Friday, July 20, 2012

96 Ölüm Orucu Direnişi’ne, Demircioğlu’na, 12’lere…



“En önde çarpışan ben olmalıyım. Fedakarlıkta ve can fedalıkta sıranın başında yer almalı, yapamayacağım bir işi asla başkasından istememeliyim.”*

Türkiye’de hapishaneler bir rejim sorunu olagelmiştir. Osmanlı’dan “Zindan Kültürü” nü devralan Modern Cumhuriyet, hapishaneleri zindanlaştırmanın bir yolunu her dönemde bulmuştur. Türkiye’de aydın hareketinin, sol-sosyalist hareketinin tarihi bir anlamda hapishanelere kapatılmanın, hapishanelerde siyasal fikirleri ayakta tutma mücadelesinin tarihidir.

Burcu Demirbaş

Bugün isimleri sanat ve edebiyat dünyasının köşe taşlarını oluşturan Nazım Hikmet, Yılmaz Güney, Orhan Kemal, Ahmed Arif gibi nice aydın ve sosyalist, hapishanelerde sanatsal ve siyasal eserlerini ortaya koymuş ve başlı başına bir hapishane edebiyatını var etmişlerdir.

12 Eylül askeri faşist cuntası, yükselen toplumsal muhalefeti yenmek, darbe rejimini derinleştirmek için hapishaneleri bir vahşet aracına dönüştürmekten geri durmadı. Bugün dahi tartışılan 5 No’lu Cezaevi (Diyarbakır) gerçeği, Metris ve Mamak toplama kampları insanlık tarihinde birer utanç lekesi olarak anılmaya devam edecektir.

Pekala, neden egemenler hapishaneleri bir vahşet aracına dönüştürmek isterler?

Hapishanelerin kendisi zaten bir baskı ve şiddet aracıdır. Ancak egemenler bir biçimde tutsak ettikleri devrimcileri, muhalifleri sadece bedenen ve fiziken kontrol altında tutmaktan çok, onların fikirlerinin kitleler üzerindeki etkisini de kontrol altına almak, mümkünse de yok etmek isterler.

12 Eylül askeri cuntasına karşı direnişin önemli sembollerinden biri olan ’84 Ölüm Oruçları, tek tip elbise, kişiliksizleştirme, karıştır-barıştır gibi saldırılara karşı bir set oluşturdu. Rejimin tarihi boyunca bir sorun ve direniş alanı olan hapishaneler, 1984’den sonra devlet ile devrimcilerin irade çatışmalarının sahnesi oldu.

’90’ların başında yükselen işçi hareketi, katliamlara karşı sokağa çıkan demokratik Alevi muhalefeti ve rejimi yapısal krize sürükleyen Kürt Özgürlük Hareketi’ne karşı devlet, zindan politikasını devreye soktu. 12 Eylül’ün toplama kamplarını sebatkar direnişlerle püskürten devrimcilerin hapishanelerde eğilmeyen iradeleri ve hapishaneleri birer yaşama alanına çeviren yaratıcılıkları devleti çileden çıkarmaya yetiyordu. Yükselen anti-faşist karakterli toplumsal hareketi bastırmak için, zindanları hedef tahtasına oturtan sömürü düzeni şu gerçeği açıkça biliyordu; hapishaneleri kontrol altına alamazsa dışarıda yükselen isyan dalgasının altında kalacaktı.

İşçiler, ezilenler, yoksullar sokaklara çıkmış hem 12 Eylül’ün hesabını soruyor, hem de daha fazla özgürlük ve ekmek istiyorlardı. Halkların ekmek ve özgürlük talebine sermaye düzeninin yanıtı daha fazla baskı, daha fazla zorbalık, daha fazla işkence, daha fazla insan hakları ihlali oldu. 1993’ten başlayarak gövdesini DYP’nin oluşturduğu savaş hükümetleri, Kürt illerinde katliam, köy boşaltma vahşetini ortaya koyarken, batıda ise gözaltında kayıplar, yargısız infazlar, bin operasyon ve hapishanelere karşı katliam kartını öne sürüyordu. Dışarıda toplumsal muhalefetin önder kadroları  hapishanelere doldurulurken, işkencelerde ve mahkeme süreçlerinde teslim alınamayan devrimci ve mücadeleci irade katliamların hedefi oldu.

Devrimci karakterli ve görkemli ‘96 1 Mayıs’ının kararlılık ve kitleselliğinden ürken savaş hükümeti ANAYOL, ilk olarak hapishaneleri hedef aldı. MGK kararı ile alınan saldırı dalgasının ilk hedefi halk ve halkın devrimci düşüncelerinin mayasını tutan devrimci tutsaklardı.

Devrimciler perdeyi Buca Cezaevi direnişiyle açtı. Buca direnişinin ertesinde Ümraniye’de direnen devrimci tutsaklar, tabutluk genelgelerinin iptal edilmesi, Eskişehir, Kastamonu, İnebolu, Kırklareli, Kütahya, Sinop ve Sakarya tabutluklarının kapatılması, tutsak yakınlarına yönelik saldırıların durdurulması ve tutsakların tedavilerinin ve duruşmalara çıkmalarının önündeki engellerin kaldırılması talepleriyle direnişe geçtiler. 26 hapishanede eşzamanlı olarak 1500’ü aşkın politik tutsak tarafından başlatılan süresiz açlık grevi, ölüm orucu direnişine dönüşerek, devletin devrimcileri hapishanede teslim alma saldırısına karşı devrimcilerin kararlılık ve mücadele azminin bir sembolü haline geldi.

20 Mayıs 1996’da başladı direniş. Yaz aylarına denk gelen süresiz açlık grevi ve ölüm orucu mücadelesi boyunca, devrimci tutsakları en fazla zorlayan şey açlık değil sıcak havaydı. Hapishanelerde bu denli büyük çapta bir direniş hattının örülmesi, sokaklara da heyecan taşımış, emekçi mahallelerinden başlayarak alanlar ve okullar ölüm orucu direnişçilerinin taleplerine ses vermişlerdi.

