Çanakkale’den ve Ankara’dan gelen arkadaşlar da vardı. Şu anda adlarını hatırladıklarım, Ahmet Erkan, Aytek Özel, Niyazi, Abdullah Öztürk, Gülderen Yıldız, İlke, Erkan, Engin, Marko, Muharrem, Tayfun’a son günlerinde yoldaşlık yapan Serkan, Kemal... Adlarını anamadıklarım kusuruma bakmasınlar.
Benim bildiğim, ölü evine taziyeye gelindiğinde cenaze sahibine bir “başın sağ olsun” denir. Diyelim ki, arada bir kırgınlık varsa o anda o kırgınlık unutulur ya da geri plana atılır. Oral Çalışlar’la aramızda yirmi yılı aşkın bir zaman öncesinden gelen bir kırgınlık ve soğukluk olduğunu inkâr etmem saçma olur. Buna rağmen, rastlaştığımız yerde bir “merhaba”yı esirgemeyiz birbirimizden. Geçen yıl Kınalıada’da yaptıkları bir anayasa toplantısına Ceren’le birlikte özel olarak gitmiş ve “hoş geldin” demiştik. Bu sene Büyükada’da, Lefter’in cenazesinde karşılaştığımızda ayaküstü birkaç laf etmiştik. Dünkü uğurlamada başını çevirip bir “başın sağ olsun” bile demeyi çok gördü. Oysa ben ölü evinin mensuplarından biri sayılırdım. Geleneklere pek düşkün biri sayılmam ama Tayfun Gönül için o güzel yazıyı yazandan, onun anarşist arkadaşlarından birinden de bir baş sağlığını esirgememesi beklenirdi. Ne yapalım, o da öyle olsun.
***
Sonradan akla gelen bir not: Oral Çalışlar’ın annesi vefat etti geçenlerde. Aslında benim de ona bir başsağlığı borcum vardı. Üstelik annesini tanırdım. Belki de Oral’ın tutumu buradan kaynaklanmış olabilir. Şimdi hatırladım. Gecikmiş de olsa buradan kendisine baş sağlığı dileyeyim. ayrıca eğer davranışı benim bu hatamdan kaynaklanmışsa kendisinden özür dilerim yukarıda yazdıklarımdan dolayı.
Monday, August 6, 2012
Friday, August 3, 2012
Devletin Sokağında İnsanlık Durumu
Devletin Sokağında İnsanlık Durumu, Anayasa ve Toplumsal Cinsiyet - Sarphan Uzunoğlu
Son bir yıl içerisinde gerçekleşen cinayetler, kadının adının bakanlığın adından dahi silinmesi, çalışan kadın oranındaki azalma, artan muhafazakârlaşmayla paralellik gösteren mobbing vakaları, ihtimali her an kapımızda olan ve bir serserinin elindeki bıçağın ucu kadar parlak bir ihtimal de olmayan transların katledilmesi süreci. 2000′li yılların kamusal alanının heteroseksüel olmayanlara vaat ettiği dünya tam olarak bu.
Kamusal alan dediğimizde aklımızda beliren fikirlerin büyük bir çoğunluğunun erkek eliyle tasarlanmış devletin tasvirinden ibaret olduğunu, tüm bu ‘sıkışmışlık’ içerisinde, kamusal alanda varoluşun temsilinin imkansızlığını hissetmek için örgütlü bir feminist yahut LGBT eylemcisi olmak gerekmiyor. Peki ya, kamusal alanın neoliberalizm sonrası evresi?
Habermas, sosyal devlet de dahil olmak üzere tüm üstten alta düzenleme yapan kurumların, örnek vermek gerekirse kadınların, statüleri üzerinde belirleyici olmasının antidemokratik bir biçim olduğunu söylemişti. Bugün, devletlerin toplumsal cinsiyet politikalarını belirlerken ortaya koydukları irade, bireylerin toplumsal cinsiyet pratiklerine nasıl yansıyor sorusunu sorduğumuzda aldığımız cevap sanırım yeterli olacaktır.