69 gün boyunca direnen ve 69 gün sonunda şehit düşen 12 devrimci…

’96 Ölüm Oruçları’nı anlatacak bir kavram istenseydi akla ilk gelecek olan şey sanıyoruz ki ‘’siper yoldaşlığı’’ olurdu. Birbirlerinden farklı devrimci, sosyalist kimliklere sahip olan 12 insan, 12 hikaye, 12 yaşam… Kürt, Türk, işçi, gazeteci, öğrenci, öğretmen, kadın ve erkek yüzlerce devrimcinin 69 gün süren ölüm orucu direnişi, 3 Temmuz 1996’da dayanışmanın ve mücadele azminin zaferiyle sonuçlandı.

‘’En Önde Çarpışan Ben Olmalıyım’’

Hüseyin Demircioğlu… Bingöl’de yoksul bir Kürt ailesinin çocuğu olarak doğdu. ’96 Ölüm Orucu Direnişi ve zaferi 12 siper yoldaşının omuzlarında yükseldi. Her biri hünerini, emeğini ve ömürlerinin en güzel yıllarını mücadeleye adamış birer dava insanıydılar. Onlardan bizlere kalan her görüntüde, her fotoğrafta, her sözcükte altı çizilesi olan yegane vurgu da bir mücadelede dava insanı olabilmektir. Hüseyin Demircioğlu adıyla yan yana anılacak yegane özellik ise devrimci atılganlık ve feda ruhuydu. Mücadelede kazandığı deneyimini ve birikimini kriz anlarında gösterdiği inisiyatiflerle ortaya koyan, mücadele arkadaşlarına karşı her zaman sakin ve yapıcı olmayı görev edinmiş önder bir devrimciydi.

Demircioğlu karakteri büyük küçük demeden başladığı her işi bitiren, en zor şartlarda dahi devrimcilik üretmekte ısrar eden, mücadele kadar genç, mücadele kadar diri bir insanı işaret eder. Orada vücut bulan “yeni insan” gerektiğinde en sıradan gündelik devrimci işlere de adını yazdırırken, gerektiğinde hayatını söz konusu etmekten geri çekilmez.

Demircioğlu, mücadele azmini, çalışkanlığı, kararlılığı, yaratıcılığı, mücadelede sebat etmeyi ve en önde olmayı anlattı bizlere. Yapamayacağı hiçbir işi başkasından istemedi. Hep yoldaşlarıyla omuz omuza ve en önde tuttu iradesini Hüseyin…

“Bir adım ileri…”

Tuesday, July 17, 2012

Yönetmenlerin gözünden 'hayata dönüş' katliamı


Grup Yorum’un tasarlayıp koordinatörlüğünü yaptığı, F tipi cezaevleri, “Hayata Dönüş” operasyonu ve tecritle ilgili film çalışması başladı. Sırrı Süreyya Önder, Ezel Akay, Hüseyin Karabey, İlksen Başarır, Reis Çelik gibi yönetmenlerin çektiği kısa filmlerden oluşan projenin ilk gösterimi 19 Aralık’ta.
Cumhuriyet'in haberine göre, Ezel Akay, Sırrı Süreyya Önder, Barış Pirhasan, Aydın Bulut, Hüseyin Karabey, İlksen Başarır, Reis Çelik, Vedat Özdemir, Mehmet İlker Altınay’ın yer aldığı projede, yönetmenlerin her biri F tipi hapishanedeki tecrit uygulamasını konu alan 10’ar dakikalık kısa filmler çekiyor.
Grup Yorum’un da bir filmiyle yer aldığı projede, ortaya çıkan 10 film birbirine bağlanıp tek bir uzun metraj film oluşturulacak. Filmin “Hayata Dönüş” operasyonunun 12. yıldönümü olan 19 Aralık 2012 tarihinde Atlas Sineması’nda gala gösterimi yapılacak. Filmin, 21 Aralık 2012 tarihinden başlayarak ülke çapında ve Avrupa’da yaygın olarak gösterime girmesi tasarlanıyor.
Yaklaşık iki yılda oluşturulan film projesi için Kocaeli’de Ottoman Yapım’a ait film platosunda F tipi hapishane dekoru oluşturuldu. Bire bir boyutlarda hücreler, havalandırmalar ve koridorlardan oluşan dekorda çekimlere başlandı.
Ocak ayında başlayan ve şu ana kadar 6 kısa filmin çekiminin tamamlandığı projede, kalan 4 filmin çekimlerinin de temmuz sonuna kadar bitirilmesi öngörülüyor. Şu ana kadar çekilen filmlerde Tansu Biçer, Serkan Keskin, Bülent Emrah Parlak, Gizem Soysaldı gibi oyuncular rol aldı.
Filmin senaryosu oluşturulurken başta “Tecrit - Yaşayanlar Anlatıyor” kitabı olmak üzere bazı somut anlatımlardan ve gerçek hikâyelerden yola çıkıldı. Her yönetmenin F tiplerini ve direnişi çok iyi tanıması ve bu hapishaneleri kendi penceresinden yorumlayabilmesi için, F tipi hapishanelerini ve tecrit uygulamasını anlatan, somut hikâyelerin paylaşıldığı görüşmeler yapıldı.

Wednesday, July 11, 2012

10. İstanbul Onur Yürüyüşü - Çiçek TAHAOĞLU















Travesti Polis Devletin "Yüzünü Kızartmış"

Bir polis memuru cinsel yönelimi nedeniyle meslekten ihraç edildi. LGBT'lerin devlet memurluğundan çıkarılmanın sık yaşandığını belirten avukat Fırat Söyle, "Devlet onları reddediyor, yok sayıyor ve bünyesinde barındırmıyor" diyor.
Çiçek TAHAOĞLU

İstanbul Emniyeti, yasadışı seks işçiliği ihbarı üzerine düzenlediği bir baskında karşılaştığı travesti F.B.'nin polis olduğunu anlayınca, idari soruşturma sonucu F.B. meslekten ihraç edildi.
Avukat Fırat Söyle, "Meslekten ihraç kararları, devletin LGBT bireylere bakış açısını gösteriyor; onları reddediyor, yok sayıyor ve kendi bünyesinde barındırmamaya çalışıyor" diye konuştu.
Eşcinsel olduğu için meslekten çıkarılan birçok devlet memurunun davalarının devam ettiğini belirten Söyle, bu ihraç cezalarının sıklığına karşın kanunda böyle bir düzenleme olmadığını ifade etti:
"Devletin bu konudaki tutumu hiç değişmedi. Öğretmenler, polisler, birçok benzer vaka var. Ancak kanunda böyle bir düzenleme söz konusu değil.
"Devlet Memurları Kanunu'nun 125. maddesinde 'yüz kızartıcı suç olarak görülen durumlar halinde devlet memurluğundan çıkarılma ile cezalandırılabilir' ifadesi yer alıyor. Ancak idari yetkililer kendilerinin uygun görmediği her durumu 'yüz kızartıcı suç' olarak değerlendiriyorlar ve böyle bir cezalandırma sistemine gidiliyor.
"Bu düzenlemede uyarı, kınama, kıdem düşürme, maaş kesintisi gibi pek çok farklı ceza varken, en ağır ceza olan meslekten ihraç yoluna gidiliyor.
"Hükümet istediği kadar ileri demokrasi ve Avrupa Birliği'yle ilgili müktesebattan bahsetsin hiçbir önemi yok çünkü disiplin komisyonları bu söylemden farklı şeyler icra ediyor. Homofobi ve transfobinin en alasını kamu kurumları yapıyor."

Benzer davalar

Söyle, 2009'da eşcinsel olduğu için meslekten çıkarılan bir polis memurunun davasına da bakıyor:
"Bahsettiğimize çok benzer bir dava yürütüyorum. 2009'da İçişleri Bakanlığı Yüksek Disiplin Kurulu, bir polis memurunun meslekten çıkarılmasına karar verdi. Gerekçe ise 'eşcinsel olduğu için devlet memuru olamayacağı' idi. Bu kararı dava ettik ancak mahkeme, kararın Devlet Memurları Kanunu'na uygun olduğuna hükmetti. Dosya şimdi Danıştay'da ve sonucunu bekliyoruz.
"Benzer bir polis memuru vakasında da ihbar üzerine bu kişinin evine baskın düzenleniyor. Baskın nedeninden dolayı takipsizlik kararı veriliyor, ancak arama sırasında eşcinsel olduğuna dair veriler ortaya çıkıyor. Valilik, devlet memurluğundan çıkarılması için karar almış ve şu anda ihraç cezasının uygulanması için Bakanlık'tan onay bekleniyor."

Ne oldu?

Vatan gazetesinin haberine göre, İstanbul Emniyeti'nin ihbar hattına gelen bir mailde, polis memuru F.B'nin (28) seks işçiliği yaptığı iddia ediliyordu.
Yapılan baskında gözaltına alınan F.B., Emniyet Genel Müdürlüğü'nce polislikten ihraç edildi. Ayrıca hakkında Bakırköy Asliye Ceza Mahkemesi'nde "fuhuşa yer temin etmek ve aracılık etmek" suçlamasıyla 4dört yıla kadar hapis istemiyle dava açıldı.  (ÇT)
* Eğer başınıza benzer bir olay gelirse Lambdaistanbul ya da Spod derneklerine hukuki danışmanlık için başvurabilirsiniz.

Monday, July 9, 2012

Eşcinsellik ve ‘Benim Çocuğum’ Belgeseli Üzerine Röportaj

Eşcinsellik ve ‘Benim Çocuğum’ Belgeseli Üzerine Röportaj

Ataerkil toplumumuzda, ataerkilliğini, gerici tavırlarını ve homofobikliğini de   yanına alarak eşcinsellere yaşam alanı bırakmamakta ısrar eden bir toplumumuz var hala. Kendi doğrularını ve normal anlayışlarını ikiyüzlü bir ahlak bekçiliği maskesi altında direten,  kabul ettiremediğinde sözlü ya da fiziksel şiddete başvuran kadınlara erkeklere sahip bu ülke. Cinselliğin bile hala tabu olduğu Türkiye’de bir de eşcinselseniz, tedavi olması gereken bir birey olup çıkıyorsunuz. Çünkü toplumun  bilmiş bireylerine göre, hayatınızda bir vajina-penis uyumu yoksa siz  derhal iyileşmelisiniz.  Sadece sözleriniz, düşünceleriniz, politik görüşünüz değil cinselliğinizle de ‘herkes’e benzemelisiniz.

Tüm bunların yanı sıra Türkiye’de eşcinseller ve onların aileleri çok güzel bir projeye adım atıyor. Eşcinseller ve aileleri, demokratik bir mücadele adına, ayrımcılık karşıtı harika bir belgesel hazırlıyorlar.  Adı: Benim Çocuğum. Çocuklarını yalnız bırakıp dışlamak ve aşağılamak yerine, onlara saygı duyan, onları sadece ‘o’ olduğu için seven ebeveynlerden Ömer Ceylan Bey’le bir röportaj hazırladım. Ömer Bey, yetmiş yaşında iktisat mezunu, evli ve çocuklu bir beyefendi. Oğullarından biri ise eşcinsel.Röportajı okumaya başlamadan önce, belgesele destek olmak isterseniz http://www.listagfilm.com/home.php?lang=TR  bu adresten ayrıntılı bilgiye ulaşabilirsiniz.

Çocuğunuz eşcinsel olduğunu söylediğinde ilk olarak ne hissettiniz, ne düşündünüz?

Ben çok fazla tepki vermedim. Çünkü benim kendi kişisel gelişimim ile ilgili çalışmalarım oldu ve ilke olarak şunu benimsedim: “her bireyin hayatı kendisini ilgilendirir.” Babam şu an hayatta olsa hayatımı asla onaylamazdı. Ama bu hayat benim ve ben kendi hayatım için nasıl bunu istiyorsam, çocuğum için de herkes için de bunu istiyorum. Ona zor bir hayatının olabileceğini ama daima yanında olacağımı  belirttim. Ancak ondan sonra o konuşmak istedi ben uzun süre kaçtım çünkü o konuda pek bir şey bilmiyordum. Sonra oğlum etrafa kitaplar bırakmaya başladı ben onları okudum, ardından oğlumla konuşmaya başladım. Asıl bilgilenişim ise CETAD ( Cinsel Eğitim, Tedavi ve Araştırma Derneği) ile başladı. Orada psikiyatrlar ve aileler toplanır hem bilgileniriz hem bilgilerimizi diğer ailelerle paylaşırız.