Bugün biliniyor ki, modernist projelerin tamamında olduğu gibi, neoliberalizmde de projenin gücü ve keskinliği açık bir biçimde, neoliberal düzlemdeki gelişmelerin özneleri standartlaştırmasına bağlı. Yani, bir proje olarak neoliberalizm ‘soyut bir özne’ belirleyip, onun gerçekliklerinden uzaklaşıp, kendi tasavvuruna göre onu biçimlendirme aşamasında, onun var oluşunu es geçiyordu. Kısacası, neoliberal devletler, James C. Scott’un deyimiyle soyut yurttaşlar için plan yapıyordu ve bu düşünceye göre ‘standartlaştırılmış bireyler ihtiyaçları bakımından tek biçimli ve hatta birbiriyle değiştirilebilir’ olarak tanımlanıyor. Dahası bu bireylerin toplumsal cinsiyete, beğeniye, tarihe, değerlere, kanaatlere ya da orijinal düşüncelere sahip olmaları yahut böyle bir girişimde bulunmaları ihtimali bile gözetilmiyor. Kısacası, bu üsttencilik, tipik modernist projelerin tamamının en büyük günahını sırtlanıp, en hegemonyacı haliyle bireye ne yapması gerektiğini, ne olması gerektiğini, bireyi hiçbir biçimde tanımadan ve ona modernist geleneğin bir parçası olarak güven duymadan söylemektedir.1
Tam bu noktada, insanlığa dair tüm projelerin nerede başarısızlığa uğradığını bir kez daha görüyoruz: Ona duyulan sonsuz güvensizlik ve insanlığın eğilim ve perspektiflerine yönelik aşağılama güdüsü. Bundan yedi yıl önce alternatif müzik konusunda dünyada farklı bir yere sahip olan ve heteroseksizm kalıplarından uzak giyim tarzı ve görünüşüyle bir şekilde dünyadaki pop camiasındaki cinsiyete dair önemli sorgulamalardan birini yapan bir rockstar olan Marilyn Manson röportajında şöyle diyordu: “Ben bu toplumun -ABD- kendine olan nefretinin aynasıyım.” Bugün, Manson’un söylediği, geçmişte cinsellik normlarıyla dalga geçen herkesin öyle ya da böyle ortaya koyduğu, cinselliğin açık ifadesinin aslında bireylerin değil, devletin nefret ettiği bir algı olduğu gerçeğiyle bir kez daha karşılaşıyoruz. Çünkü toplumsal gerçek çerçevesinde baktığımızda ne şiddet ne de cinsellik bizim için uzak kavramlar. Hatta, Türkiye’de cinselliğin tek tarafın hakimiyetiyle sürdürülen, bir nevi işkence süreci olduğu da göz önüne alındığında, cezbedici bir yönü olduğu da aşikâr. Peki ya bu noktada toplumun ve bireylerin durumu yahut belirleyiciliği nedir? Örneğin, Ayşe Paşalı cinayetinde etkin olan şey bireyin iradesi değil miydi? Yahut Türkiye’deki çalışan kadın oranı, bireylerin seçimine mi dayalıdır? Bu noktada ortaya sürülebilecek tezlerin sayısı yok. Devletin, erkek egemen politikalardaki belirleyiciliği, kapitalizm ve artık en vahşi türü olarak neoliberalizm gösteriyor ki erkek egemenlik devlet tarafından bize kader olarak yutturulmuş bir şey. Bu yutturulma aşamasını modernist bir devlet kurma ihtiyacı gözeten her sistem tecrübe etmek durumunda. Olayı bir ‘ceza mekanizması’ olarak ele alır ve kadınların, lezbiyen, gey, biseksüel ve trans bireylerin ‘korunmasını’ suç işleyenleri cezalandırmak olarak görürseniz Türkiye’de karşılaşacağınız tablo oldukça ilginç. Çünkü, örneğin Aile içi şiddet konusunda yaptığı çalışmalarla tanınan Tuncer Günay, 1960′dan bu yana polis kayıtlarına giren 2.5 milyon kişinin olduğunu belirtiyor. Bu 2.5 milyon kişinin yalnızca kayıtlara giren şiddet vakalarıyla ilişkisi olduğu düşünüldüğünde, Türkiye’de aile içi şiddet mekanizmasında ‘devletin belirleyiciliği’ faktörünü es geçmek tam anlamıyla ihmalkârlık olur.
DEVLETİN SOYUT BİREY TAHAYYÜLÜ ve “GÖRÜNMEYEN EMEK”
Peki bu modernist, üsttenci yaklaşımların ortadan kalkması için ne yapılmalıdır? Bugün Türkiye’de birçok kanunun ötesinde iş gücünün yeniden tanımlanması gerekir. Her ne kadar Habermas’ın tanımına göre toplumda ‘maaşlı işçiler’ tarafından yapılan tüm işler materyal üretime dahil görülse de, erkek egemen toplum yapısında kadın emeğinin ‘görünmezliği’ söz konusu olsa da bu ‘görünmezlik’ ve ‘simgesellik’ tanımlamaları, devlet tarafından ‘emek’ statüsüne sokulmadığı sürece Habermas dahil tüm düşünürlerin ve dolayısıyla devletin emek tanımından başlayan ayrımcılık serüveni, trans bireylerin çekildiği emek alanı olan fuhuştaki kayıt dışılık gibi bir alandadır. Dahası, iyi bir niyetle dahi olsa, özellikle de kadınların (evde çalışan, çocuk yetiştiren) emeklerinin simgeselleştirilmesi, emek üzerinden değil de tüketim üzerinden özneyi tanımlayan neoliberal toplumların hastalığına da oldukça uygundur.2 Kısacası neoliberalizmin emeğe dair sömürüsü sadece ‘erkek egemen emeğin’ fazla mesailerinde değil, kadınların ve lgbt bireylerin sürekli olarak ortaya koyduğu emeklerin tamamen simgeleştirilip yok sayılması sürecinde de etkin oluyor. Böyle bir çerçeve etrafında da düşününce artık kamusal ve özel alan arasında hiçbir fark kalmadığı görünür kılınıyor. Öyle ki, bugün herkesin kabul ettiği üzere, birbirine son derece içkin alanlar olarak özel alan ve kamusal alan aynı emek sömürüsünün sürerliğine bağlanıyor; dahası bu sömürü, trans bireyler gibi toplumun iyice dışına itilmiş bireylerde, neoliberalizmin yeni ‘sokak’ tahayyülü dahilinde iyice itilerek, trans birey açık bir biçimde seks işçiliğine hapsedilirken, kadın da ücretsiz olarak ev işlerini yapan bir bağımlıya dönüştürülüyor. Kısacası, erkek müdahaleciliğiyle devlet müdahaleciliği kol kola girerek herhangi bir ceza mekanizmasıyla -en radikalini bile düşünebilirsiniz- onarılamayacak bir sorun ortaya çıkarıyor.
Sonuç olarak, bugün yeni bir kadın politikası üretmek, yeni bir toplumsal cinsiyet politikası üretmek, ilk bakışta çok kolay görünebilir. Ancak, modern devletin genel eğilimi olduğu üzere, devlet bir konuda politika üretirken her seferinde bir başka alanın politikasından taviz vermiştir. Kısacası, Kemalizm’den bu yana kadınların durumu bir ‘haklar’ perspektifinin ötesine gidememiş, herkes için eşitlik yerine ‘kadın erkek’ eşitliği sağlanmaya çalışılırken, bu eşitliğin kendi içerisinde barındırdığı tüm eşitsizliklere, (ekonomik düzenin erilleri, çalışma yasalarının erilliği, işveren mantığının erilliği, taciz, şiddet durumlarındaki artış gibi) sessiz kalmak dışında bir anlam taşımamıştır.
YENİ ANAYASADA KADIN ve LGBT VARLIĞI
Kısacası, insanlık projesi, kadınları da x, y, z tanım kalıplarından birine sokarak, LGBT’leri de bir şekilde tanımlayarak, soyut birer kimlik olarak ifade ettiği yurttaşların arasına katmasıyla, onlara sahip oldukları şeyi yaşama imkanı vermeyecektir; dahası insanlık projesi, Türkiye’de muktedirin gelenekselleştirdiği o reflekse dayanarak, sorunlardan bahsetmenin yahut sorunlara ucundan kıyısından değinmenin çözümün ta kendisi olduğuna dair dayatılmış yargılara bir kez daha kapılacaktır.