Mesela benim de eşcinsel arkadaşlarımdan bazıları ailelerine açıldılar. Bir kısmı normal ve ılımlı yaklaşırken, bazı aileler evlatlıktan reddettiler çocuklarını. Diğer ebeveynelere ne önerirsiniz?

Biz bu tip ebeveynelere ulaşmaya çalışıyoruz çünkü bu reddetme tarzı tepkilerin nedeni aslında cahillik. Bu bir tercih değil, bu bir cinsel yönelim. Ben onları bilgilenmeye çağırıyorum. Çünkü pek çok insan etraf ne der kaygısıyla yaşıyor. İlk öğrenme sürecinde pek çok aile inkar, reddetme dönemleri yaşıyor. Biz de mesela on sene boyunca bu durumu kendi içimizde yaşadık. Benim önerim; kendileri gibi olan ailelerle tanışmaları. Onun için bizim ilk hedefimiz ailelerine açılmış olan gençlerin ailelerine ulaşmak. Onlarla biraz görüştükten sonra CEDAT’a getirmeye çalışıyoruz. Mesela birgün bizim Kasım 2010’da Hürriyet Pazar ekinde tam sayfa röportajımız çıktı gerçek isimlerimizle ve fotoğraflarımızla birlikte. O hafta CEDAT’a bir hanım geldi, onunla biraz konuştuk. Dedi ki “oğlum beni Antalya’ya tatile götürdü, orada sizin röportajınızın olduğu sayfayı açtı ve bana eşcinsel olduğunu söyledi. On beş gündür uyku uyuyamıyorum.” Dedi. İçeri girdik sorular sordu heteroseksüel, biseksüel, eşcinsel ne demektir anlamlarını sordu. Ve toplantıdan çıktıktan sonra o gece rahat bir uyku uyuyacağını söyledi.Daha da ilginci bu kadın eşi Doğu’lu olduğu için eşine bunu açıklayamayacağını söyledi ama on beş gün sonra eşiyle toplantılara katılmaya başladı. Yani bilgilendikçe rahatlıyoruz aslında.

Peki bu konularda topluma kırgın ya da kızgın olduğunuz bir konu var mı?

Kırgın ya da kızgın değilim. Ama maalesef yalnızca bizim ülkemizde bu tabu yok. Geçen sene Sicilya’ya gittik orada Katolik baskısı öyle yoğun ki,  toplantılar manastırda yapılıyor bu yüzden aileler gelemiyor.  Bir kişi bir akşam geldi yarım saat görüşebildik. Maalesef pek çok toplumda bu durum böyle. Mesela İspanya’da eşcinsellikle ilgili yasalar çıktı ama toplum henüz hazır olmadığı için hala pek çok yerde  baskı var.  Özellikle İslamcı kesim “yaratılanı severiz yaratandan ötürü” diyor ama buna göre davranılmadığını görebiliyoruz. Ne ben ne bir başkası diğerini yargılama hakkına sahip değil, insan yalnızca kendisini yargılayabilir. Topluma kızgın değilim çünkü Türkiye’de cinsel eğitim yok,hala cinsellik bile bir tabu. Mesela ben de üniversite mezunuyum hatta master da yaptım ancak bu olaylar olana kadar eşcinsel nedir, biseksüel nedir bilmiyordum. Bu tamamen bilgisizlikle ilgili. Cinsellik hem öğretilmiyor hem de konuşulmuyor. Biz konuşmadan, sorgulamadan her şeyi olduğu gibi kabullenirsek tabuları yaratmış oluruz.  Genç kızlar hala ilk adetlerini gördüklerinde tokat atan aileler var. Anadolu’da genç erkekler ilk cinsel deneyimlerini hala bir hayvanla ya da genelev kadınıyla yaşayabiliyor mesela.

Belgeselde oynamaya nasıl karar verdiniz?

İlk kez gerçek ismimi kullanarak Hürriyet’e röportaj verdiğim zaman bu durumu tamamen kabullendiğimi anladım. Ondan önce gerçek isimlerimizi saklayarak röportaj verip radyo programlarına çıkıyorduk. Göğsüm açık bunu söyleyebileceğimi fark ettim. Benim şu an herkese verebilecek cevaplarım var bilgilendim çünkü, bu iş bilgilenmekle olur.Biz özellikle diğer aileleri de bilgilendirmeye çalışıyoruz, böylece aileler parçalanmıyor. Aileler çocuklarına sahip çıkıyorlar.

Belgesel fikri nasıl çıktı ortaya?

Ailelerimizden üç kişi İtalya’ya gitti. Orada Yeniden Doğan Aileler aileler adında bir belgesel var. Onlar da yaşadıklarını anlatıyorlar, biz de bu belgeselin versiyonunu yapmak istedik. Can Candan’la bu belgeseli çekmeye karar verdik. Can Candan zaten belgeseller yapan biri aynı zamanda Boğaziçi’nde öğretim görevlisi. Yapım ekibi araştırdık onları bulduk ve belgeseli çekmeye karar verdik. Kesinlikle ticari amaçlı bir belgesel değil. Bağışlarla çekilen bir belgesel zaten.  Onur Haftası’na kadar yetiştirmeye çalışıyoruz.

Bu belgeselin neleri değiştirmesini istiyorsunuz/bekliyorsunuz?

Tüm toplumun düşünmesini sağlamak istiyoruz. Tüm topluma kendi yaşadıklarımızı anlatmak istiyoruz bu belgeselle. Biz sadece duygu ve düşüncelerimizi olduğu gibi  insanlara yansıtıyoruz. Açık Radyo’daki programdan sonra programın yapımcısı pek çok homofobik  insanın bizim konuşmalarımızdan sonra eski katılıkları kalmadığı söylendi bize.  Mesela bir çocuk on iki yaşında toplumdan farklı olduğunu düşünerek eşcinsel olduğu için intihar teşebbüsünde bulunuyor. Bu tip olayların bitmesini istiyorum. Biz kuyuyla iğne kazdığımızı biliyoruz ama bu bir maraton ve biz ilk adımları atıyoruz sadece. Umarım bizden sonra da devam eder bu tip projeler.