Bugün birçok sivil toplum örgütünün yeni anayasa yapım sürecinde duydukları sonsuz heyecanın fazlasıyla anlamsız olmasının ardında tam da bu gerçeklik yatmaktadır. Neoliberal bir hükümetten ‘arz-talep’ ilişkisiyle elde edilebilecek yegane şey, fazlasıyla soyut, kazanımsız bir yurttaşlık tanımı olacaktır; dahası, devletin böyle bir niyeti var gibi de görünmemektedir. Selma Aliye Kavaf’tan Fatma Şahin’e kadar bir yol alındığı düşüncesinde olmak da fazlasıyla iyimser bir yetmez; ama evet tavrı olacaktır. Tüm bu şartlar altında, ‘soyut bir varlık’ için neoliberallerle gülümsemelerle dolu buluşmalara girmektense kamusal alandaki kadın emeğinin ciddi anlamda terörize edildiği, muhafazakârlaşmanın arttığı, özel alandaki kadın emeğininse zaten tutsak edildiği ve çoktan karşılıksız bırakıldığı bir ülkede kadınların üretime nasıl katılacağı ve bu katılım sürecinin yine kadınlar ve LGBT bireyleri tarafından nasıl güvenli kılınacağı konuşulmalıdır.
1) Scott, James C., Devlet Gibi Görmek – İnsanlık Durumunu Geliştirmeye Yönelik Projeler Nasıl Başarısız Oldu, Versus Yayınları: İstanbul s. 519-520
2) Fraser Nancy, “İletişimsel Eylem Teorisi”ni Eleştirmek,
Wednesday, August 1, 2012
Nefretin gölgesi
Müfredat Süryani bilmez, Ermeni ve Kürt düşmandır, haindir. Alevi, Rum, Yahudi kültürü, varlığı değil, ihaneti ve önyargıyı kuşanır. Onca kan dökülürken şiiri, müziği bilmenin imkânı kalmaz. Söz birbirine ulaşmaz
Sam in Yazı filminde sürü den farklı olan Richie, günah keçisi ilan ediliyordu.
Nefretin gölgesi, öyle serin ağaç gölgesine benzemiyor. Islak, küflü ve dondurucu. Nefes aldırmıyor, taş kesiliyorsun. Nefretin gölgesini mutlaka kan izliyor. Dökülen ya da biriktirilen kan. Kan gölgeyi, gölge kanı koyulaştırıyor gitgide.
Ve hep bir öncesi var, kanın da nefretin de öncesi… O ilk tohum vakti. Tek tip eğitimin farklı olan herkesi, her şeyi öteleyen yapısı, popülist medyanın ayrımcı, hedef gösterici yayınları, yargının linçlere kişilik katline ve toplumsal isteriye meşruiyet kazandıran dışlayıcı kararları. Dünyanın neresinde olursa olsun, nefret işte böyle bir iklimde serpiliyor. Sonrası o bildik koyu karanlık.
Sinemanın karanlığında, kötüye savaş açan, kendi de kötülüğe bedel vermiş olan bir süper kahramanın filminde üzerinize ateş açıldığını hayal edin. ABD ’nin Colorado eyaletinde Batman serisinin ‘Kara Şövalye Yükseliyor’ adlı son filminin galasında James Holmes gözyaşartıcı bomba, yarı otomatik tüfek, av tüfeği ve bir tabancayla 12 kişiyi işte böyle öldürdü, 58 kişiyi işte böyle yaraladı. İnsanlar kanı görene kadar saldırıyı gösteri zannetmiş. Saldırıdan yaklaşık 2 ay önce silahları satın almaya başlayan, son olarak internet üzerinden 6 bin mermi sipariş eden Holmes, 24 yaşında bir nöroloji doktorası öğrencisi. Evi bubi tuzakları, patlayıcılar ve ne olduğu bilinmeyen sıvılarla dolu çıktı. Çevresine sorsan utangaç ve nazik biri.