Yasaların çıkması hakkında  ne düşünüyorsunuz?
Yasalardan önce toplumun değişmesi, bilgilenmesi gerekiyor. Yasalar her şeyi çözmez. Onlar için de tabii ki mücadele edeceğiz.
 

Friday, July 6, 2012

Sezaryen fetvası kanun oldu!

Başbakan Erdoğan’ın 25 Mayısta verdiği “kürtaj ve sezaryen” fetvasının ilk ayağı tamamlandı. Mecliste bugün görülen “Sezaryen Kanun Teklifi” yasalaştı. Sezaryene “tıbbı zorunluluk” şartı getirildi. Başbakan Erdoğan, Uluslararası Nüfus ve Kalkınma Konferansı’nda “Sezaryenle doğumlara karşı olan bir Başbakanım. Kürtajı bir cinayet olarak görüyorum. Her kürtaj bir Uludere’dir diyorum. Bu milleti dünya sahnesinden silmek için sinsice bir plan olduğunu bilmek durumundayız” demişti.
  • Sezaryen için “tıbbi zorunluluk” isteyen düzenleme yasada, “Gebe veya rahmindeki bebek için tıbbi zorunluluk bulunması halinde doğum, sezaryen ameliyatı ile yaptırılabilecek. Gerekli tedbirlerin alınmasına rağmen, doğumu takiben anne veya bebekte meydana gelebilecek istenmeyen sonuçlardan dolayı hekim sorumlu tutulamayacak” denildi.
    Düzenleme aleyhine yapılan konuşmalarda ise, AKP’nin iktidara geldiği 2002’de sezaryen oranı yüzde 21 iken, 2012’de bu oranın yüzde 48’lere çıktığı vurgulandı. Sezaryendeki bu artışın nedeninin de sağlık sisteminde ve özelleştirme politikalarında yattığının altı çizildi. Öte yandan yasada özel hastanelere yönelik herhangi bir düzenleme olmaması da dikkat çekti. Halbuki Sağlık Bakanı Recep Akdağ, “Gereksiz yere sezaryen oranlarını çok yükseltmiş olan özel hastanelerle ilgili yaptırımlarımız olacak. Bunu da önümüzdeki aylardan itibaren bütün Türkiye’de yaşayacağız” demişti.
    TJOD: 2 YIL ÖNCE UYARDIK ÖNLEM ALINMADI
    Türk Jinekoloji ve Obstetrik Derneği (TJOD) sezaryen yasası ile ilgili bir açıklama yayınladı. Açıklamada, Türkiye’de sezaryenle doğum oranının 2003 yılında yüzde 21.2 oranında, 2011 yılında ise yüzde 48 oranında olduğuna dikkat çekildi.
    “Bu oranların düşürülmesine yönelik dünyadaki uygulamaları da içeren geniş bir program bundan yaklaşık 2 yıl önce Sağlık Bakanlığına sunulmuştur. Programla ilgili hiçbir uygulama yapılmadan, dünyada bir ilki oluşturacak şekilde, hekim sorumluluğu ve yetkisinin kanunla düzenlenmesi yoluna gidilmesi, Türkiye’nin dünyadaki imajını zedeleyecek bir girişim olarak görülmektedir” denildi.
    ANNE İSTEMLİ SEZARYEN YÜZDE 4
    Kanun teklifinde tartışılması gereken hususun “Anne istemli sezaryen” olduğu belirtilen açıklamada, “Anne istemli sezaryen oranının ülkemiz için yüzde 4 olduğu açıklanmışsa da bu oranın kesin olarak ne olduğu bilinmemektedir. Anne isteği ile sezaryenin sıklığı araştırılmalıdır. Kanımızca, doğru danışma verdikten sonra anne isteği ile sezaryene olanak sağlayacak yasal düzenlemeler yapılmalıdır” denildi.
    Dünyada genel kanının, “Hastanın otonomisine ve bir kadının kendi doğum şeklini seçme hakkına saygı duyulmasının etik bir davranış olduğu”  yönünde olduğunun hatırlatıldığı açıklamada, “Anne isteği ile sezaryen ve hastaların sezaryen tercihi, kamuoyunda yeteri kadar tartışılmadan, hekimlerin karar verme ve hastayı değerlendirme yetkisi yok sayılarak  kanunla önlenmeye çalışılmaktadır. Bu durum imza attığımız sözleşmelere aykırıdır.
    Sezaryenin gerekli ya da gereksiz olduğuna hekim karar verir. Yasaklama ve cezalandırma yöntemleri uzun vadede, toplum sağlığını olumsuz etkileyecektir.
    Daha önce Sağlık Bakanlığına sunulan ve yüksek sezaryen oranlarını düşürmeye yönelik tedbirlerin hiçbiri alınmadan, sadece hekimi cezalandırmaya çalışmak, sorunu çözmeyecektir” denildi. (HABER MERKEZİ)