Onu izlerken Spike Lee’nin 1999 yapımı kara mizah şaheseri Summer of Sam/Sam’in Yazı filmini hatırladım. Gerçek bir hikâyeye dayanan filmde, 1977 yazında tarihinin en bunaltıcı sıcaklarını yaşayan New York’ta bir seri katilin arka arkaya işlediği kadın cinayetleriyle bunalan ve çığırından çıkan mahalle sakinlerini izleriz. Katil o en nazik, en utangaç insanlardan biri çıkarken, sürek avı başlatan ahali, mahallenin kara koyunu punk Ritchie’yi gözüne kestirir. Ayrıksı tiplerin fenomen aktörü Adrien Brody’nin canlandırdığı Ritchie, sevdiği müziği yapabilmek için gey barlarda sahneye çıkan, insanların düzene sorgusuz biat edişini protesto etmek amacıyla boynunda köpek tasmasıyla dolaşan genç bir adamdır. Aslında kendi içinde en tutarlı insan da odur ama önyargı ve iftiralarla kuşatıldıkça, isteri de dozunu arttırdıkça hedef tahtasına o oturtulur. Çünkü farklı olmak günah keçisi ilan edilmeye yeter.
Kadimden beri
Bu toprakların bin altı yüz yıllık tarihini simgeleyen, Mor Gabriel Manastırı’nı kendi arazisinde işgalci ilan eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da farklıyı günah keçisi ilan etti. Gerekçeli kararda manastırın bu arazilerin kendisine ait olduğunu ‘duraksamaya yer bırakmayacak’ şekilde kanıtlayamadığı belirtilmiş. Bilirkişi olarak dinlenen kişilerin de arazilerin manastıra ait olduğu yönündeki ifadelerine, “yaşları nedeniyle” itibar edilmediği vurgulanıyor.
Hatırlanacağı üzere, Midyat’taki mahkeme manastırın 1937 yılından bu yana söz konusu arazilerle ilgili vergi ödediğini, “kadimden beri” kilisenin malı olduğunu belirterek davayı reddetmişti. Kadimden beri sözü, kendi içinde zaman ve mekânı aşan bir meşruiyet belirtir oysa. Mor Gabriel Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün’ün karara ilişkin açıklaması o meşruiyetin ifadesi aslında: “Mahkemece bilirkişi olarak dinlenilen kişiler buraları adım adım bilen kişiler. Bölgeye son derece hâkim kişiler. Ayrıca buranın tarihini de bilen kişiler. Yargıtay’a göre biz haklılığımızı kanıtlamak için 120 yaşında bir bilirkişi mi bulacağız? Bu yorum açıkça ‘Siz ne yaparsanız yapın ben bu araziyi manastıra vermeyeceğim’ demekten başka bir şey değildir. Kararda ‘Dava konusu 12 parça arazinin yüz ölçümleri, yeri belirtilmemiştir’ deniliyor. O zaman biz de ‘Beyannamede belirtilen arazilerimiz nerede?’ diye soruyoruz. Madem bu araziler bize ait değil peki beyannamede yer verilen arazilerimiz nerede? Dolayısıyla gerekçeli kararın zorlama olduğunu düşünüyoruz.”
Cegerxwin yabancı mıdır?
Ortalık zorlama kararlardan geçilmiyor ki zaten… Bir diğer mahkeme kararında Diyarbakır merkez Kayapınar ilçesinde Belediye Meclisi’nce Kültür Merkezi’ne verilen ünlü Kürt şair ‘Cegerxwîn’ adı ile 19 parka verilen Kürtçe isimler, İdare Mahkemesi tarafından kaldırdı. Mahkeme, kararında şu ibretlik esaslar maddesini referans gösterdi: “ ...Mahalle, sokak, cadde, bulvar, meydan ve benzeri yerlerin adları, anayasanın temel ilkelerine, yürürlükteki mevzuata, genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte tespit edilemez. Yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler ile çirkin, müstehcen ve gülünç adlar konulamaz.”