    SONUÇLARI KÖTÜ OLUR
    Gazetemize konuşan Kadın Doğum Uzmanı Dr. Gülnihal Bülbül, sistemin normal doğumu desteklemeyen pek çok yönü varken birkaç cümlelik yasalarla sorunun çözümünün mümkün olmadığını ifade etti.
    “Bir kadına zorla, baskıyla, istemediği halde ve fobi derecesinde korkuları olduğu halde normal doğumu dayatamazsınız. Bunun sonucu kötü olur” diyen Bülbül şunları dile getirdi: “Önce ebelik yasası çıkması, ebelere rollerinin geri verilmesi lazım. Ebe ortalama 12 saat olan doğum süresince gebeyle ilgilenecek, gerekirse doktoru çağıracak. Böylece doktor da ‘12 saat bir hastayla uğraşmak yerine yarım saatte sezaryen yaparım’ demeyecek. Doktorun bunu söylemesine neden olan koşulları ortadan kaldırmak lazım”
    İŞKENCEYLE EŞ DEĞER
    Sağlığın ticarileşmesiyle sezaryen oranının arttığını ifade eden Bülbül, sosyal devlet anlayışının olduğu ülkelerde sezaryen oranının düşük olduğunu, Türkiye’de sezaryen oranlarının yüksekliğinin sağlıktaki performans sistemi ile bağlantılı olduğunu ifade etti. Bülbül, “Performans sistemi de sonuçta parça başına iş yapma, ticaret üzerine dönen bir sistem. Sistem böyle olunca normal doğum için 12 saat harcamak, sezaryen için yarım saat harcamak kriter olmaz” dedi.
    Kadına “Sen kürtaj olmayacaksın, sen normal doğuracaksın” demenin insan haklarına aykırı olduğunu söyleyen Dr. Gülnihal Bülbül, “Doğumun bir travma haline gelmemesi için de yapılabilecekler var. Finlandiya örneğinde olduğu gibi kadınların gebelikleri süresince eğitilmesi, psikolojik destek almaları, endişeleri ve korkularıyla bilgilendirilerek baş etmeleri yasayla sorunu ele almaktan daha anlamlı. Her şeye rağmen gerçekten sezaryen istiyorsa o kadını zorla normal doğuma yönlendirmek kadına işkence yapmakla eş değer.” ALINTI

Thursday, July 5, 2012

Şık Gazeteci


“Pusu”nun önsözünü gazeteci Umur Talu kaleme aldı. “Şık Gazeteci” başlıklı yazısında, “Ahmet’in şıklığı sadece soyadından değil… Her devirde ve her türlü  ‘sakıncalı’ damgası yiyebilmesinden de geliyor” diyen Talu’nun kaleme aldığı Pusu’nun önsözü aynen şöyle:
Yayınlanmamış kitabı yüzünden eşinden, evladından, işinden, dostundan “ayırılıp” dört duvar arası yatırılan Gazeteci’nin yeni kitabı bu.
Kitap yeni olsa da…
Yazarının; gözümde, gönlümde, hafızamda, arşivdeki onca yazımda hep eski, kıdemli bir yeri var.
Ahmet benim için hep ve en önce gazeteci.
Ahmet benim için hep ve en önce Şık Gazeteci.
Gazeteciliğe yakışanı yapabilmek için nice riske girmiş olan…
Cilalı gazeteciliğin kapsama alanına almadığı nice mevzua tıklamış olan; bu işe işleve; muhabirliğe, gazeteciliğe şıklık katmış olanlardan.
Çok yerde söyledim, yazdım.
Ahmet’in şıklığı sadece soyadından değil…
Her devirde ve her türlü  “sakıncalı” damgası yiyebilmesinden de geliyor.
Bu damgayı vuranları sinir etmesinden; bu damgayı, nice güçlünün, kudretlinin, hakim mevkiin elinden yemeyi hak etmesinden geliyor.
Ezilenin, horlananın, dışlananın, kovulanın, vurulanın yanından bir gazetecilik elbet cilalı duayenlerin dediği gibi pek “objektif” olmayabilir ama: objektifini halkın yanında konuşlandırmak, mertliktir, şıklıktır, insanlıktır, gazeteciliğin özündeki damardır.
Ahmet’i; Metin Göktepe Hakikati’ni kovalamış genç gazetecilerle ve  “Hayata Dönüş” diye yutturulan ve nice itibarlı, büyük, elbet özgürlüklere, insan haklarına pek müptela yönetmen ve yazarın kankalık ettiği Cezaevi Tufan Katliamı sürecindeki tersine, inadına haberleriyle bildim.
O devirdeki “kanlı objektif”i parçalayan gazetecilerden biri olarak.
Sonrasında, sadece hak gazeteciliği değil, kendi hakkını da arayan gazeteci olarak sevdim, elimden geldiğince destekledim.
O sıra resmen “sakıncalıdır” damgasını bizatihi büyük medya vurdurtmuştu Ahmet’in üstüne.
Ve sonradan, basın özgürlüğüne ne kadar hassas olduklarını heyecanla izlediğimiz nice ağabey, abla ve kardeş ya susmuştu ya susturulmuştu!
“Sakıncalı”; kapısı kapanan gazetelerden sonra dergilerde de “sakıncalı” oldu.
Andıç haberi yapıyordu, ama kendi zaten medyadan, ordudan, iktidardan, şuradan buradan andıçlı bir hayat yaşıyordu.
Üniversite ona bir yer verdiğinde, elbet işini yaptı ama kendi hakkını, örgütünü arayan gazeteci ruhu orada da kendi sendikal hakkını kovalayan öğretim kadrosu içinde koştururken buldu.
Türkiye, medya, nice meslektaşı bu kısımları pek bilmez; nitekim pek ilgilenmezdi zaten.

Derken, memleketin yeni muktedir siyaset ve hukuk düzeni içinde…

 Ahmet’in basılmamış kitabı basıldı!

Ömrüm nice kitap imhası görmüştür ama yayın yönetmeni odasında imha edilen hard diskin “hard hüznü”ne o sayede uzaktan tanık oldu.
Derken evler, kopyalar, dostlar, telefonlar, tutukluluk, tahliye retleri, bir kısım linç girişimi, uzun tutukluluk, iddianame, dava… Ve nihayet tahliye.

Ahmet’e şunu dedim mi sonradan, hatırlayamadım:
Hiç değilse, kitabına, duruşmasına, hayatına katılan nice güzel meslektaşının, dostunun inatçı, ısrarlı desteğini tatmak için bile değermiş diye düşün!
Bu ülkenin ve düşünenin, yazanın, çizenin, konuşanın, mücadele edenin acıları ne bugünden ibaret, ne de en şiddetlisi böyle bir hapis kadar.
Ardımızda nice katledilmiş; unutulmamış ve çoktan unutulmuş isim var.
Yakılmış, toplatılmış, yasaklanmış, tutuklanmış, sürülmüş, vurulmuş kitaplar.
Ben yine de umut duyarım hep.
Çünkü her yeni kelime bir ötekinin de yolunu açar.
Her acı, bir sonrakine dayanma gücü sağlar.
Yazıya, habere, kitaba her “baskı”…
Matbaaların, klavyelerin, zihinlerin, emeklerin daha fazla özgürlük “basmasını” sağlar.
Hep derim…
“Press”, baskı olabilir ama…
Gazetecilik de “press”tir.
Baskıya karşı basmak.
Baskına karşı basın.

Baktım, Ahmet için epeyce yazı yazmışım, epeydir hem de.
Bir kitaba özel olan bu sonuncuyu, o içerideyken “kaçma şüphesi” diye tahliye etmeyenlere yazdığım yazıdan bir bölümle bitireyim.
İster onlar da okusun, ister oğlum yine bina dokusun:
Ahmet kaçsa; üzerine yürümüş bin tür baskıdan korkar, önce kendinden kaçardı.
Kaçsa; üzerine abanmış büyük medya tehdidinden korkar, önce vicdanından kaçardı.
Kaçsa; Göktepe cinayetinden Hayata Dönüş Operasyonu’na, devlet şiddetinden korkar, olay yerinden kaçardı.
Kaçsa; elinde makinesi, polis darbesiyle yerlerde sürüklendiğinde, o meydandan kaçardı.
Kaçsa; nice büyük gazetecinin yaptığı gibi, hakikatten, hakikatleri deşmekten, hakikatle yüzleşmekten kaçardı.
Kaçsa; nice utanmazın yaptığı gibi, bin tür insan acısıyla boğuşmaktan kaçardı.
Kaçsa; mayın kurbanı çocuklara bir fotoğrafta hayat vermeye çabalamaktan kaçardı.
Kaçsa; çetrefilli, kan kokulu, ceset dolu nice mevzu ile uğraşmayıp kakarakikiriye kaçardı.
Kaçsa; medyada da üniversitede de, sendika mendikayla uğraşmaz, kolayına kaçardı.
Kaçsa; tutuklandığı güne kadar kendisini defalarca kuşatmış yalnız kalmaktan bıkar, sığınmalara kaçardı.
Kaçsa; büyük medyanın büyük kafalarına direnmek yerine, birçoğu gibi yalakalığa kaçardı.
Kaçsa; bunca senedir en kestirmesine kaçar, iktidarların veya darbecilerin kanatlarına kaçardı.
Kaçsa; evladını nasıl geçindireceğinin kâbuslarına koşmaz, medya aristokrasisinin evlatlığı olup rahat etmeye kaçardı.

Kimse, arşivinden, tarihinden, kendisinden kaçamaz zaten.
O yüzden, biraz şık olmalı gazeteci!

Ben Ahmet’i pek tartışmam.
Siz elbette kitabı tartışabilirsiniz.

Wednesday, July 4, 2012

"Unutulan" anarşistler

Solun kendine çok da uzak olmayan "kardeş" ideolojisinden insanlarla "devrimci dayanışma"ya girmesinin zamanı geldi de geçiyor
İSMAİL GÜNEY YILMAZ
Anarşist düşünce, modern zamanların en lânetli ideolojisi olarak nitelenebilir. Anarşizm, bilinen devrimci sosyalistlerin çizdiği aşamalı kurtuluş güzergahlarının aksine, kapitalizmden komünizme geçişte bir “ara rejim”in gerekliliğine ihtiyaç olmadığını savlayan bir fikriyat. Bu düşünceye göre “devlet”in her türlüsü özgürlüğe biçilmiş kefendir, anarşizmin temelleri otorite denilen şeye tüm biçimleriyle karşı olmak üzerine şekillenir. Sosyalist solla, anarşistler arasındaki esas fark da, sosyalizmde “devlet” kavramının, hem de olabilecek en güçlü şekliyle var olmasından kaynaklanır. Bu fark da teorik ve gerçek, şiddetli çatışmalar şeklinde, I. Enternasyonal’den bugüne devam eden anarşist-Marksist zıtlaşmasında sürüyor.

Tutsak anarşistler meselesi
Yukarıda koca koca kitaplara konu olan anarşizm mefkuresini en özet ve anlaşılabilir ifadelerle anlatmaya çalıştık. Muhalif kulaklara hoş gelen ama uygulanabilirliği ve teorik altyapısı açısından sorunlu bir ideoloji olan anarşizm, birbiriyle, bireyin özgürlüğü, komünal yaşam gibi temel tartışma konuları dışında taban tabana zıt olan pek çok alt dala ayrılıyor. Mesela şiddeti savunanı da var, ona ileneni de.
Türkiye ’de de, pek taraftar bulamamış, zayıf bir hareket olan anarşizm, son 1 Mayıs sonrası tekrar gündeme geldi. Aslında Türkiye ’de siyasi bir aşağılama sıfatı olarak “anarşistlik” hep gündemdeydi ama bu kez ilk defa gerçek anlamıyla ülkenin haber bültenlerine bir operasyonla taşınmış oldu.
Bu yılın 1 Mayıs ’ı olaysız, kavgasız, gürültüsüz geçecekti ki, “Anarşist Blok” adlı grubun çağrısıyla bir araya gelmiş çeşitli eğilimlerden anarşistlerin yürüyüş sırasında Şişli’deki “sembolik öneme haiz” bazı iş yerlerinin camını çerçevesini indirmesi, bir istisna oldu. Hedef alınan şirketlerin sembolik olması gibi, eylem de aslında sembolikti. Bu eylem sonucu ne Şişli’de bir otonom oluşturuldu ne de kapitalist şirketler büyük zararlar gördü.
Anarşistlerin bu eylemi sonrasındaysa, terörle mücadelenin iki operasyonuyla çok sayıda gözaltı sonucunda 15 anarşist tutuklandı. Üstelik Metris M Tipi Kapalı Cezaevi’nde sekiz kişilik koğuşta hepsi bir arada kalıyor. İnançlarından soyundurulmaya çalışılan anarşist tutsakların 12’si iki haftadır dönüşümlü açlık grevi yapıyorlar.