‘Cegerxwîn’ adı TDK sözlüğünde bulunamamış ama daha vahimi çağdaş Kürt şiirinin ünlü isminin bize bu denli yabancı oluşudur. Müfredat Süryani bilmez, Ermeni ve Kürt düşmandır, haindir. Alevi , Rum, Yahudi kültürü, varlığı değil, ihaneti ve önyargıyı kuşanır. Onca kan dökülürken şiiri, müziği bilmenin imkânı kalmaz. Söz birbirine ulaşmaz. Biri diğerinin acısıdır artık. Her cenaze nefreti bileyler. Her ağıt bir sonraki kaybı da söyler sanki. Ve herkes kendini acısıyla bir başına bırakılmış hisseder. Çünkü zaten paylaşılan acıdan nefret değil anlayış ürer. Cumhurbaşkanının iftar yemeğine katılan şehit ailelerinin boşluğa dikili gözlerinde vardı o bir başınalık. KCK davalarının hapishanelerde aylardır kaybettiği, delilsiz, gerekçesiz örgüt üyesi ilan ettiği insanların bakışlarında vardı o bir başınalık.
Bu yaz bu denli bunalıyorsak, sebebi o nemli havalar değil sadece. Nefretin gölgesi karartıyor içimizi. Haksızlığın infiali kabartıyor yüreklerimizi. İyi bakalım o ilk tohumlara. Nerelere, kimler ekti? Köküne inmeden şifa, paylaşmadan huzur yok kimseye. Hiçbirimize.
Ve hep bir öncesi var, kanın da nefretin de öncesi… O ilk tohum vakti. Tek tip eğitimin farklı olan herkesi, her şeyi öteleyen yapısı, popülist medyanın ayrımcı, hedef gösterici yayınları, yargının linçlere kişilik katline ve toplumsal isteriye meşruiyet kazandıran dışlayıcı kararları. Dünyanın neresinde olursa olsun, nefret işte böyle bir iklimde serpiliyor. Sonrası o bildik koyu karanlık.
Sinemanın karanlığında, kötüye savaş açan, kendi de kötülüğe bedel vermiş olan bir süper kahramanın filminde üzerinize ateş açıldığını hayal edin. ABD ’nin Colorado eyaletinde Batman serisinin ‘Kara Şövalye Yükseliyor’ adlı son filminin galasında James Holmes gözyaşartıcı bomba, yarı otomatik tüfek, av tüfeği ve bir tabancayla 12 kişiyi işte böyle öldürdü, 58 kişiyi işte böyle yaraladı. İnsanlar kanı görene kadar saldırıyı gösteri zannetmiş. Saldırıdan yaklaşık 2 ay önce silahları satın almaya başlayan, son olarak internet üzerinden 6 bin mermi sipariş eden Holmes, 24 yaşında bir nöroloji doktorası öğrencisi. Evi bubi tuzakları, patlayıcılar ve ne olduğu bilinmeyen sıvılarla dolu çıktı. Çevresine sorsan utangaç ve nazik biri.
Onu izlerken Spike Lee’nin 1999 yapımı kara mizah şaheseri Summer of Sam/Sam’in Yazı filmini hatırladım. Gerçek bir hikâyeye dayanan filmde, 1977 yazında tarihinin en bunaltıcı sıcaklarını yaşayan New York’ta bir seri katilin arka arkaya işlediği kadın cinayetleriyle bunalan ve çığırından çıkan mahalle sakinlerini izleriz. Katil o en nazik, en utangaç insanlardan biri çıkarken, sürek avı başlatan ahali, mahallenin kara koyunu punk Ritchie’yi gözüne kestirir. Ayrıksı tiplerin fenomen aktörü Adrien Brody’nin canlandırdığı Ritchie, sevdiği müziği yapabilmek için gey barlarda sahneye çıkan, insanların düzene sorgusuz biat edişini protesto etmek amacıyla boynunda köpek tasmasıyla dolaşan genç bir adamdır. Aslında kendi içinde en tutarlı insan da odur ama önyargı ve iftiralarla kuşatıldıkça, isteri de dozunu arttırdıkça hedef tahtasına o oturtulur. Çünkü farklı olmak günah keçisi ilan edilmeye yeter.
Kadimden beri
Bu toprakların bin altı yüz yıllık tarihini simgeleyen, Mor Gabriel Manastırı’nı kendi arazisinde işgalci ilan eden Yargıtay Hukuk Genel Kurulu da farklıyı günah keçisi ilan etti. Gerekçeli kararda manastırın bu arazilerin kendisine ait olduğunu ‘duraksamaya yer bırakmayacak’ şekilde kanıtlayamadığı belirtilmiş. Bilirkişi olarak dinlenen kişilerin de arazilerin manastıra ait olduğu yönündeki ifadelerine, “yaşları nedeniyle” itibar edilmediği vurgulanıyor.