Sola çağrı
Solunsa anarşist tutsaklar mevzusuyla pek ilgilenmediği görülüyor. Bu yazının da esas derdi bu zaten. “Unutulan”, pek konuşulmayan anarşist tutsakları hatırlatmak. Bir anarşist avına dönüşen ve çeşitlendirilmiş saçma iddialarla şişirilen bu operasyona gereken etkin ve örgütlü tepkiyi göstermeyi sol boynunun borcu olarak bilmeliydi. Kezâ eğer adına “devrim” dediğimiz şey gerçekleşecekse, o binaya dün olduğu gibi yarın da anarşistler de taş koyacaklar. Solun kendine çok da uzak olmayan “kardeş” ideolojisinden insanlarla “devrimci dayanışma”ya girmesinin zamanı geldi de geçiyor.

Başkaldırının matematiği
Böyle bir dayanışma yazısında, tutsaklar vermiş bir gruba eleştiri yapmanın gereği tartışılabilir ama söz konusu anarşist ekibin kimi açıklamaları da bazı eleştirel değinmeleri gerektiriyor. Sola üstten bakarak “şenlikli 1 Mayıs ” eleştirisi yapan ve gerçekleştirdiği eyleme yönelik eleştirileri bloke etme çabası içinde olan Anarşist Blok, sanki daha birkaç sene öncesine kadar 1 Mayıs alanı için verilmiş mücadeleyi unutmuş gibi gözüküyor. Taksim’de serbest 1 Mayıs kutlamaları hakkı hangi bedeller göze alınarak kazanıldı? 1989’u ve Mehmet Akif Dalcı’yı bir hatırlasınlar. Akıllarına 2007-2010 arası 1 Mayısları getirsinler.
Anarşist arkadaşlar, şiddetin amaç ve araçlığını karıştırmış gibiler sanki. Tek başına şiddete bir kutsiyet atfedenler “goşist” diye addedilebilirler yalnızca. Hele ki yürüyüşe çoluğuyla çocuğuyla gelmiş binlerce insan varken ve kolluk güçlerinden eyleme herhangi bir müdahale gerçekleşmemişken, sağa sola saldırmak aynı zamanda bir sorumsuzluk örneğidir de.ALINTI

Monday, July 2, 2012

“İsrail İçin Savaşmam; Hapse Girerim!”/Vicdani Red

First They Came... If this doesn't wake you up - nothing will! 

“İsrail İçin Savaşmam; Hapse Girerim!”/Vicdani Red

İsrail’de askere gitmeyi reddettikleri için hapis cezasına çarptırılan üç kızdan biri olan Omer Goldman, eski bir Mossad şefinin kızı. 21 günlük hapis cezasını tamamlayan Omer, The Sunday Times'a konuştu ve "Affet baba, senin İsrail’in için savaşmam!" dedi.

ESKİ bir Mossad şefinin kızı olan İsrailli Omer Goldman (19), askerlik yapmayı reddederek askerî cezaevinde hücreye hapsedilmeye razı oldu. Goldman, özgürlüğünün kısıtlanmasına katlanabilmek için aylar öncesinden psikiyatriste giderek kendisini hazırladı. 21 Günlük hapis cezasını çekerek geçenlerde hücreden çıktı.

Askerliğin kadınlara da zorunlu olduğu ülkede, babası eski Mossad şefinin yardımcısı olduğu halde vicdani redciliği seçen Goldman, kendisi gibi düşünen "Duvara Karşı Anarşistler" örgütü üyesi diğer kızlarla birlikte askerlik karşıtı eylemlere katılmış ve Batı Şeria'nın işgaline karşı pankartlar taşımıştı.

Goldman'ın, gazetelerde adından "N." diye söz edilen babası, yıllardır görev yaptığı Mossad'da 2007'de istihbarat örgütünün şefi Meir Dagan'ın yardımcılığına kadar yükseldi. N'nin Dagan'ın yerine geçeceği bile söyleniyordu ancak Dagan'ın istifaya hiç niyetli olmadığı belirtiliyor. İkisi arasındaki görüş ayrılıkları yüzünden "N." Haziran 2007'de istifa etti.

İşte Omer, tam da bu sırada askerliği red mücadelesine başladı. Babasının kendisine çizdiği yoldan ayrıldı ve duvarın öteki tarafındaki Filistin yaşamını görmeye gitti. Bitirdiği zaman askere gitmesi gereken liseyi terk ederek protesto mektubuna imza atan 40 öğrenci arasında yer aldı. Omer'in askerliği red kararında etkili olan en önemli olay İsrail ordusunun yolu kestiği bir Filistin köyüne gittiğinde başına gelmiş. Hayatı boyunca düşman olarak gördüğü Filistinli biri yanında dururken kendisini savunması gereken kişiler olarak gördüğü İsrail askerleri ona ateş açmış. Omer olayı şöyle anlatıyor:

"Yol kenarında oturmuş konuşuyorduk ve askerler geldi. Emir verilmesi üzerine bize doğru gaz bombaları ve plastik mermiler attılar. Lastik mermi bana isabet etti. Hayretten donakalmıştım. Bu askerler körü körüne emirlere uyuyorlardı. Hayatımda ilk kez bir İsrail askeri silahını bana doğrultup ateş etmişti."

Omer olayı babasına anlattığında oraya gidip hayatını tehlikeye attığı için kızmış. Askere gitmeyi reddetme kararına ise kararlı bir şekilde karşı çıkmış. Omer, "Başlangıçta bunun gelip geçici bir ergenlik çağı hevesi olduğunu sanıyordu. Fakat sonra bu konuda ciddi olduğumu anladı. Baba-kız benzer karakterlere sahibiz. Ben de onun gibi inandığım şey için sonuna kadar savaşırım. Fakat ne yazık ki onun İsrail'i için savaşmam" diyor.

Omer Goldman'ın yanı sıra Tamar Katz ve Mia Tamarin adlı lise mezunu kızlar da askere gitmeyi reddettikleri için 22 Eylül'de hapis cezasına çarptırıldılar. Bu hafta yeniden yargılanacaklar. Askerliği kabul ettirmeye çalışmak için daha sonra tekrar tekrar yargılanacaklar.

ALINTI