Hatırlanacağı üzere, Midyat’taki mahkeme manastırın 1937 yılından bu yana söz konusu arazilerle ilgili vergi ödediğini, “kadimden beri” kilisenin malı olduğunu belirterek davayı reddetmişti. Kadimden beri sözü, kendi içinde zaman ve mekânı aşan bir meşruiyet belirtir oysa. Mor Gabriel Manastırı Vakfı Başkanı Kuryakos Ergün’ün karara ilişkin açıklaması o meşruiyetin ifadesi aslında: “Mahkemece bilirkişi olarak dinlenilen kişiler buraları adım adım bilen kişiler. Bölgeye son derece hâkim kişiler. Ayrıca buranın tarihini de bilen kişiler. Yargıtay’a göre biz haklılığımızı kanıtlamak için 120 yaşında bir bilirkişi mi bulacağız? Bu yorum açıkça ‘Siz ne yaparsanız yapın ben bu araziyi manastıra vermeyeceğim’ demekten başka bir şey değildir. Kararda ‘Dava konusu 12 parça arazinin yüz ölçümleri, yeri belirtilmemiştir’ deniliyor. O zaman biz de ‘Beyannamede belirtilen arazilerimiz nerede?’ diye soruyoruz. Madem bu araziler bize ait değil peki beyannamede yer verilen arazilerimiz nerede? Dolayısıyla gerekçeli kararın zorlama olduğunu düşünüyoruz.”
Cegerxwin yabancı mıdır?
Ortalık zorlama kararlardan geçilmiyor ki zaten… Bir diğer mahkeme kararında Diyarbakır merkez Kayapınar ilçesinde Belediye Meclisi’nce Kültür Merkezi’ne verilen ünlü Kürt şair ‘Cegerxwîn’ adı ile 19 parka verilen Kürtçe isimler, İdare Mahkemesi tarafından kaldırdı. Mahkeme, kararında şu ibretlik esaslar maddesini referans gösterdi: “ ...Mahalle, sokak, cadde, bulvar, meydan ve benzeri yerlerin adları, anayasanın temel ilkelerine, yürürlükteki mevzuata, genel ahlaka aykırı, ayrımcılığa ve bölücülüğe yol açabilecek nitelikte tespit edilemez. Yabancı dil kurallarına göre teşkil edilmiş kelime ve ifadeler ile çirkin, müstehcen ve gülünç adlar konulamaz.”
‘Cegerxwîn’ adı TDK sözlüğünde bulunamamış ama daha vahimi çağdaş Kürt şiirinin ünlü isminin bize bu denli yabancı oluşudur. Müfredat Süryani bilmez, Ermeni ve Kürt düşmandır, haindir. Alevi , Rum, Yahudi kültürü, varlığı değil, ihaneti ve önyargıyı kuşanır. Onca kan dökülürken şiiri, müziği bilmenin imkânı kalmaz. Söz birbirine ulaşmaz. Biri diğerinin acısıdır artık. Her cenaze nefreti bileyler. Her ağıt bir sonraki kaybı da söyler sanki. Ve herkes kendini acısıyla bir başına bırakılmış hisseder. Çünkü zaten paylaşılan acıdan nefret değil anlayış ürer. Cumhurbaşkanının iftar yemeğine katılan şehit ailelerinin boşluğa dikili gözlerinde vardı o bir başınalık. KCK davalarının hapishanelerde aylardır kaybettiği, delilsiz, gerekçesiz örgüt üyesi ilan ettiği insanların bakışlarında vardı o bir başınalık.
Bu yaz bu denli bunalıyorsak, sebebi o nemli havalar değil sadece. Nefretin gölgesi karartıyor içimizi. Haksızlığın infiali kabartıyor yüreklerimizi. İyi bakalım o ilk tohumlara. Nerelere, kimler ekti? Köküne inmeden şifa, paylaşmadan huzur yok kimseye. Hiçbirimize.
Subscribe to:
Posts (Atom)



















